Kullanıcı Adı
Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 16
Sayı: 1789




Halen içinde yaşadığımız Pandemi Sürecinde; konser, tiyatro, opera ve bale gibi sanat etkinlikleri devam etmeli midir?

Devam etmelidir.
Devam etmemelidir.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 43 müzisyen gazete okuyor
 
 
Tuğrul Tanyol
 
 
Yayımlanan Sayı :

Müziğin Toplumsal Temelleri - 21.02.2007





Sanat ve toplumsal yapı arasındaki ilişkiler ele alındığında örnekler genellikle resim, şiir ya da öteki yazınsal türlerden verilir. Müzik çoğunlukla bir iki cümleyle geçiştiriliverir. Müziğin alabildiğine soyut dili, karşılaştırmalar yapmayı zorlaştırmaktadır belki de. Oysa müziğin tarihsel süreç içinde kazanmış olduğu bu soyut anlatımın bile toplumsal ilişkilerin tarih içinde geçirdiği değişimlerle yakın bağlantısı vardır. Tarihsel süreç içinde ekonomik işbölümü, düşünsel işbölümü ve uzmanlaşmanın ortaya çıkması, sanatın da kendi içinde bir uzmanlaşmaya, işbölümüne yönelmesine neden olmuş; ilkellerde bir bütün olan şiir, dans ve müzik ayrışarak kendi içlerinde bağımsız gelişmelerini sürdürmüşlerdir. İnsan düşüncesi somuttan soyuta dönüştükçe, müzik de son somut bağları olan şiirden kurtularak soyut düşüncenin ta kendisi olan saf çalgı müziğine ulaşmıştır.

Demek ki daha müziğin kendi iç gelişme süreci bile bize onun toplumsal ve düşünsel bağları hakkında ipuçları vermektedir. Müziğin geçirdiği dönüşümler, toplumsal yapının geçirdiği dönüşümlerle büyük bir koşutluk taşır. Belli bir tarihsel kesitte ele alınacak belli bir toplum yapısıyla müzik arasında büyük yapısal benzerlikler vardır. Dahası müzik belirli bir dönemin başat ideolojisini, değerlerini, inançlarını belki de en iyi yansıtan sanat türüdür.

Soruna bu bakış açısından eğilirsek, öncelikle toplumsal dönüşümlerle müzikteki değişmeler arasındaki ilişkileri saptamak, yani sorunu tarihsel çerçeve içinde ele almak gerekir.

Müzik toplumsal yapıdaki dönüşümlere koşut bir gelişim izliyorsa, bu çerçeve içinde çoksesliliğe geçişin anlamı nedir?

Batı uygarlığında ortaya çıkan çoksesli müzik yalnızca Batıya özgü bir durum mudur?

Çoksesliliğe geçişin nesnel koşulları nelerdir?

Toplumsal yapıdaki dönüşümlerin Batı müziğindeki yansımalarını kolayca görebiliriz. Batının geçirdiği ekonomik ve toplumsal dönüşümler müziğe büyük ölçüde yansımıştır. Batı müziği tarihi Batının toplumsal tarihinin bir aynası gibidir.

Akla şöyle bir soru daha gelebilir: Müziğin yapısı ve özündeki değişimlere bakarak toplumsal değişme hakkında düşünce sahibi olabilir miyiz? Daha açık bir deyişle, müzik toplumsal değişmenin bir göstergesi olarak kabul edilebilir mi?

Örneğin Batıda, Barok çağdan Klasik ve Romantik çağa geçişte müzik öz ve biçim olarak büyük değişimlere uğramıştır. Yine biliyoruz ki aynı dönemde Batıda büyük toplumsal dönüşün meydana gelmiştir. Bu koşutluk rastlantısal mıdır, yoksa belirli kurallar için de mi gerçekleşmektedir?

Geleneksel müziğimizi ele aldığımız da. Batıdakine benzer değişimler göze çarpmamaktadır. Bu Osmanlı toplumunun Batıya oranla daha dural (statik) bir yapıya sahip oluşundan mı kaynaklanmakta.

Akla gelebilecek bir başka soru da, yine yukarıda söylenenlere bağlı olarak, müzik ve ideoloji arasındaki ilişkilerin neler olabileceğidir.

Biliyoruz ki, üretim ilişkilerince belirlenen hukuksal ve siyasal üstyapı, yine bir üstyapı kurumu olan sanatı da biçimlendirir. Bu üstyapı ideolojik bir nitelik taşır. Üretim tarzındaki değişme, toplumsal ilişkiler zincirinde ve giderek üstyapıda değişiklikler yaratır ve yeni ideolojik oluşumlar sanatta yeni akımların, yeni biçimlerin doğmasına neden olur.

