Kullanıcı Adı
Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 16
Sayı: 1789




Halen içinde yaşadığımız Pandemi Sürecinde; konser, tiyatro, opera ve bale gibi sanat etkinlikleri devam etmeli midir?

Devam etmelidir.
Devam etmemelidir.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 30 müzisyen gazete okuyor
 
 
Emre Kuzuoğlu
 
 
Yayımlanan Sayı :

Honour Among Punks - 03.08.2007





Polisiye olaylar ve kadınları anlatan, Guy Davis’in çizgileriyle lezzet kattığı ilginç bir çizgi roman var karşımızda, üstelik Punk!

"Hiç aldatıldığınızı düşündünüz mü?"

...1978 yılının başında, Sex Pistols konserinde, vokalist Johnny Rotten, bu soruyu sorduktan sonra, binlerce kişinin önünde gruptan ayrıldığını açıklamıştı. Dünya medyasında punk müziğin “imajı” olarak görülen Sex Pistols'ın dağılması çoğu müzik eleştirmeni için bu akımın çöküş haberiydi. Olay, beklenildiği gibi punk döneminin sonu olmadı ama medyanın ve insanların ilgisi/tepkisi giderek azalmaya başladı.

Punk, 70'lerin başında kısa sürede Amerika, İngiltere ve Avrupa'da hızla yayılmıştı. Kendilerini toplumdan dışlanmış hisseden yüzlerce genç “Ben buradayım ve sizden ayrı olarak varım” demek için rengârenk saçlarını Mohawk Kızılderilileri gibi kestirip, deriler, yırtık tişörtler, çivili bileklikler, daracık kısa kotlar ve işçi botları giyip, sokaklara çıktılar. Kılık kıyafet aslında sadece bir başlangıçtı. Do-it-yourself (Kendin yap) düşüncesi ile eline gitar alan herkes tek akortlu, basit melodilerle kendi müziğini çalmaya başladı. Anarşist fanzinler elden ele dolaştı. Geleceğe inanmayan punklar, hep bugünü yaşadılar. Asi, cüretkâr davranışları ve kendilerini toplumdan ayrı görmeleri, zaman içinde onları bir topluluk, punk'ı ise bir alt kültür haline dönüştürdü. Böylece, kendi içinde kurallar barındıran, hem bireyci hem de eşitlikten yana dinamik bir hareket oluştu.

Fakat, kendilerini “Dışarıdakiler” olarak tanımlayan insanların yaptığı müziğin kısa bir süre içinde popüler olup, toplum içinde bir trend haline gelmesi “Punk müzik”in samimiyetinin sorgulanmasına yol açtı. Punk bazıları için işçi sınıfı beyaz gençlerin, 70'lerdeki ekonomik dengesizliğe tepkisi olarak çıkmış bir müzik türü olarak kalırken, kimilerince de Vivienne Westwood adında uçuk bir modacı ve sevgilisi müzik menajeri Malcolm Mclaren'in (New York Dolls ve Sex Pistols ile çalışmıştı) ellerinde şekillenmiş avant-garde bir akım olarak değerlendirildi. Karşı geldiği sistemin içine sürüklendiği iddia edildi. Yine de, bu müziğin (ya da etkisinin bazı kişilerce çıkar amaçlı kullanılmasının) değil ama “punkların” samimiyetine daima inanıldı.

Kısa bir dönem sürse de, toplumda şok etkisi yaratan akım, insanların kafalarını karıştırmaya devam etti. Son yıllara kadar hakkında birçok araştırma yapıldı, makaleler ve kitaplar yazıldı. Punk, özellikle de 80'lerin ortalarından sonra, popülaritesini kaybetmesi ile giderek daha bilinçli, artistik ve eğlenceli bir hal aldı. Toplum tarafından kabul edilir oldu. Basılan fanzinler sayesinde Punk felsefesi giderek derinlik kazandı. Müzik ve taşıdığı ruh yeniden kendi sert-sıcak kabuğuna çekilmeye başladı. Savaş ve faşizm karşıtı, kadın ve eşcinsel hakların savunucusu birçok punk örgüt kuruldu…

İşte bu yıllarda, Guy Davis'in, her anlamda punk akımından etkilenerek yarattığı, Gary Reed'in de diyaloglarını yazdığı, Honour among Punks (Punklar için Gurur) adlı çizgi roman serisi yayımlandı (1989). Hikâye, polisiye tarzı ile merak uyandırırken, Punk kültürünü de bir kadının bakış açısı ile anlatıyordu. Davis’in gerçekçi çizimleri okura farklı, karanlık bir dünyanın kapılarını açıyor; siyah-beyaz detaylı çizimler, sisli karanlık sokaklar, gece kulüpleri ve publar, çizgi romana gizemli bir hava katıyordu. Hikâye, iki dünya savaşının da yaşanmadığı bir kurguda 1980'lerde, punk hareketinin merkezi olan Londra’nın Baker Caddesi’nde geçer. Askeri ihtiyaçlara dayalı gelişmeler yaşanmadığı için teknoloji henüz 80'li yıllarda olması gerektiği kadar ilerlememiştir. Victoria döneminin hala güçlü bir şekilde hissedildiği şehrin üzerinde zeplinler dolaşmaktadır.

