Kullanıcı Adı
Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 15
Sayı: 1775




 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 28 müzisyen gazete okuyor
 
 
Editör'den
 
 
Yayımlanan Sayı : 1765

Şefleri de kaldırın, Orkestraları da… - 20.05.2020





Şu videodaki konseri hatırladınız mı?

Ben bu konseri hiç unutmadım ve hafızamda hep canlı tuttum.
Şimdi de yazımda bir takım değerlendirmeler yapacağım için esas konuyu teşkil eden argümanlardan birisi olması açısından buraya koydum.

Dokuz Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuarı Müdürü Ümit
İşgörür’ün, üniversitenin 2018 - 2019 akademik yılı açılış töreninde yönettiği DESO orkestra ve korosunun; akademik açılışı gerçekleştiren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile beraberindeki heyet Başbakan Binali Yıldırım ve bakanlar ile birlikte Rektör Nükhet Hotar’ın da katıldığı, Sayın Cumhurbaşkanının sevdiği iki şarkının seslendirildiği konserin bir hayli yankısı olmuş, hem sosyal medyada hem yazılı medyada bir hayli yer almıştı.

İktidar partisinin hem milletvekili hem genel başkan yardımcısı da olan, Dokuz Eylül Üniversitesi mezunu Prof. Dr. Nükhet Hotar, iktidar partisindeki görevleri bitip üniversiteye rektör olduktan sonra, konservatuara gösterilen binanın, “konservatuarın olmazsa olmazlarını taşımadığı” ve bu nedenle uygun olmadığını söyleyen müdür Ümit İşgörür’ü görevden aldı. İddialara göre, akademik açılış sırasında henüz yeni göreve başlamış olan sayın rektör, konservatuar Müdürü Ümit İşgörür’ü konserde alkışlamış ancak yanıtını kabul etmeyerek görevden almıştı.

İddialara göre hikaye devam ediyor tabii…

Ümit
İşgörür’ün konservatuar müdürlüğünden alınışından sonra bu makama  Kerim Gürerk atandı. Bu atamayla göreve gelen Müdür Kerim Gürerk öğrencileri ile bir Ankara gezisi gerçekleştirdi, Anıtkabir’i ziyaret ederken Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde öğrencileri ile fotoğraf çektirmeyi ihmal etmedi. Ve iddialar o yöndedir ki, Dokuz Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuarı  Müdürü Kerim Gürerk’in bu davranışı Sayın Rektör Nükhet Hotar’ın pek hoşuna gitmiş.

Ocak 2020 ayı ba
şlarında müdür Kerim Gürerk’e bir atama öneren ve müdür Gürerk’in “alamam, bize uygun değil” yanıtını alan Rektör Sayın Hotar, “ya istifa et ya da seni görevden alıyorum “ demiş!

İddialara göre Konservatuar Müdürü Kerim Gürerk’te, Dokuz Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuarı Müdürlüğünden istifa etmiş.

Ve
şimdi aylardır bu makam, vekil müdür tarafından idare edilmektedir.

Mesle
ğinizi ifa ederken mesleğinizi sulandırmak nedir? Sizin kullanılıp sonra atılmanıza engel değil ki! Aksine bu fiiliyatın önünü açıyor!

Ülkemizde benzerlerini ba
şka konservatuarlarda, sanat kurumlarımızda çok sık görebileceğimiz ya da tanık olabileceğimiz, iddialar üzerinden anlattığım yukarıdaki öykü, ciddi ve özerk çok sağlam çağdaş yapıya sahip olması gereken konservatuarları olumsuz yönde etkilemiştir.

1980 askeri darbesinin ürünü olan YÖK çatısı altına alınan konservatuarların özerk yapılarının ortadan kaldırılması sonucu, her türlü siyasi ve idari müdahaleye açık hale gelmi
ş olması, konservatuarların özerk ve çağdaş sanat disiplini ile inşa edilmesi gereken yapılarını, yozlaşştır.