Plehanov, «her sanat yapıtı, her felsefe sistemi gibi, belirli bir çağın düşünce ve davranış biçimleriyle açıklanabilir, der. Bu düşünce ve davranış biçimleri o çağın başat ideolojisidir ve müzik, sanatın bir dalı olarak ister istemez bu ideolojiyi yansıtacaktır. Toplumsal yapıdaki herhangi bir değişim anında müzik, toplumun yeni ekonomik ve toplumsal yapısına eklemlenir. Bu diyalektik ilişki müziğin bir önceki müzik biçimlerine ve anlayışına eklemlenmesi gibi bir görünüm taşır. Bununla birlikte toplumsal değişme dikkate alınmadıkça, müzik-toplum ilişkisi ortaya konmadıkça, yapılacak her açıklama bir betimlemeden öteye gidemez. Ancak bu ilişki göz önünde bulundurulduktan sonra müziğin iç diyalektiği önem kazanır. Bu arada müziğin diğer sanat dalları ve özellikle çağın düşünce sistemi ile olan ilişkilerini gözden kaçırmamak gerekir.

(…….)


Batı Müziğinin Toplumsal Evrimi

«Batıda müzik sanatının, evrimini kiliseye borçlu olduğu" söylenir. Kuşkuyla karşılanması gereken bir görüş. Gerçi kilise, bir sanatın evrimiyle ilintili kaygılarından çok dinsel kaygılarla tören müziği düzenlemeyi gerekli görmüş, böylece bireysel yaratışa bir ortam hazırlamıştır»

Müzik, Hıristiyanlığın ilk on yüzyılında gözle görülebilecek bir gelişme göstermemiştir. Karanlık çağlar olarak adlandırılan bu zaman devresi gerek insanlık, gerek sanat. ve bilim açısından adına yaraşır bir görünüm sergiler.

Nedir bu dönemin özellikleri? Düşünce, toplum ve sanat açısından bu dönemin insanlık tarihindeki yeri ve etkileri neler olmuştur?

Eski Yunan sanatı ve düşüncesi İskender’in bir kıvılcım gibi parlayıp sönen imparatorluğu ile birlikte son demlerini yaşadı ve eski Yunanın tüm kalıtı Roma İmparatorluğuna geçti. Roma, düşünce açısından Yunan temeli üzerinde kendi duvarlarını ördü. Nedir ki sanat için aynı şeyleri söylemek oldukça güç. Evet, Romalılar da iyi şairler yetiştirdiler, ama o kadar. Ne yontu ne de müzik, eski Yunan’ın o güzel ve görkemli günlerine dönemedi. Romalılar mükemmel heykeller yontamadılar ama mimarlık sanatı onların zamanında çok ileri boyutlara ulaştı. Çünkü Roma, geniş imparatorluk sınırları içinde daha pragmatik çözümlere yönelmişti. Tarihin o zamana dek gördüğü en iyi mühendis toplum onlardı. Geniş ordularının kolayca yer değiştirmesi için yollar yaptılar. Büyük kentler ve suyolları inşa ettiler. Nedir ki tüm yapılanların gerisinde güncel yaşam kaygıları, askersel ve siyasal amaçlar yatıyordu.

Müzik Roma’da, Yunan’da olduğu gibi parlak bir dönem yaşamadı. Bununla birlikte, Romalılar Yunanlılara derin bir hayranlık besliyorlardı. Onların tanrılarını nasıl benimsediler ve korudularsa, müziklerini de derin bir sevgiyle kucakladılar ve korudular.Roma, barbar saldırılarıyla yıkıldığında artık birleşmiş olan eski Yunan-Roma düşünce ve sanatı, bu görkemli ve geniş imparatorlukda birlikte tarih sahnesinden çekiliyordu.Eski Roma’dan kala kala bir tek katolik kilisesi kalacaktır. Tarihin garip cilvesi, onca horlanan ve itelenen kilise, eski Yunan ve Roma kültürünün başlıca aktarıcısı olacak ve Roma’yı yıkan barbarlar, Romalıların uzun süre horladığı bu dinin etkisiyle Latinleşeceklerdir.

Kilise, Avrupa’da feodalitenin yükselme devrinde ilk tarihsel misyonunu yüklenmiş ve çıkar ilişkileriyle bağlandığı feodal beylerle birlikte halkın üzerinde bir korku kasırgası estirmiştir. Kilise tüm feodalite döneminde sistemin ideolojik yönünü oluşturmuştur. Hıristiyanlığın o ilk günlerindeki devrimci düşünce, Romalı kölelerin kurtuluş umudu, feodal beylerin ve kilise önderlerinin bir baskı aracı durumuna dönüşmüştür.

(………)

Feodal sistem, yaşamını, .Althusser’in deyimiyle “iki devlet aygıtı”yla sürdürüyordu. Bunlar bastırıcı ve ideolojik devlet aygıtlarıydı Bastırıcı devlet aygıtları olarak bu dönemde orduyu ve kilisenin yargı gücü olan engizisyonu gösterebiliriz.

