Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1747




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 23 müzisyen gazete okuyor
 
 
Elvan Duygu Gülay
 
 
Yayımlanan Sayı :

Bestecilerin ekselansı Franz Liszt - 20.07.2007





Macar besteci Franz Liszt, müzik tarihinde efsaneleşmiş isimlerdendir. Onun, gerçekten, dahi bir besteci olup, kendi orijinal fikirleriyle yeni şeyler üretip üretmediği ile, günün dinleyici kitlesinin, daha sıradan zevklerine hitap ederek göz boyayan ve hızlı tekniğiyle gösteriş yapan biri olup olmadığı arasında iki farklı görüş bulunur. Doğru kararı verebilmek için, her iki düşüncede de doğruluk payı olduğunu kabul etmek gerekir.

Liszt, Romantik Dönem’in tipik bir ürünüdür. Müziğini orijinal bulan, ya da hor gören tüm dinleyiciler, onun, sıradışı kişiliğini ve müzisyenliğini takdir etmek zorundadırlar. İçlerinden bazıları, oldukça sıradan, derinlikten uzak ve monoton olmak üzere, yedi yüzden fazla eser yazmıştır. Her durumda Franz Liszt, 19. yy. sonrasını ve 20. yy.ı derinden etkileyebilmiş bir bestecidir.

Liszt’in özel yaşamı, müzikal yaşamını da etkilemiştir. Gençliğinde (1838’e kadar), bir piyano sihirbazıydı; toplumun geleneklerine, Kontes Marie d’Agoult ile olan ilişkisi ve ondan olan üç gayrımeşru çocuğuyla meydan okumuştu. Bu yıllarda hakim olan eserleri, daha virtüozce karakterdeydi: Transcendental Etudes’ün birinci versiyonu, Paganini Etüdleri, Grand Galop Chromatique ve pek çok fantezi ve transkripsiyon bu döneme aittir. Aynı dönemde, saf lirik bir güzelliğin sıklıkla görüldüğü An-nées de Pélerinage eserinin ilk kitabı da tamamlanmıştı.


Weimar dönemi denilen 1839-1847 arasındaki sekiz yılda Liszt, İngiltere, Polonya, Rusya ve Portekiz’de yoğun konserler vermişti. Seyahatlerin oldukça yorucu geçmesine karşın, bu dönemde de eskisi kadar beste yapmıştı. Bu eserlerin çoğu, opera melodilerini baz alan fantezilerdi ve çoğu günümüze dek unutulmuştu. Bestecinin, Macar müziğiyle daha fazla ilgilendiği bu dönemde, Macar Rapsodileri, her ne kadar tamamlanmasalar da, yazılmaya başlanmıştı.

Liszt’in, Weimar dışında bir yerde orkestra yönetmediği, ya da çalmadığı 1848 – 1861 yılları arası, besteciliğinin en verimli olduğu dönemdi. Olgunluk dönemi usta işi eserlerinin çoğu bu sırada yazılmıştı. Bu dönemde, Prenses Sayn-Wittgenstein ile yeni bir aşk ilişkisine de girmişti.

1861 yılında Liszt, Roma’da, boş yere prensesin boşanıp kendisiyle olmasını beklemiş ve çok az iş almıştı. Bu yıldan, öldüğü 1886’ya kadar, Roma, Budapeşte ve Weimar arasında gezinmiş, önemli dini eserlerini yazmıştı. Bu dönem, bir anlamda “inziva” dönemiydi.

1838 ila 1847 yılları arasında Liszt, tüm Avrupa’da üç bin civarında konser verdi. Paris’ten St. Petersburg’a, Londra’dan Viyana’ya, Berlin’den Budapeşte’ye, nerede bir salon, ulusal tiyatro binası, otel lobisi, opera salonu, ya da üniversite anfisi bulduysa, piyanosunu oraya kurup konser verdi. Çağ, demiryollarının çağıydı ve Liszt, lüks “Offenbach” vagonunda (ki burada oturma odası, yemek odası ve yatak odası bir aradaydı) tüm kıtayı baştan başa geçti. Müzikseverler, onun konserleri için, yüksek bilet fiyatları ödediler; ona çiçekler, mücevherler, hatta, hanım saçlarından lüleler attılar. Tam on yıl boyunca Franz Liszt, tüm Avrupa’nın en büyük kültürel olgusuydu.

