Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1747




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 53 müzisyen gazete okuyor
 
 
Elvan Duygu Gülay
 
 
Yayımlanan Sayı :

"Çok sesli müzik, demokrasilerdeki çok sesliliktir!" - 27.06.2007





Yazar ve müzik eleştirmeni Ahmet Say, 1935 yılında İstanbul’da doğdu. Matematikçi Fazıl Say’ın oğlu, piyanist ve besteci Fazıl Say’ın babası olan yazarımız, küçük yaşta özel derslerle piyanoya başladı. 1946’da girdiği İstanbul Belediye Konservatuvarı’ndan 1950’de ayrıldı. Liseden sonra Almanya’da basın-yayın öğrenimi yaptı (1954-60). 

Bu yıllarda müzikolog Kurt Köhler’in özendirmesiyle müzikbilime ilgi gösterdi. Yurda dönünce Bingöl’de halk eğitimcisi, öğretmen ve amatör folklorcu olarak çalıştı (1960-64). İzlenimlerini edebiyat alanında değerlendirdi, roman ve öyküleriyle 4 ödül aldı. Bir hikâye kitabı Almanya’da yayımlanan Ahmet Say, 1964’te Ankara’ya yerleşerek gazete ve dergilerde çalıştı, 1977-83 yılları arasında aylık edebiyat dergisi “Türkiye Yazıları”nı çıkardı. 1974’ten başlayarak müzik eğitimciliğine ve müzik yayıncılığına yönelen sanatçımız, Ankara’nın müzik yaşamını yansıtmak üzere “Cumhuriyet” gazetesinde haftalık müzik yazıları kaleme aldı. Edebiyatçılar Derneği’nin kurucu başkanı olan ve üç yıl bu derneğin genel başkanlığını üstlenen Ahmet Say, yazdığı kitaplarla Türkiye’ye 13 ciltten oluşan yaklaşık 5 600 sayfalık bir müzik kitaplığı armağan etmiştir. Yayımlanan müzik kitapları şu başlıkları taşır: Müzik Öğretimi, Müzik Tarihi, The Music Makers in Turkey, Türkiye’nin Müzik Atlası, Müziğin Kitabı, Müzik Sözlüğü, Müzik Ansiklopedisi. Ankara’da özellikle genç müzikçilerin ilgi odaklarından biri olan Ahmet Say’ın evinde, geçmişten günümüze başkentin müzik yaşamını konuştuk.



Kırk iki yıldan beri Ankara’da yaşıyorsunuz. Bu süreç içinde Ankara’nın müzik yaşamında ne gibi değişimler gözlediniz?

Bir kentin müzik yaşamı yalnızca klasik müzikle sınırlı değildir. Popüler müzik çeşitleri, halk müziği ve Türk sanat müziği gibi geleneksel müzik türleri de kentin müzik yaşamında yer tutar. Ben klasik müzik kökenliyim, ama dilersenez Ankara’nın yıllar içindeki popüler müzik ve geleneksel müzik alanındaki etkinliklerine de değinelim. 1964 yılında başkente yerleştiğimde, Gar Gazinosu’nda müzikli ve danslı programlar sürdürülüyordu. Çiftlik’teki “Merkez Lokantası” ve Kızılay’daki “Süreyya” restoranda da müzik yapılıyordu. Çocukluk arkadaşım olan Çakın’ın ve ünlü piyanist-şarkıcı Yaşar Güvenir’in kulüpleri vardı. Kaliteli popüler müzik programları sunulan bu kulüplerin sayısı giderek çoğalmıştı. Opera sanatçımız Pekin Kırgız, kaliteli lokallerde Napoliten şarkılar ve sevilen klasik parçalar seslendiriyordu. Gençlik Parkı’nda, o yılların ünlü Türk müziği şarkıcılarının programları geniş ilgi görürdü. 1970’li ve 1980’li yıllarda ise dönemin modası olan çok sayıda “Disco” açılmıştı. Şimdi bunların hiçbiri yok.