Nedir ki kilise, daha çok bir ideolojik devlet aygıtı olarak görev yapmaktaydı. Bunun işleyiş biçimini yukarıda gördük. Bu ideolojinin müziğe yansıma biçimini ya da müziğin kilisede ne amaçla söylendiğini Hegel’in şu sözlerinde tüm açıklığıyla görebiliriz:

«Eski dinsel müzikte, örneğin Isa’nın çarmıha gerilmesinin temsilinde, İsa’nın çektikleri, duyduğu kutsal ‘acı, ölümü ve gömülüşünü anlatan ana düşünce öyle tasarlanmıştır ki, bu olay karşısında yalnız öznel bir duygu, öznel bir acıma duygusu ve bu olaylardan kaynaklanan kişisel bir acı değil, en derin anlamıyla bu olayın kendisi dile gelir Kuşkusuz, bu son anlatımın müzikal uyumu ve ezgisel düzeni bile dinleyeni duygulandırma amacını taşır Kışı çarmıha gerılme ve gomülme olayının acılarını yalnız izlemekle, bu olayla ilgili genel bir düşünöe edinmekle kalmaz. Amaç, onun bu ölümü ve kutsal acıları varlığının derinliklerinde duyarak yeniden yaşaması, ölüm acılarıyla sınanması, anlatılanların gerçekliğini yaşantısının bir parçası yaparcasına özümlemesi, tüm duyarlılığını yalnız ona adamasıdır»’.

Fischer de, Hegel’in bu örneğinden yola çıkarak “Ortaçağ kilise müziğinin görevinin, inanan kulların pişmanlık içinde bir eziklik duymalarını sağlamak, her türlü bireyciliğin izlerini silerek boyun eğen bir topluluk yaratmak” olduğunu söyler ve şunları da ekler:

«Gerçi herkes ayrı ayrı günahlarını anımsıyordu, ama müziğin yardımıyla herkes, evrensel bir günah duygusuna gömülüyor ve evrensel bir kurtuluş özlemi duyuyordu. Bu çeşit müziğin özü her zaman aynıydı: Sen, değersiz, çaresiz, günahkar bir varlıksın; İsa’nın acılarını benimse ve kurtul».’

İnsanlar üzerinde sağlanan bu ortak ruh durumu ise onların daha çok eziyet çekerek, yani din adamları ve feodal beyler tarafından sürekli sömürülerek yaşamalarına ve cennetin kapılarının ardına dek açılacağı günü düşleyerek ses çıkarmamalarına olanak sağlıyordu.

Kilisenin müziğe olan ilgisi işte buradan kaynaklanıyordu. Bu müzik doğal olarak sözlerle güçlendiriliyor ve daha etkili olması sağlanıyordu. Dahası, asıl önemli olan sözlerdi. Bunlar değişmezlik kazanmış metinlerdi.

Kilise doğal olarak bu düzeni bozacak her harekete karşıydı ve özellikle din dışı halk müziğinin, kilise kapılarını aşmasından korkuyor; sürekli olarak bu hareketi engelliyordu.

Oysa kilise dışında halk, kendi şarkılarını söylüyordu. Haçlı savaşları ise Doğudan yeni şarkı biçimleri, yeni konular getirmişti.

Bu çağlarda dindışı müziği, troubadour adı verilen soylu şairler temsil eder. Bu çağlar şövalyelik anlayışının egemen olduğu çağlardır ve şarkıların konuları kahramanlık ve sevgi üzerinedir. Kavga, dövüş, av ve içkiden başka bir konuyla ilgilenmiyen şövalyeler, troubadourların ortaya çıkışıyla deri değiştirdiler. Bu, ince davranışın, sanat müziğinin ve şiirin gelişmesi demek oldu’.

Troubadourlar soylu kişilerdi. Yazdıkları şarkıları genellikle köyden köye, şatodan şatoya gezerek söylerlerdi. Troubadourun yanında halktan gelme bir. Çalgıcı bulunur, onun şarkılarını not eder ve belki de müzik yaratıcılığında efendisine destek olurdu. Bu yolla troubadour müziği, daha başından halkla içiçe gelişti, halk müziğiyle kaynaştı. Aşkı ve kahramanlığı işleyen bu müzik, kilisenin çileci ve dinsel rubuna taban tabana karşıttı’

Mutlakçı kralın (monarşilerin) güçlenmesi, şatoların desteğine bağlı bu kültürün yok olmasına neden oldu Bu kültürün çöküşüyle birlikte troubadour sanatı da çöktü. Çünkü ozanların geçim kapısı kapanmıştı. Orta sınıflar henüz bu ozanları besleyebilecek kadar zenginleşmemişti

Troubadourların işlevlerini bir süre sokak çalgıcıları üst loncalar halinde örgütlendiler. Bu çalgıcıların yaptığı müzik de din dışıydı. Hatta zaman zaman kiliseyi alaya alır bir hava içindeydi ve halktan büyük destek görüyordu. Nedir ki bu çalgıcılar korumasızdılar ve kilisenin insafsız gücü keskin bir kılıç gibi enselerinin üzerindeydi.