Hikâyenin kahramanı, eski bir polis müfettişi olan Sharon Ford’dur. Gününün çoğunu, bir kitap mağazasının üst katındaki evinde, resim ve araştırma yaparak, gecelerini ise punk ve gotik kulüpleri dolaşarak geçirir. Uyuşturucu ile olan problemleri yüzünden polis teşkilatından uzaklaştırılan Sharon, uzun pötikare paltosu, keskin gözlem yeteneği, tümevarımcı çıkarımları ve kokain bağımlılığı ile Sir Arthur Conan Doyle'un unutulmaz Sherlock Holmes karakterinin çarpık bir 20. asır yansımasıdır.

Guy Davis, Sharon Ford’u yaratırken, genelde yapıldığı gibi kas gücünü simgeleyen çizgi kahramanlardan (Superman/Supergirl, Batman/Batwoman, Hulk/She-hulk) yola çıkmak yerine, zekâsı ile düşmanlarını alt eden, edebiyat dünyasına ait bir karakterden (Sherlock Holmes) yararlanmıştır. Çoğu çizgi roman karakterinin aksine, Sherlock Holmes’ün erkekliği ön planda değildir. Kadınlara soğuk davranır. Kötüleri yakalarken amacı topluma iyilik yapmak değildir. Derdi daima kendisiyledir. Tıpkı Holmes gibi Sharon da unutmak, bağımlılıklarından uzak durmak, toplum ve sistemle olan anlaşmazlıklarını geride bırakmak için Baker Caddesi’nin çevresindeki gizemli olayları, cinayetleri çözer. Dedektiflik, her iki karakter için de bir hobi değil terapidir. Fakat tam bir beyefendi olan Holmes'ün aksine Sharon, sokak kültüründe yaşar. Yüzyıl önce Holmes ve Baker Caddesi çocukları arasındaki ilişki, Honour Among Punks’da, Sharon ve sokak serserileri arasında daha da güçlü bir şekilde verilir. Holmes’ün aksine Sharon, her şeyi ile bir punk'tır. Diğerlerinin onu çağırdıkları isimle; Harlequin, bu küçük komün içindeki tüm anlaşmazlığı ve suçu çözmeye çalışan ve “Punk Gururu”na inanan bir nevi uzlaştırıcıdır.

Sharon'ın diğer kadın kahramanlardan başka bir farkı da dış görünüşüdür. Bir punk olmasının dışında, çoğu kadın çizgi roman kahramanların (Vampirella, Julia, Catwoman, vs.) aksine etine dolgun, sert yüz hatları olan, neredeyse çirkin denilebilecek bir kadındır. Gözlük takar. Ne kıyafetlerinde ne de davranışlarında güzel veya çekici olmak gibi bir amacı yoktur. Aslında serinin geneline bakıldığında Davis ve Reed'in, tüm kadın karakterlerde arzulanan, güzel objeler yerine, iyi ya da kötü ama kişilikli kadınlar yarattıkları söylenebilir. Zaten gerçek punklar arasında da kadınlar daha çok cinsiyetsiz görüntüleri ile dikkat çekerler. Çünkü önemli olan bir karakter sahibi olmak, birey olmaktır: Ayrım, yani eşitsizlik cinsiyetle başlar.

Sharon'un evinde kiracı olarak yaşayan ve ev işlerini yapan, Amerikalı genç tıp öğrencisi Susan Prendergast ise hikâyeye farklı bir renk katar. Sarı saçları, şişman vücudu ve dolgun dudakları ile Susan, zayıflasa güzel bir kız olabilir sanki... Onun hikâyedeki rolü, Doktor Watson'ı oynamaktır. Sharon'ın maceralarını onun günlükleri ile anlatılır. Eve taşındığı ilk zamanlarda Sharon ve çevresine karşı ezik olan Susan zamanla kendisine güvenen bir "birey" olmaya başlar.