Bu değişim sizce olumsuz mu?

Yerine birşey konmazsa tabii ki olumsuz. Neyse ki son yıllarda Ankara Caz Derneği’nın yanı sıra, Latin müziği eşliğindeki dans etkinlikleri ilgi çekiyor... Büyük otellerin fuayelerinde müzik yapılıyor. Giderek düzeyi düşen Ankara Müzik Festivali’ne “nostaljik” planda eski yabancı popüler müzik sanatçıları getiriliyor. Popüler müzik yönünden Ankara’da müzik yaşamı İstanbul’a göre sönük. İçkili lokantalarda “piyanist şantör” modası aldı yürüdü. Bunlar genellikle “arabesk” türünde müzik yapıyorlar. Ankara’da Kültür Bakanlığı’na bağlı olarak görev yapan Devlet Türk Halk Müziği ve Devlet Türk Sanat Müziği koroları var. Bu topluluklar herhalde konser veriyordur, ama kitlelerin ilgisini çektikleri söylenemez. Adları bile duyulmaz oldu son yıllarda...

Klasik batı müziğindeki gelişmelere geçelim mi?
 

Klasik müzikte inişli çıkışlı, dalgalanmalı dönemler geçirdik. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, Ankara Devlet Konservatuvarı, Ankara Devlet Operası ve Gazi Eğitim Müzik Bölümü, cumhuriyetimizin yapı taşları niteliğindeki kurumlardır. Hepsinin mayasında Atatürk’ün verdiği mesajlar vardır. Dilerseniz bu kurumların müzikal serüveni üzerinde tek tek duralım...

En kıdemli ve köklü kurum olması bakımından Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’ndan başlayabilir miyiz?
 

Cumhuriyetin kurulmasından önce bu orkestra İstanbul’da Mızıka-i Hümayûn’a bağlıydı ve “Makâm-ı Hilâfet Mızıkası” adını taşıyordu. Cumhuriyetin kuruluşundan 6 ay sonra Atatürk bu topluluğu Ankara’ya getirerek ona “Riyaset-i cumhur Musiki Heyeti” adını verdi. 1936’dan 1970’li yıllara kadar bu orkestra, Ernst Praetorius ve G. Ephraim Lessing gibi ünlü şeflerin yönetiminde Avrupa orkestraları düzeyine yükseldi. İzleyen dönemde yine çeşitli ülkelerden gelen yabancı şeflerin yönetiminde düzeyini korudu. 1990’lı yıllarda ise orkestranın keman sanatçılarından Hüseyin Akbulut’un müdürlüğünde yeniden bir sıçrama yaşandı...

Söz konusu “sıçrama” kapsamında ne gibi gelişmelere tanık oldunuz?

Kaliteli Şefler ve solistler getirildi. Yıllık program da parlaktı. Orkestranın 825 koltuğu olan konser salonuna bu yıllarda 3 000 dinleyici geliyor, 2 000’i geri dönüyordu. Fuayeye yerleştirilen sinevizyon ekranı yoluyla bir kısım dinleyici, konseri buradan izlemeye başladı. Dinleyicinin ilgisi karşılanamayınca 5 000 kişilik Atatürk Spor Salonu’nda “Yılbaşı Konserleri” ve “Bahar Konserleri” başlıkları altında başarılı etkinlikler sergilendi. Spor salonu tıklım tıklım doluyordu. Bu da yetmeyince Hipodrom’da 50 000 kişiyi toplayan konserler verildi. Hipodrom konserlerine giriş bedavaydı. Bu etkinliklere gecekondulu yurttaşlar da ilgi gösteriyordu. Hiç unutmam, bir gün ünlü tenorumuz Hakan Aysev orkestra eşlikli bir konser verirken, yakınlardaki 19 Mayıs Stadyumu’nda Ankaragücü’nün maçı oynandığı sırada yükselen “Gooool” seslerini Hakan Aysev’in sesi bastırmıştı. 1990’lı yılların ortalarından itibaren gerçekleşen bu tür uygulamalar, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’na altın yıllar yaşatmıştır. Başarıları üzerine Hüseyin Akbulut Devlet Opera ve Balesi’nin Genel Müdürlüğüne getirildi...