Troubadour müziği başından beri burjuva sınıfından büyük bir yakınlık görmüştü. Burjuvazi kendisini kısıtlıyan kiliseye karşı hınçla doluydu; bu müzik ve giderek her türlü din dışı müzik, burjuvanın dünyasının bir parçası olmuştu.

Kilisenin kapıları din dışı müziğe daha fazla kapalı kalamadı ve XIV. yüzyıldan başlayarak din dışı müzik, sanat müziğinde ön plana geçmeye başladı. Halk müziğiyle yüksek müzik arasındaki geçit vermez perde artık kalkmıştı”.

Bu din dişi müziğin sanat müziğinde yerini alması, kiliseye yönelen tepkinin yavaş yavaş ortaya çıkmasıydı.

X. yüzyıldan başlıyarak kilisenin düşünce alanındaki üstünlüğü ve tartışılmaz otoritesi de sarsılmaya başlamıştı. Kilise, insanı yok sayıyordu. Oysa din dışı müzikte insan ön plana çıkıyordu Ayrıca müzik kendi içinde bir devrimi geçiriyor bır yandan din dışı müzik kiliseye sızarken, öte yandan çağdaş çoksesliliğe doğru ilk adımlar atılıyor ve organum denen müzik türü düz şarkı içinden kendisine yol açıyordu. Giderek 1300’lerde yeni sanat (ars nova) adıyla yeni bir müzik akımı kontrpuan’ın, yani notaya karşı nota, öncülüğünü yapıyor ve çağdaş armoni’ye giden yolun kapılarını aralıyordu.

İnsan, skolastiğin tek sesli düşüncesinden çoksesli bir düşünceye evrim geçiriyordu Çoksesli müziğin ortaya çıkması ve tek değerli kilise müziğinin, halk müziğine karşı koyamaması bunun bir göstergesiydi Burjuvazi bir sınıf olarak yavaş yavaş örgütleniyor ve kilise düşüncesinin kapılarını zorluyordu.

Gerçekçilik – Adcılık

Tüm bu gelişmeler, insanın önemini Ortaçağ karanlıkları içinde ilk vurgulayan düşünce olan ve Yeniçağın akılcılığını ve deneyciliğini, Rönesans’ı ve Hümanizmayı, bilimsel düşünceyi ve tüm bu gelişmelerin sanata yansımasını hazırlayan adcılık (nominalizm) bir yana bırakılarak açıklanamaz.

Troubadourların din dışı şarkıları, insanın değerinin vurgulanması, seslerin zenginleşmesi nedeniyle eski nota sistemleri yerine yeni nota sistemlerinin aranması ve çoksesli düşünülmeye başlanan müziğin çağdaş nota yazısına dökülmesinin İlk denemeleri ile adcı düşünce arasında sıkı bir bağ vardır Bu bağıntı doğrudan olmayabilir Ne var ki, kilise düşüncesine ilk ağır darbeyi vuran ve aydınlanma çağına ilk adımları atanlar adcılar olmuştur Adcı düşünce olmasaydı deneysel düşüncenin, yani bilimsel düşüncenin gelişmesi de çok zor olurdu.

Adcı düşünce, kilise düşüncesine bir tepki olarak doğmuştur Hauser, özellikle gotik sanatta belirginleşen bir ikilikten söz eder Bu ikiliğin, ekonomik, dinsel, felsefi bütün toplum boyutlarında görüldüğünü söyler Çatışma ve ikilik, tüketim ekonomisi ile ticaret ekonomisi, feodalizm ile burjuvazi, öte dünya ile bu dünya kısaca, gerçekçilik ile adcılık arasındadır. Felsefi gerçekçilik, Platon’un, düşüncesine bağlı olanlarca savunuluyordu. Bu düşünce, tümel. kavramların insan anlığı (kavrayış gücü) dışında gerçek olduklarını ileri sürüyordu. Gerçekçiliğe göre soyut daire, güzellik ya da doğru; yuvarlak cisimlerin, güzel nesnelerin ve doğru davranışların dışında gerçek varlıklara sahiptirler. Adcılar ise bunun tersini ileri sürüyorlar ve gene hiçbir şeyin var olmadığını söylüyorlardı. Bunlar, yalnızca birer addı; bunlar, insan anlığının ürünleriydi. Daire, insanların tüm yuvarlak cisimlere verdikleri bir addı ve tek başına, bağımsız bir daire varlığı yoktur.

Tüm Ortaçağ, adcı düşüncenin aşırılığa doğru kaydığını gösterir ve bu kayış, Ockhamlı William’ın düşüncesin de doruğuna erişir. Ona göre, insan ya da at diye bir şey yoktur, ancak tek tek insanlar ve atlar vardır. İnsanlar ya da atlar arasındaki benzerlikler bizi bunları aynı kavramla adlandırmamıza neden olur. Bu kavramın, bu nesneler dışında herhangi bir gerçekliği yoktur. Bu düşünüre göre bilgi de tek tek nesneleri tanımlamak ve ardından bunlar arasındaki benzerlikleri saptamaktır. Ona göre gerçek olan tek şey bireydir. Bireyin anlığı kişiliksiz değildir. Her birey kendi anlığına sahiptir.