Diğer bir önemli karakter de Sharon'ın sevgilisidir. Asi ve sinirli yapısı ile bilindik punk imajı çizen Sam, Samantha, Baker Caddesi’nin iki güçlü grubundan Gothic'lerin üyesidir. Topluma ve sisteme karşı nefretle doludur. Bir travestidir. Çoğu zaman Sharon'la, sağlamaya çalıştığı adaletin ve dengenin gereksizliği üzerine kavga eder. Çabalarının hiç bir şeye yaramayacağını söyler. Sam hikâyedeki kayıp çocuktur. Umutsuzdur. Geleceğe inanmaz. Zaten ikinci macera Children of the Night'da (Gecenin Çocukları) Sam'in karanlık yüzü ortaya çıkar ve Sharon, adalet kavramanın var olmadığını, varsa bile herkese göre değiştiğini en acı şekilde anlar...

Aslında hikâyede yer alan üç kadın karakter ne kadar sıra dışı gösterilmek istense de, bir şekilde tipik dişil rolleri üstlenirler. Punkları bir anne gibi koruyan, polise ve topluma karşı onları her zaman gözeten Sharon, genç bir kız gibi nedensiz yere, sürekli hırçınlaşan, kavga çıkartan Sam ve bir çocuk kadar içe kapanık ve masum olan Susan, değişik bir çevrede yaşasalar da yine de bilinen rolleri oynarlar.

Bu anlamda Honour Among Punks'da olaylara genel bakış açısı biraz da ne olursa olsun hiçbir şeyin fazla değişemeyeceğine yöneliktir. Klasik Punk kültüründe olduğu gibi geleceğe inanmamak ve umutsuzluk vardır. Daha ilk macerada Sharon, punk grupları birbirlerine düşürmek için işlenen seri cinayetlerin, aslında tarihi eser kaçakçılığını örtmek için “zengin kötü adamların” kullandığı bir perde olduğunu ortaya çıkartır. Gene servet sahibi bir zengin, Baker Caddesi’nde kendi hayatlarını süren çulsuz insanları (hem de kendi sistemine baş kaldıran punkları) kendi çıkarları için kullanmıştır. Noir adlı bir çete reisi, farklı gruplara mensup insanları serserilerine öldürtür. Punkları birbirine düşürüp Londra polisinin ilgisini Baker Caddesine çeker. Böylece büyük bir kaçakçılık organizasyonunu maskelemeye çalışmaktadır. Çalınan eserler ise Davenport isimli bir zenginin elinden yurtdışına satılmaktadır. Sharon ve Susan, Sir Davenport ile çete reisi punk Noir'ın aynı kişi olduğunu ortaya çıkartırlar. Yurtdışına ise çalınan eserlerin taklitleri gönderilmektedir. Punkların uzak durmak istedikleri çarpık düzen yine onlara bulaşmıştır. Oynanan oyun sadece daha karmaşık bir hale gelmiştir.

Bir sonraki hikâyede ise Sharon, daha önce kadınlara şiddet uygulayan, tecavüz zanlılarını doğrayan bir seri katilin peşine düşer. Bir şekilde adaletin ağır dönen çarklarından kurtulan bu adamlar birer birer Baker Caddesi ve çevresinde ölü bulunurlar. Tabii polisin gözü yine punk çetelerinin üzerindedir. Sharon belki de ilk kez çözemeyeceği kadar karmaşık bir dava ile karşı karşıyadır. Cinayetlerin gizemi yavaş yavaş çözülürken Sam ile Sharon arası gittikçe gerilmeye başlar. Sam, Sharon'ı bencillikle suçlar: Yaptığı tüm araştırmalar, davalar sadece kafasını dağıtmak içindir. Sam'e göre aslında punklar da, adalet de Sharon için önemli değildir. O sadece kendi egosunu tatmin etmek istemektedir. Sharon katilin kimliğini bulduğunda yüzleşmek zorunda kaldığı gerçek, acı vericidir...

Honour Among Punks’da aslında biraz da, punkların hayal ettiği yaşam sorgulanır. Sharon giderek ideallerinin gerçekler karşısında yok olduğunu görür. İnandığı Punk gururu yavaş yavaş bir şakaya dönüşür. Belki de, Punk Lord'u Lady Gothic kendisine Harlequin (şakacı) adını bu yüzden takmıştır. Üstün zekâsı bile bu sefer Sharon’nın kendisine sorduğu “Neden?” sorusunu yanıtlayamaz. Oysa cevabı Sam birçok kez yüzüne haykırmıştır:

“Why the fuck does there always got t’be reasons?”*

Sharon Ford aldandığını düşünmeye başlarken, Honour Among Punks serisi de, tıpkı gerçek hayatta Punk akımı gibi, biraz yarım biter…


* Neden her zaman s.k.. bir neden olmak zorunda?
 

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2021