Opera etkinlikleri de geniş ilgi görmeye başladı mı?

Evet. 15 gün önceden satışa çıkarılan biletler, daha ilk gün içinde bitiyordu. Ağırlıklı olarak opera repertuarının ünlü klasik eserleri sahnelenmeye başlayınca kitlesel bir ilgiyle karşılaşıldığını söyleyebilirim. İşte bu kitlesel ilgi dolayısıyla opera seyircisinin niteliği oldukça değişti. 1960’lı ve 1970’li yıllarda temsillere şık giyimli beyefendiler, kürk mantolu hanımefendiler gelirken bu kez salonu blucinli gençler doldurmaya başladı. İyi bir gelişme, ama yeni tip seyirciler, bir opera evinin usul ve erkânına pek uymayan görünüm içindeydi. Buna da itirazımız yok. Seyirci süreç içinde eğitilebilir ve opera evine yakışan bir görünümde olmaya özen gösterebilir.

2000’li yıllarda durum nedir?

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nı sorarsanız, buranın salonu sözde iki kez yenilendi. Ancak yapılan değişiklikler salonun havasını bütünüyle değiştirdi. Fuayenin mermer zemini kırılarak yerine seramik döşendi. Salonun içi de acayip renklerle dekore edildi. Konser salonu kebapçı salonlarına benzedi. Daha da kötüsü, koltuk sayısı 825’ten 750’ye düşürüldüğü halde, koltuk sıralarının arası daraltıldı. Bu aralığa dinleyicilerin dizleri sığmaz oldu ve konser dinlemek işkence haline geldi. Onu bunu bilmem, bakanlık yetkilileri salonu “itici” duruma getirmek için elinden geleni yaptı.

Aynı dönemde opera ve bale temsilleri de olumsuz yönde etkilendi mi?

Şimdi bakın: Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nün bütçesi Kültür Bakanlığı tarafından belirlenir. Bu koskoca kurum için ayrılan ödeneğin yüzde 95’i, sanatçı ve personel maaşlarına gider. Dekor, kostüm, yabancı sanatçı gibi prodüksiyon masrafları için geri kalan yüzde 5 ile doğru dürüst üretim yapmak olanaklı değildir. Akbulut’un döneminde çare olarak sponsorların desteği sağlanıyordu. Şimdiki yönetim nasıl bir yol tuttu bilmiyorum...

Ödenek kısıtlaması Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nı da etkiledi mi?

Etkilemez olur mu? Bir orkestranın giderleri arasında en dikkat gösterilmesi gereken husus, üst düzey yabancı şef ve solistlerin getirilmesidir. Bu orkestra “uluslararası” nitelikte müzik yapıyor. Onun için uluslararası düzey taşıyan şef ve solistlerin getirilmesi gerekir. Sınırlı ödenek dolayısıyla üçüncü sınıf yabancılara yönelmek durumunda kalındı. Ayrıca, emekli olan çalgı sanatçılarının yerine yeni sanatçıların alınması yolu da kapalı. Yetkililer, yeni kadro verilmesini erteleyip duruyor. Orkestra elemanlarının sayısı düştü. Orkestranın ses gücü zayıfladı ve çalgı gruplarının dengesi bozuldu. Bu nedenlerle dinleyici sayısı da çok düştü.

Peki sonuç?