Ockhamlı William’ın, metafiziğe ve tanrıbilime gerek görmeden mantık ve bilginin olabileceğini ileri süren düşüncesi, bilimsel, araştırmaları güçlendirici bir etki yapmıştır Bireyin ön plana çıktığı bu düşünce Rönesans ve Hümanizmayı yaratmış, bireyi yok sayan kilise düşüncesi ise yavaş yavaş etkisini yitirmiştir. Çünkü insanı ve insan anlığını ortaya çıkaran, insanları aramaya ve araştırmayı. sürükleyen adcı düşünce; doğal olarak, insanın Tanrıyı bulması için de artık din adamlarının aracılığına gerek görmeme sonucunu doğuracaktır. Nitekim Luther ve Calvin’le birlikte, din adamlarının büyülü gücüne de son verilecek ve feodal katolik düşüncesinin karşısına burjuva protestan düşüncesi konacaktır.

Adcılığın sanatta açtığı doğalcılık (natüralizm) çığırı, müzikte yeni sanat (ars nova) akımını doğurdu. XV. yüzyılın başlarında son bulan bu akım, müziğin evrimine büyük katkılar yaptı. Bu akımın belirgin özellikleri olan doğaya ilginin uyanışı, insan ve dünya yaşamı, müziğe olanca güzelliğiyle yansıdı ve gelişen din dişi müzikle yan yana yürüdü, bazen bu müzik, dinsel müziğin üzerine çıktı. Ritim, yeni sanatın ürünlerinde giderek karmaşıklaştı. Müzik doğayı betimleyici ve gerçekçi bir içerik kazandı. Halk müziğinin dans biçimleri olan rondo, balad gibi türler, sanat müziğine sokuldu. Madrigal, yani kilise dili olan Latinceye karşı ana dildeki şarkı, müzik literatürünün içine girdi.

Ortaçağ sonlarına gelindiğinde, müziğin çağdaş çoksesliliğe evriminde büyük adımlar atılmıştı. Bununla birlikte müzik hala büyük ölçüde sese dayanıyordu ve bağımsız çalgı müziği, yani tam anlamıyla soyut müzik henüz gelişmemişti.

Müzik Ve Burjuvazi

Müziğin sözden ve sesten arınabilmesi de burjuvazinin evrimine bir koşutluk taşır. Ortaçağlarda burjuvazi, din dışı müziği desteklemiş ama henüz yeterli birikime sahip olmadığı için troubadour müziğinin çöküşüne engel olamamıştı. Oysa Rönesans, gelişen burjuvazinin, eğitilmiş orta sınıfların ve kent aristokrasisinin bir hareketidir. Ve burjuvazi bu dönemde, sanatta patronluğunu ilan etmiş, sanatı ve müziği kendi ideolojisi doğrultusun da belirlemeye başlamıştır. Müziğin insan sesinden arınma süreci tüm Rönesans boyunca sürmüş ve tam gelişmiş çalgı müziği ancak burjuvazinin iktidara aday olma çağında ortaya çıkmıştır.

Bu arada kapitalist üretim, tüm sistemi akılcı ekonomi teknikleri ve pazar ekonomisi yönünde bir dönüşüme uğratmış; gelişen sanayi burjuvazisi, o zamana dek ortaya çıkan en akılcı sınıf olarak sisteme el koymuştur.

Rönesans ticaret burjuvazinin yarattığı bir harekettir. Oysa gelişen sanayi burjuvazisi insan düşüncesini, toplumu ve sanatı çok daha akılcı bir yöne sürüklemiştir.

Yeni sanat sonrasında, müzikteki üstünlüğün kuzeye Hollanda’ya kaymasının nedenleri de burada aranmalıdır. Hollandalıların, İspanyollara karşı ayaklanmaları, bağımsızlıklarını elde etmeleri ve İngiltere’ye karşı başarıyla mücadele vermeleri sonucunda Avrupa’nın en zengin, en özgür, en sanayileşmiş ulusu olmaları, sanatın burada gelişmesine neden olmuştur’ Büyüyen Hollanda sermayesinin İngiltere’ye akışı ve İngilizlerin iç savaş sonrasında hızla kapitalistleşmeleri, sanatın İngiltere’de de parlak boyutlara ulaşmasını sağlamıştır.

1400’lerden başlayarak yüz elli, yıl boyunca, müzikteki üstünlük Hollandalıların elinde kalmıştır. İtalyanlar Rönesansın bu süresinde büyük ressam ve yontucular ortaya çıkarmalarına karşın büyük besteciler yaratamamışlardır.

