Kullanıcı Adı
Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 16
Sayı: 1789




Halen içinde yaşadığımız Pandemi Sürecinde; konser, tiyatro, opera ve bale gibi sanat etkinlikleri devam etmeli midir?

Devam etmelidir.
Devam etmemelidir.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 29 müzisyen gazete okuyor
 
 
Rıza Aydın
 
 
Yayımlanan Sayı : 972

Aşık Veysel'i anlamak için.... - 22.03.2010





Bildiğiniz gibi 21 Mart bizimkilerin tabiriyle söylersek martdokuzu Aşık Veysel’in ölüm yıldönümü. İşte bu nedenle, Âşık Veysel’i anma etkinliklerinin, onu anlamaya dönük bir çabaya dönüştürülmesi gerektiğini düşünüyorum. Bununda Veysel’in nasıl Veysel olduğu sorusunu sorup, yanıtını bulmaktan geçtiğine inanıyorum. Yıllar önce, “Araştırmacılarını bekleyen bakir bir yöre: Emlek “ adıyla bir yazı yazmıştım. Yazının amacı, bu yöreden, neden bu kadar ozanın çıkabildiğini sorgulamaktı. Yöredeki toplumsal yapıyı, gelenekleri, adetleri uzun uzadıya anlattığım halde, bu ozanlarımızın nasıl yetiştiklerini, tam olarak açıklayamadığımı, bu açıklamalarda bir boşluk olduğunu gördüm. Tıpkı, Mendeleyev tablosundaki boşluklar gibi, etkisini hissettiğim, ama göremediğim bir boşluk vardı burada.

Bunu anlamak için, en kolay incelenebileceğini düşündüğüm, yakın köylümüz Agahi ile Âşık Veysel’in yetişme sürecini araştırmaya karar verdim.  İnceledikçe gördüm ki, bu ozanlar Alevi- Bektaşi-Kızılbaş tekkelerine hizmet edip, oralardan aldıkları kültürle yoğrularak, yetişiyorlarmış. Bu ozanlık pınarın kaynağı Kızılbaş tekkeleriymiş, bu kaynak kurutulunca bu gelenekte süreç içerisinde sönümleşmeye başlamış. Bundan dolayı da bu ozanlara “Tekke Şairi” ya da “Tekke Ozanı” bunların eserlerine de “Tekke Edebiyatı” demenin daha doğru olacağını düşündüm. Veysel ile Agahi’nin yaşamları gelişim süreçleri bunu gayet iyi kanıtlıyordu. Bundan sonra araştırmamı, Kızılbaş tekkeleri üzerine yoğunlaştırmaya başladım.

ARKEOLOJİK BİR ARAŞTIRMA

Bence Veysel, çağımızda yaşamış olmasına rağmen, en az bilinen, bunun doğal sonucu olarak ta en az anlaşılan şairimizdir. Niye sorusuna, birçok sebep sayılabilir, buracıkta konuyu boylu boyunca aydınlatmaya kalkmak bu yazıyı çok uzatır, ancak bunun temel nedeni, Veyselleri yetiştiren Tekkelerin bugün olmamasıdır desek yanlış olmaz.  Veysel’in üzerindeki sis perdesini biraz aralayıp, gerçeği görmek için başımızı uzatsak, Veysel’in gösterdiği yere bakabilsek, tabi onu görmek isteyen gözümüz, gördüğümüzü algılayacak bilgimiz olsa gerçek ortada apaçık duruyor. Bunun için belki de Veysel’in eserlerinde arkeolojik bir araştırma yapmaya bile gerek kalmayacak. Bakınız Veysel bir mülakatında şöyle demiş: “ Ortaköy’de bir Mustafa Abdal Tekkesi vardı. Yıkıldı sonra, yerine karakol yapıldı. Hasan Baba ve Arapoğlu Derviş Mehmet, babalarıydı. Bu tekkenin… İkisi de mücerret idi. Mücerret demek, dünya evine girmemiş, avrada uçkur çözmemiş demek... İlmiyle tanınmış kimselerden oluşurdu mücerretler. Üç gün, beş gün bazen bir ay kalırdım tekelerde. En çok Hasan Babayı severdim. Olgun bir insandı. Cömertti.”