Sonuç olarak, salonda oturan dinleyicinin dizleri sığmayıp üstüne üstlük ödenek kısıntısı nedeniyle yıllık konser programının ortalama kalitesi ister istemez düşünce, Sultan II. Mahmut döneminde etkinliklerine başlayan, dolayısıyla 180 yıllık köklü bir geçmişi olan günümüzün Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası çaresizlik içine düştü. Klasik batı müziğine düşmanca bakanlar herhalde şimdi kıs kıs gülüyordur. “Ne yapalım? İşte görüyorsunuz, Ankaralılar klasik müziğe ilgi göstermiyor” deyip keyif çatıyorlardır... Onlara göre, orkestrayı kapatmaya, yok etmeye gerek yok. Cumhuriyetin yapı taşlarından olan Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın çatırdamaya başlamasını sanırım zevkle seyrediyordur onlar.

Söyler misiniz ne yapılabilir?

Ben orkestra yönetiminin yerinde olsam gerçekleri su yüzüne çıkarmaya çalışırdım. Basın toplantıları düzenleyip durumu açıklar, bir yandan da müzikseverlerin, dost çevrelerin desteğini sağlardım. Bu orkestra “özerk” bir kurumdur. Yapısı ve işleyişi 6940 sayılı yasayla güvence altındadır. Kurumu bu duruma düşüren bakanlık ilgilileri bence yasal görevini yapmıyor. Burası Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti. Biz Hotanto kabilesi değiliz. Cumhurbaşkanlığı Senfoni’nin şahsında cumhuriyeti savunmamız gerekir. Orkestra müdürlüğü daha etkili, daha diri, hakkını koparabilecek bir açılım içinde olmalıdır. Yeterli ödenek verilmiyorsa, sponsorlar bulup parasal sıkıntıları aşmayı bilmelidir. “Demokrasilerde çare tükenmez” diye bir söz söylendi. Çoksesli müzik, demokrasilerdeki çokseslilikten farklı değildir. Bunu orkestracılar iyi anlar. Cumhurbaşkanlığı Senfoni, hem kendi içinde hem toplum içinde demokrasiyi savunmalı.

Bu orkestranın alternatifi yok mu? Ankara’da mesela Bilkent Senfoni Orkestrası da var, ona ne diyorsunuz?

Bilkent Senfoni, Cumhurbaşkanlığı Senfoni’nin alternatifi değildir. Çünkü Bilkent orkestrası, bizim çalgı sanatçılarımızdan oluşmuyor. Kadrosunun yüzde 80’i yabancı uyruklu. Üstelik yasası olan köklü bir “devlet kurumu” değil. Kendine göre bir bütçesi var, onun olanaklarıyla etkinliklerini sürdürüyor. Bilkent Senfoni başka nitelikte bir kuruluş. Ankara’nın müziksever dinleyicisi bu farkı biliyor. Şundan belli ki, Cumhurbaşkanlığı Senfoni’nin dinleyicisi Bilkent Senfoni’ye kaymadı.

Karanlık bir tablo çizdiniz...

Atatürk Samsun’a çıktığında ortalık çok mu aydınlıktı? Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak için Atatürk’ün önüne halılar mı serdiler? Türk halkı onun önderliğinde bağımsızlık savaşı verdi, onurunu kurtardı, bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti yarattı. Atatürk’ün şu sözleri bugün de geçerlidir ve hayata geçirilmesi sürdürülecektir: “Cumhuriyetin başlıca amacı, halkımızı tamamen modern ve bütün anlamı, içeriği ve biçimiyle uygar bir toplum durumuna getirmektir. Cumhuriyetin temeli kültürdür. Türk halkının gelişmesi demek, en başta kendi kültürünün gelişmesi demektir. Sanatsız kalan bir ulusun hayat damarlarından biri kopmuş demektir. Bir ulus sanata önem vermedikçe büyük bir felâkete mahkûmdur. Bunun içindir ki Türk ulusunun sanata olan sevgisi sürekli olarak her türlü araç ve önlemlerle beslenerek geliştirilmelidir. Sanatlar içinde en çabuk, en önde götürülmesi gereken müziktir. Çünkü bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, müzikte değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir”.

*alıntıdır.




Kaynak: http://www.ancyragazetesi.com/haber.asp?id=229

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019