Rönesans İtalyasında sanat, aristokratik zevklere sahip büyük kent burjuvazisinin koruması altında gelişti. Bu dönem genelde, burjuvazinin tüm Avrupa’da kendisini eğitme ve iktidara hazırlama dönemidir.

Burjuvazinin karşısındaki en büyük engel Katolik kilisesidir. Feodal ideolojinin temsilcisi olan bu kiliseye karşılık, burjuvazi de kendi kilisesini kurma yoluna gitti. Bu kilise protestan kilisesidir. Protestan düşüncesi ve Özellikle püriten Calvin düşüncesi, insanın bu dünyada ancak çalışarak kurtuluşa ulaşabileceğini Öne sürüyordu. Bu düşünce çileci (ascetic) düşünceyi de içinde taşıyordu. İnsanlar çalışmalı, kazanmalı, ama zenginliklerini zevkleri için kullanmamalıydılar. Bu düşünce Özellikle lüks madde tüketimini yasaklıyordu.

Böylece insanlar sürekli kazanacaklar ama harcamayacaklardı. Bunun anlamının, diyor Weber, «kapitalizmin gelişmesi olacağı açıktır»’ Çünkü harcanmayan kazanç, sermaye birikimini doğuracaktır.

Calvinizm, burjuva sınıfının kendi sınıfsal inanç sistemi, gelişme olanaklarını kısıtlayan feodal katolikliğe bir karşıt ideoloji olarak böyle ortaya çıkmıştır. Püriten ahlak, doğum sancıları çeken burjuvazinin maddi yaşam koşullarından kaynaklanmıştır.

Luther, yeni kilisenin önderi olduğu kadar, iyi bir müzisyendi de. Luther eski kilise müziğini tümden değiştirme yolunu seçmişti. O ve çevresindeki müzisyenler, kiliseye Alman halk şarkılarını soktular. Dinsel müzik bu halk şarkılarıyla yer değiştirdi. Ezgi olduğu gibi alınıyor, yerel sözler dinsel şiirle yer değiştiriyordu’

Görüldüğü gibi, burjuva düşüncesinden kaynaklanan protestan kilisesinin müziği de, doğal olarak, çürüyen feodallere karşıt olan burjuvaya ve halka dayanıyordu. Protestan kilisesi Luther’in şu sözlerinde müzik anlayışını buluyordu:  “Tanrı’nın hizmetindeki her türlü müzik güzeldir. Şeytana neden her zaman en güzel ezgileri bırakalım?”

Bu anlayış, din dışı konuları işleyen müziğin, kilise kapılarından resmen kabul edilmesiydi. Bunun en güzel örneklerini Bach’ın kantatları ve Hendel’in hemen tüm yapıtları oluşturur. (Hendel tam anlamıyla burjuva olan ilk bestecidir. Zamanındaki tüm bestecilerin içinde onun kadar halkla içiçe olan halkın zevklerini onun kadar bilen bir başkası çıkmamıştır. İşe bu nedenle Hendel, yaşamı süresinde büyük bir üne sahip olurken, Bach ölümünden çok sonra tanınmıştır. Burjuvazi Hendel’in müziğini kendisine daha yakın bularak sevmiş, Bach’ın müziğini ise ancak kendi geçmiş kültür değerlerini araştırırken keşfetmiştir.)

Rönesans, küçük dükkâncıların, zanaatkârların ya da yarı eğitilmiş orta sınıfların uygarlığı değildi. Rönesans kültürü, büyüyen ticaret kentlerinde ortaya çıkmakla birlikte, tüm kentlilerin bu uygarlığı paylaştığı söylenemez. Rönesans, aynı zamanda kapitalizme doğru hız kazanan bir gelişme demek olduğundan, kent vatandaşları, her ne kadar eşit haklara sahip görünürlerse görünsünler, akılcı emek sömürüsüne dayalı sınıf ayrılıkları giderek belirginleşmeye başlamıştır. İtalyan kentlerinde aşırı ölçülere varan bu sınıf farklılıkları, zaman zaman patlama noktaların erişmiş ve İtalya, kent demokrasilerinden tiranliklara dönüşen bir siyasal yapı ortaya koymuştur.

Rönesans sanatının öncüleri, Ortaçağın şövalyevari saray kültürüne derin bir hayranlık besliyor. Hauser, Rönesansın sanat evrenine iki sınıfın ve iki zevkin egemen olduğunu söyler. Bunlar kentli orta sınıflar ve aristokratik geçmişe sahip saraylılardı. Bu iki zevk ayrı kökenlerden gelmelerine karşın aynı noktada birleşiyorlardı. Bir yandan orta sınıfların sözünü ettiğimiz şövalyevari yaşama olan hayranlıkları (alt sınıflar için de çekiciliğini hiçbir zaman yitirmemişti bu yaşam) saray kültürü zevkine dayalı bir sanat anlayışının doğmasına neden oldu. Öte yandan saraylılar da kendilerini orta sınıfların akılcılığından ve gerçekçiliğinden soyutlayamadılar ve kökünü kent yaşamından alan bu sanat ve dünya görüşüne katılmak zorunda kaldılar’

Böylece kentlere göç etmek ve kentin ekonomik ve toplumsal yapısına uymak zorunda kalan soylular ve aristokratik zevklere sahip burjuvalar Rönesansın egemen sınıfını oluşturdular ve sanata yön verdiler.