DOB genel müdürü Murat Karahan’ın Zeki Müren Konserleri skandal olayının son geli
şmelerine hemen herkes tanıktır. Antalya Devlet Opera ve Balesi sanatçılarına pandemi ortamında dayatma yaparak gerçekleştirilmek istenen ve gerçekleştirilen Hierapolis çekimlerinin yankıları hala devam etmektedir.

Bu konudaki görü
şümü de “DOB Genel Müdürü Murat Karahan'ın Zeki Müren Şarkıları projesi tam bir skandaldır. Operayı halka sevdireceğiz diye, operayı gazinoya çevirdiler. Tüm bu olanlar Türkiye'nin müzik tarihine kara bir leke olarak yazılmıştır!” şeklinde gazetemizin ilan panosunda belirtmiştim!

Yıllardır müzik ö
ğretmeni yetiştiren müzik eğitimi bölümleri, konservatuarlar ile opera ve klasik müzik sahnelerimizi etkisi altına alan bu popüler fırtına şiddetini artırarak devam etmektedir. Ve bu fırtına, yüksek sanat disiplini ve çağdaşlık adına ne varsa önüne katıp götürmektedir. Bu gidişat çok tehlikeli bir gidişat olup yüksek sanat disiplinini önce dejenere edip sonra yozlaştırıp yok etmektedir.

şünün bir kere, ülkemizin en özgürlükçü kenti olarak düşündüğümüz İzmir, Mustafa Keser dinlemektedir. Dahası  çağdaş klasik müziğin, bir zamanlar önemli yayıncısı olan TRT Radyo ve ekranları Mustafa Keser kültürüne tahsis edilmiş durumdadır.

Ve tekrar ediyorum
İzmirli, Mustafa Keser dinlemekten de hiç şikayetçi değildir.

Sanayile
şmiş batıdan çıkan, klasik kapitalist düşüncenin makyajlanmış bir reprodüksiyonu olan ve “yeni özgürlükçülük” maskesiyle coğrafyamızı etkisi altına alan neo liberal yapılanmanın desteklediği; Türk sermayesinin en militan sınıfı islamcı kadrosu, Atatürk’ün 1923’de kurduğu Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin laik sanat yapısıyla hesaplaşmasında elini biraz daha yükselterek dozunu arttırmıştır.

DOB Genel Müdürü Murat Karahan’ın Pamukkale Hierapolis’te TRT1 TV için çekimini yaptırmak istedi
ği ya da yaptığı Zeki Müren Şarkıları Konseri, bu elin masadaki rest çekişinin son halkasıdır.

Atatürk’ün 27 Aralık 1919’da ayak bastı
ğı gün, bozkırın ortasında kendi halinde bir kasaba olan Ankara’nın bağrında kurulan TBMM ile yedi düvele karşı verilen bir kurtuluş hareketinin ardından başkent olmasıyla birlikte; yeni kurulan ülkede bir yol ayrımında olan Mustafa Kemal Atatürk ve düşün arkadaşları şu iki yoldan birini tercih edecektiler: Ya doğulu din esasına dayalı Şer’i yönetim biçimi, ya da batılı çağdaş laik sistem. İşte burada Atatürk ve arkadaşları batılı çağdaş yönetim biçimini seçtiler.

1926 yılında yeti
ştirme yurdunda kalan gençler tarafından İstanbul Sarayburnu’nda verilen Türk Müziği Konseri’nde konserin vahameti karşısında sinirlenen Atatürk “gidelim bu musıki bizim heyecanımızı ifade etmekten uzaktır” sözünü söylediği sıralarda Ankara’nın Cebeci yollarında başlıyordu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çağdaş müzik devrimi hareketi.

Cebeci’nin o tozlu topraklı çamurlu yollarında yeti
şen koca bir kuşak, çağdaş sanat ve müzik devriminin tüm ülkeye yayılması konusunda çok önemli misyonerler oluyordular.

Osmanlı Devleti’nden devralınan külterel miras, tıpkı devralınan di
ğer kurumlar gibi hem geri kalmış hem yozlaşştı. O nedenle yine Osmanlı’dan devralınan ve saray müziği olarak adlandırılan tek sesli müzik türü de aynı niteliği taşımaktaydı. Nota yazmayı  ve nota deşifre etmeyi cinnet geçirme noktasında reddeden, asla değişmeyen bir yozlaşmanın ürünüydüler. Kısaca geri kalmıştılar. Saray müziği seçkinlerin, halk müziği ise Anadolu coğrafyasında yaşan fakir halkın müziğiydi.