Dinleyiciler, onun, çok ünlü düzenlemelerini dinlemeye geliyorlardı: Beethoven’ın Pastorale’inden yaptığı transkripsiyon, Schubert’in Erlkönig parafrazı, Meyerbeer’in Robert der Teufel operasından alınan bir temaya yazdığı fantezi gibi. Liszt’in solo piyanistliği ilginçti; orkestrayla birlikte sahneye çıkmıyordu, ancak, piyanosuna orkestral bir anlam yüklüyordu; operacılarla sahneyi paylaşmıyordu, ancak, piyanosuna şarkı söyletiyordu. Ayrıca, dinleyicileri, eski moda sayılan Bach’ın Kromatik Fantezi’si, ya da Beethoven’ın “çalınması imkansız” Hammerklavier sonatını çalarak şaşkınlıktan serseme çevirmeye bayılıyordu. Piyanosunu çalmadığı zamanlarda bile gerçek bir şovmen, maceraperest ve doğuştan yorumcuydu.

Liszt, gençliğinde, gerek piyanistliği, gerek de kişiliği hakkında, kendine özgü bir hazırlık dönemi yaşamıştı. Başlangıçta bile, inanılmaz yeteneğe sahip olduğu bir gerçektir, ancak, aldığı eğitim oldukça yetersizdi. En önemli öğretmeni Carl Czerny’dir. Öğretmeninden ayrıldıktan sonra Liszt, deli gibi çalışmaya başladı. Gençliğinde, ileride kendini tanımlayacak en önemli sıfat olan “şatafat”tan yoksun, yumuşak ve romantik bir erkekti. Çok sıkı bir çalışmayla, başarılı da oldu. 1832’de, bir arkadaşına şöyle yazıyordu:

“Geçtiğimiz iki hafta boyunca, zihnim ve parmaklarım deli gibi çalıştılar. Homer, İncil, Plato, Locke, Byron, Lamartine, Chateaubriand, Beethoven, Bach, Hummel, Mozart, Weber hep benim etrafımda do-laştılar. Onları çalıştım, yaladım yuttum; ayrıca, günde dört beş saat alıştırmalar yaptım (üçlüler, altılılar, oktavlar, tremololar, tekrar eden notalar, kadanslar vb.). Ah, eğer delirmezsem, beni iyi bir sanatçı olarak göreceksin”.

Liszt, solo resital kavramının oluşmasına da büyük katkı yapmıştır. Prenses Belgiojoso’ya yazdığı 4 Haziran 1839 tarihli mektubunda, o güne kadar yapılan halk konserlerinin hiçbirinde görülmeyen bir fikirden bahsetmiş ve böylece, piyano tarihinde, yeni bir kilometre taşı oluşturmuştu.

Chopin için, “piyano tekniğini tamamen özgür kılmıştır” denebilirse, Liszt için de, “tüm bu yeni özgürlüğü Avrupa kıtasına yaymıştır” denebilir. Bu iki piyanist arasında, belki de Chopin, Liszt’ten daha iyi bir piyanisttir; ancak, güç, çekicilik ve sahnedeki cazibesi bakımından Liszt, konserlerin gerçek kralıdır. O döneme kadar tüm piyanistler, Beethoven hariç, ellerini tuşlardan kaldırmadan, çok yakın tutarak çalarlardı. Liszt ise, ellerini her yerde gezdiriyor, havalara kaldırıyor, kolunun ağırlığının avantajlarını da kullanıyordu. Piyanoda orkestrasyon yapan ilk piyanistti, erken dönemindeki popüler eserlerinin çoğunun, Beethoven, ya da Berlioz’un orkestral eserlerinin piyano transkripsiyonları olmasına şaşırmamak gerekir.

Liszt, yaşı ilerledikçe, daha dolu bir müzisyen ve daha olgun bir kişi haline geldi. Her şeyiyle karmaşık bir kimseydi: dahi, cömert, dindar, züppe, demokratik, hırslı, bazen şeytan, bazen aziz. Tüm yaşantısını, daima, bir şeyleri arayarak geçirdi. 1865 yılında rahip oldu ve Roma’dan icazet aldı. Rahipliğin yedi basamağından dördüncüsüne kadar yükseldi; bu da, bir ayin yönetemeyeceği, ya da günah çıkartamayacağı anlamına geliyordu.