Bununla birlikte sınıf kavgaları da biçim değiştirmeye başlamış ve çatışma bir yandan aristokratlaşan üst orta sınıflarla alt orta sınıflar, arasında, öte yandan da proleter ve tüm orta sınıflar arasında işlerlik kazanmıştır.

Rönesans basit dükkân sahibinin kültürü değildir dedik. Rönesans işte bu ince zevklere sahip seçkinlerin kültürüdür. XIV. yüzyıl İtalyan yazarları, ya kent aristokratlarının ya da hali vakti yerinde burjuvalar çocuklarıdır.”
  Toplumun geri kalan çoğunluğunun ise sanata fazla bir ilişkisi yoktur. Eğitilmiş azınlıkla eğitim görmemiş çoğunluk arasındaki aşılmaz uçurum ve eğitilmişlerin her dönemde sanata yön vermeleri Rönesans’ın bu yapısından kaynaklanmış ve bu uçurum giderek derinleşmiştir.”

Burada bir ayraç açalım ve çoksesli müzik teriminin bazı kavram karışıklıklarına neden olması açısından bir açıklama yapalım.

Çoksesli müzik Batıda Organumla başlayan, kontrpuan ve armoni dönemlerini de kapsayan dönemdir. Organum, aynı ezgiyi seslendiren solist ve eşlikçilerin birbirlerinden farklı aralıklarla ses vermelerinden doğdu. Solo şarkıcılar giderek ayin ezgisini (cantus firmus) eşliğin altında söylemeye başladılar. Böylece eşlilik özgürleşti ve ayin ezgisine bir ya da bir kaç karşı ton biçimine girdi. Giderek eski eşlik asıl ezgiyi oluşturmaya başladı ve bu kez de ayin ezgisi eşlik yapıcı bir görev üstlendi.

Kontrpuan ise arsnova ile birlikte ortaya çıktı. Burada üst ve alt sesler birbirlerine karşılık vererek ilerliyorlardı. Yani “notaya karşı nota” anlamına gelen kontrpuanın özü buydu. Armoni ise ayrı tonların ve ezgilerin aynı anda seslendirilmesi, birbirinin içine geçmesiyle ortaya çıkıyordu. Kontrpuan yaklaşık 1600’lere dek geçerli olan yöntemdi.

«Barbar» Flaman müziğine Floransa’da başlayan reaksiyon sonucunda tek ezgi (monodi) denen bir müzik türü ortaya çıktı. Bu yeni müzik kontrpuandan bağımsız bir biçimi öngörüyordu Tek ezgi ve eşliğe dayanan bu müzik Monteverdi ile doruğuna erişti ve armoniye dayanan çağdaş müziğin temellerini attı Bu müzik yanı sıra operayı da yarattı ve armoni kuralları ilk kez Rameau’nun kitabında (1722) belirlendi”

Müzikologlar bir sınıflama yaparlarken genellikle organumla başlayan ve kontrpuana dek uzanan döneme çoksesli (polifon) dönem derler ve kontrpuanla armoniyi ayırırlar. Bununla birIikte her üç dönem çoksesli müzik dönemi olarak kabul edilir. Bu dönemler adlarını müzik tekniklerinden almakla birlikte, bunlar bazı sanat dönemlerinde önem kazanmışlardır. 1400’lere dek çok seslilik başat tarzken, 1400–1600 arasında kontrpuan en çok kullanılan teknik olmuştur. Armoni 1600’lerde ortaya çıkmasına karşın kontrpuan tüm Barok dönemde kullanılmıştır. Armoni Barok müzikte önem kazanmaya başlamış olmakla birlikte en olgun biçimine Haydn, Mozart ve Beethoven’le erişmiş ve Romantik müziğe damgasını vurmuştur. Armoninin gelişmesindeki en önemli etken, klavyeli çalgıların; özellikle de piyanonun gelişmesidir.

Ayracımızı kapatalım ve sözü kaldığımız yerden sürdürelim. 1500’lere dek Flaman okulunun elinde olan müzikteki üstünlük, bu yıllardan sonra yeniden İtalyanların eline geçti, monodi akımı, müziğe yeni bir yön verdi. Monodi aynı zamanda eski Yunan ve Roma’nın teksesli müziğine dönüşü simgeliyordu.