İşte bu geri kalmışğın içinde yer alan ve adına bugün Türk Sanat Müziği denilen müzik, Osmanlı Devletini oluşturan her kültürden tarih boyunca etkilenerek Anadolu coğrafyasının ya da modern anlamda ulusal kimliğin esasını teşkil etmekten uzak olduğu için ulusal çok sesli müziğe kaynak olması beklenemezdi. Ulusal çok sesli müziğimize kaynaklık eden müzik ancak Geleneksel Halk Müziğidir. Çünkü bu müzik türü ana kaynaktır.

Atatürk’ün hayali ve ideali olan müzik türü, Osmanlı’dan miras kalan ve adına Türk Sanat Müzi
ği denilen müzik de olamazdı. Çünkü çok sesliliğe evrilmemiş ve geri kalmıştır. Tabi bunda asıl neden coğrafyayı oluşturan halk kültürlerinin bütünüyle geri kalmış ve tarihsel gelişim sürecine ayak uyduramadığından yozlaşş olmasındandır. İşte bu diğer nedenle Türk Sanat Müziği çok sesliliğe kaynaklık edemez.

Atatürk’ün hayali ve ideali olan Ça
ğdaş Türk Müziği yukarıda yazdığım tüm olumsuzluğu aşş Çok Sesli Çağdaş Müziktir.

Peki nedir bu Çok Sesli Ça
ğdaş Müzik? Bu müziğin kriteri nedir?

Yukarıda paragraflar halinde sıraladı
ğım tüm olumsuzlukları aşmak için Atatürk ve düşün arkadaşları coğrafyamızın kuzeyindeki ve batısındaki tarihsel gelişmelerden etkilenmişlerdir. Rus devriminin sanat anlayışı, batıda ortalama üç yüz yıldır süre gelen çok sesli çağdaş müzik çalışmaları laik cumhuriyetin müzik devriminin eksenine oturmuş ve yönlendirmiştir.

Ancak günümüzde geldi
ğimiz süreç şunu göstermektedir: Türk sağı Osmanlı’yı ecdat kabul ettiğinden onun geri kalmış ve yozlaşş hemen tüm kurumlarını kendine örnek almış ancak aynen yaşatma yolunu tutarak zamana göre rehabilite etmek girişiminde bulunmamıştır. İşte müzik sanatıda böyle bir yerdedir Türk Sağı’nın elinde.

O nedenle bu rehabilitasyon sürecinde ini
şli çıkışlı tartışmalar yaşayan Osmanlı mirası Türk Sanat Müziği diye adlandırılan tek sesli saray müziği, Türk sağı’nın elinde rehabilite edilmesi gereken bir sanat dalı olamazken, laik müzik devrimine karşı devrim için güçlü bir siyasi ve ideolojik simge halini almıştır.

İşte bugün yaşanan da budur!

Konservatuar ö
ğrencilerine, opera orkestralarına ayranın suyunun suyu misali aranje edilmiş Türk Sanat Müziği şarkıları çaldırtmak, çok sesliliği değil aslında çok sazlılığı ifade etmek; rehabilite edilememiş ve asla öğretici olmayan geri kalmış bir müzik türünü geniş orkestralarda seslendirerek zaman öldürmektir

Sahnelere doldurulan onca orkestra elemanıyla çok sazlı konserlerini icra ederken
şefe de gerek yok. O şeflerin, tel sarar, yufka açar, yün eğirir gibi hareketler içeren baget sallamaları anlamsız zaten.

Kaldırın şefleri o zaman!

Her türlü sazı barındıran o kalabalık orkestraları el kadar orkestra çukurlarına yerle
ştiremeyeceğinize göre, orkestraları da kaldırın.

Bugün gelinmek istenen nokta da bu de
ğil mi!?


Müfit Semih Baylan
Editör

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2020