Bir piyanist olarak kariyeri, yaşamının en önemli bölümünü oluşturmuyordu. 1847 yılında, ününün zirvesindeyken, konser vermeyi bıraktı. Bu, bir daha halk önünde çalmayacağı anlamına gelmiyordu. O, aslında, neredeyse, öldüğü güne kadar insanların önünde piyano çaldı; övülmek ve ilgi odağı olmak, onun için, hava, ya da su kadar yaşamsaldı. Ancak, bu performansların çoğu, hayır işleri içindi. Weimar Sarayı’nın müzik direktörü olarak görevlerine daha çok eğildi, ders vermeye daha fazla zaman ve enerji ayırdı. Weimar Sarayı, onun, “Geleceğin Müziği” konseptinin karargah binasıydı; sıklıkla, bu konuya Wagner de dahildi. Weimar, Liszt’in de sayesinde, tüm yetenekli müzisyenlerin toplandığı bir merkez haline gelmişti. Tüm bu çalışmalarının arasında, kendi müziğini bestelemek için zaman bulabilmiş olması çok ilginçtir. Gerçekten de Liszt, orijinal piyano parçaları, senfonik şiirler, farklı koral ve orkestral eserler, transkripsiyonlar, düzenlemeler, konçertolar, başka bestecilerin eserleri için hazırladığı edisyonlarla oldukça üretken bir besteciydi. Yaşlandıktan sonra, iş yükünü biraz daha hafifletmek zorunda kaldı. Yine de, daha 1862 yılında, pek çok müzik dergisine verdiği ilanlarla, artık kendisine gönderilen notalar ve diğer müzikal belgeleri istemediğini duyurmuştu. Avrupa’daki her müzisyen, ona, çalması, yönetmesi, ya da tanıtması için, kendi eserlerini gönderiyordu. 1881 yılında, kendisine gönderilen mektuplar için şöyle söylüyordu: “Mektuplardan hoşnutsuzluğum had safhada. Aklımı kaybetmeden, yılda iki bin mektuba nasıl cevap yazabilirim?”

Duyduğu oldukça zor bir müziği, notaya ihtiyaç duymadan aynen geri çalabiliyordu. Amerikalı besteci ve teorisyen Percy Goetschius, Liszt’e kendi bestesi olan sonatı çalmıştı; Liszt de, el yazmalarına bakmadan sonatı, belirli yerlerini nasıl geliştirmesi gerektiğini de örnekleyerek ona geri çalmıştı.

Şüphesiz ki, tarih boyunca gelmiş en büyük deşifre üstadlarından birisi Liszt idi. Çağdaşı olan diğer müzisyenler, onun mucizevi yetenekleri konusunda hemfikirdiler. Mendelssohn ona, Erard salonunda, kendi sol minör piyano konçertosu’nun el yazmalarını göstermişti; Mendelssohn’un kendi ifadesine göre “oldukça zor olan eseri, ilk görüşte, olabilecek en mükemmel şekliyle ve herkesten daha iyi biçimde çalmıştı”. Mendelssohn’un bu öyküyü anlattığı Ferdinand Hiller, hiç şaşırmamış ve “uzun süredir Liszt’i tanıyan birisi olarak, onun, bir eseri, en güzel şekliyle, ilk gördüğünde çaldığını söyleyebilirim; bu sayede eserden alabileceğinin en fazlasını alır. İkinci çalışında daima, kendi tatmini için, ona bir şeyler eklemeye başlar” demişti.

Liszt, orkestral partisyonlarda da benzer şekilde başarılıdır. Otis B. Boise adlı Amerikalı bir besteci, 1876’da Weimar’ı ziyaret etmektedir. Liszt, ondan, eseri piyanoda çalmasını ister. Boise şöyle anlatmaktadır:

“Hayatımda hiçbir zaman, böyle büyük bir ustanın karşısında piyano çalma becerimin bu kadar küçük görüneceğini tahmin etmemiştim; ayrıca, masumane bestemin de bu eksiklikten muzdarip olacağını. Benim ne kadar gergin olduğumu gördü ve “galiba kendim çalarsam daha iyi anlayacağım” diyerek beni rahatlattı. Piyanoya oturdu, çalgı şemasına baktı, sayfaları sonuna kadar çevirdi, temalarımı ve uyguladığım prosedürleri takip etti ve ardından, tüm orkestral partisyonu, daha önce hiçbir müzisyenden dinlemediğim şekilde çaldı. Bu tarz işleri yapanlar bilirler, sadece on parmak, tüm iç detayları yansıtmaya, sesler güruhunun arasından önemli olanları ayıklamaya ve gelişme çizgisini temiz biçimde ortaya çı-kartmaya yetmez. Liszt, tüm bunları sırayla yapıyordu. İşçiliğin, konturpuantal, ya da enstrumantal, hiçbir özelliği gözünden kaçmıyordu, bu gelişimi kesintiye uğratmadan yorumlar da yapabiliyordu.”

Piyano için yazılan hemen hemen her eser Liszt’e çok kolay geldiği için, eğer, kendisi bir şeyler eklemezse, onlardan kısa sürede sıkılmaktaydı. Berlioz için Hammerklavier sonatını çaldığı gençlik dönemlerinde bile, ellerini yazılı notalara bulaştırmaktan geri kalmazdı; yaşı ilerledikçe, yazılı notalara bir şeyler ekleme konusunda fikrini değiştirse de, durulmamıştı. Chopin’e göre “Liszt’in eli her yere uzanmalı”ydı.
Liszt, döneminin gerçek piyano efsanesiydi...

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019