İngilizler yeni İtalyan müziğine en yatkın ulus olarak ortaya çıktılar. İngilizler iç savaş sonrasında hızla kapitalistleşme sürecine girmişlerdi. İç savaş, dinsel bir görünüm taşımakla birlikte bugün tarihçiler ve sosyal bilimcilerce bu savaş bir burjuva devrimi olarak kabul edilir. Dolayısıyla daha Tudor İngilteresinde olgunlaşmış bir burjuvazinin varlığı söz konusudur Tudor soyunun kurucusu olan VII. Henri bile gücünü burjuvaziden alıyordu Tudor dönemi aynı zamanda İngiliz müziğinin parlamaya başladığı dönemdir Bu dönemin en önemli bestecisi olan Byrd ve özellikle Elısabeth dönemi bestecileri, yani Morley, Bull ve Gibbons, saf çalgı müziğinin ilk örneklerini vermişlerdir.

Tudor bestecileri consort adını verdikleri bir biçimi geliştirmişlerdi. Consort aynı aileden (kırılmamış consort), ya da değişik ailelerden gelen (kırılmış consort) çalgılar topluluğuydu. Bu yeni tür, çok- sesli oda müziği ile orkestra müziği arasında bir yarı yolda.

Venedik’te ise Andrea ve Giovanni Gabrielli, Venedik motetlerini, çalgı toplulukları için sonatlar adını verdikleri biçime dönüştürüyorlardı.

Floransalıların eşsesli monodisi işte tam bu döneme rastlar. Floransalıların çoksesliliğe karşı eşsesliliğe yönelmiş olmaları yukarıda belirttiğimiz gibi, Rönesansın eski Yunan’a olan özleminden kaynaklanmış olsa gerekir. Burada tüm çalgıların seslendirdiği ana ezgiye karşılık olarak, lavtalar ve klavsenin eşliği söz konusuydu.

Barok dönemde oldukça sık rastlanacak olan bu eşliğe sürekli bas (basso continuo) adı veriliyordu. Bu andan başlayarak çalgı müziği tüm Avrupa’ya İtalyanların etkisiyle yayıldı. Çalgısal monodiye bağlı sonatlar ve özellikle Corelli ve Torelli’nin öncülüğünü yaptıkları bir müzik biçimi, yani solo çalgılardan oluşan bir topluluğa tüm orkestranın karşılık verdiği Concerto Grosso yaygınlık kazandı. Çalgı müziğinin önü açılmıştı ve burjuva düşüncesi bu yolu senfoniye dek götürecek ve çoksesli müzik soyutluğunun doruğuna Beethoven’le erişecektir.

Yukardaki tabloda Barok çağın sonunu getiren en önemli dönüm noktasını Bach oluşturur. Plehanov önemli bir noktayı ifade ediyor: "her sanat yapıtı, her felsefe sistemi gibi, belirli bir çağın düşünce ve davranış biçimleriyle açıklanabilir, der. Bu düşünce ve davranış biçimleri o çağın başat ideolojisidir ve müzik, sanatın bir dalı olarak ister istemez bu ideolojiyi yansıtacaktır. Toplumsal yapıdaki herhangi bir değişim anında müzik, toplumun yeni ekonomik ve toplumsal yapısına eklemlenir. Bu diyalektik ilişki müziğin bir önceki müzik biçimlerine ve anlayışına eklemlenmesi gibi bir görünüm taşır. Bununla birlikte toplumsal değişme dikkate alınmadıkça, müzik-toplum ilişkisi ortaya konmadıkça, yapılacak her açıklama bir betimlemeden öteye gidemez. Ancak bu ilişki göz önünde bulundurulduktan sonra müziğin iç diyalektiği önem kazanır. Bu arada müziğin diğer sanat dalları ve özellikle çağın düşünce sistemi ile olan ilişkilerini gözden kaçırmamak gerekir".

Bu ifadede altını çizdiğim noktayı daha önce ben de söylemiştim. Bach 1700 lü yılların ilk yarısında müzikte önemli bir değişiklik yapmıştır. "Bientemperato" yani düzgün davranan ve aralıkları belli olan nota sistemini geliştirmiş ve tam ile yarım seslerden oluşan bir skala (merdiven) oluşturmuştur. Bu şekilde melodinin hem çalınmasını hem de yazılmasını kolaylaştırmıştır.

Toplumda o günlerde oluşmakta olan analitik, ayırımcı ve düzenleyici düşünceyi müziğe uygulamıştır. Aynı dönemde bina mimarisi ve bahçe düzeni de aynı çizgiyi izler. Binalar daha düz çizgili, daha kübik görünüşte yapılır. Bahçe düzeni de değişerek aniden düz çizgili yollar ve çiçek tarhlarına dönüşür.

Aynı dönemde teknikte ani bir gelişme yaşanırken düşünce alanında da pozitivist görüş yaygınlaşır. Demek ki 1700’lü yıllarda Avrupa’da oluşmakta olan yeni toplum anlayışı 1789 da Fransız ihtilali ile tamamen yerleşmiştir. Müzik de bu değişimden nasibini almıştır, kuşkusuz.
 

 

     



 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2021