Bu araştırmamı  yazıya dökemememin bir nedeni, burada adı geçen eserini bulamayışımdır. Veysel’in yetişmesi ile ilgili merak ettiğim, kafamdaki düğümü çözen asıl bilgiyi, Gülağ Öz’ün “Âşık Veysel” adıyla yayımladığı yeni kitabında buldum. Gülağ Öz’ün bu kitabından öğrendiğime göre, Veysel’i Veysel eden, onu yetişirken besleyen Mustafa Abdal Tekkesi kapandıktan sonraki diğer bir kaynak ta özetle şöyleymiş: 677 sayılı  kanunla Tekkeler kapatılınca Hacı Bektaş Teksinin son Dedebabası, Salih Niyazı Dedebaba, on iki kişiden oluşan, Halife dedebabasını etrafına toplayıp: “başınızın çaresine bakın” demiş. Bu Dedebabalardan üçü: Hakkı Baba, Muhtar Baba, Salman Baba Emlek bölgesinin alevi köylerine gelmişler. Tarihsel öykü çok uzun, biz uzun sözün kısası deyip şu bilgiyi verelim: Selman Baba, Veysel’in köyünde bir süre kaldıktan sonra, bu köyün 5 kilometre kadar uzağında olan Meçit Köyüne yerleştirilmiş. Veysel her haftada Salman babanın yanına gider üç dört gün orada kalırmış. İşte Veysel’in gıdalandığı yerler bu pınarlarmış. Şimdiye kadar bunlar görülmeden ya da görülmek istenmeden, bulutsuz bir gökyüzünde aniden yağmur yağarmış gibi, Veysel anlatıldı. Bu benim önüme, sorulması gereken yeni soruları getirdi: Bektaşi Tekkeleri nasıldı, buralarda nasıl bir yaşam vardı, buradaki muhabbet ortamları insanların olgunlaşmasına nasıl yardımcı oluyordu.

Söylemimdeki, farkı fark edeceğiniz gibi, tekklerdeki eğitim dememeye özen gösteriyorum. Çünkü Bektaşi tekkelerindeki, kişinin olgunlaşıp ‘Men aref sırrına’ ermesi, kişinin kendi kendini bilmesi bugünkü eğitim anlayışı gibi bir süreçle olmazmış. Bektaşiler her kişinin özünde Hak la bâtıl’ın birlikte bulunduğuna, kişinin arifler meclisinde, muhabbet ortamlarına girerek, burada kendi içindeki uyuyan Hak’kı uyartıp, Hak ile Hak olacağına inanırlar. Bu yüzden Ruhi Su’nun söylediği o meşhur deyişimizde “Uyurken üstüme gelen yoldaşlar gafil aç gözünü uyan dediler” diyor; bu manada Pir Sultan Abdal’da bir deyişinde “Uyur iken uyardılar” der.

DÖRT KAPI, KIRK MAKAM

Bektaşi muhabbetlerinde, kişinin önündeki, insanı kâmil olma yolu açıp, onun dört kapı kırk makamda yol almasına rehberlik eden, kişinin o makamlara girmesi için muhabbetleri başlatarak gönül kapıların açılmasına yardımcı olan, muhabbet ehline (muhabbet erbabına) ne denirmiş bilmiyorum. Ebeme bunları soramamıştım, bundan sonra da soramam, annemde bilmiyor. A. Gölpınarlı’nın “Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri” adlı kitabında bunun için belirttiği deyimi, Bektaşilerden daha çok Mevlevilerin kullanmış olabileceğini düşünüyorum. Çünkü Mevleviler Farsça, Bektaşiler ise Türkçe deyimler kullanıyorlar; örneğin Mevlevilerin BAB dediği şeye Bektaşiler KAPI diyor, örneğin, dört kapı kırk makam diyorlar.

Şimdi ‘Oxford Üniversitesi’ gibi dünyanın en eski üniversitelerinin nasıl, ne amaçla kurulup yaşamlarında nasıl bir evrimden geçerek bu güne geldiğini merak ediyorum. Acaba diyorum, kendi kendime, bizim Bektaşi Tekkeleri de kapatılmasaydı böylesi kurumlara dönüşemezler miydi? Göründüğü gibi, bir dokun bin ah işit hesabı, Veysel’i anlamak sorunu çok dallı budaklı bir sorun. Ben yine o meşhur tezimi yineleyerek bu yazıyı noktalamak istiyorum: Kızılbaşlık-Bektaşilik bilinmeden, Anadolu kültürünün hiçbir yeri tam olarak anlaşılıp aydınlatılamaz.

irizaaydin@hotmail.com

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2021