Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1748




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 43 müzisyen gazete okuyor
 
 
Editör'den
 
 
Yayımlanan Sayı : 754

Kuralları hiçe sayan bir First Lady - 30.03.2009





Fransa’nın first lady’si Carla Bruni’nin ‘İngilizce deneyiminden’ sonraki üç numaralı yeni albümü ‘Comme si de rien n’était’, her ne kadar müzik haricindeki olayların gölgesinde de kalsa, dinleyicisini pişman etmeyecek cinsten bir güzelliğe sahip…”

Aynen böyle yazmış dünyaca ünlü Fransız edebiyat ve müzik eleştirmeni Michel Crépu  Carla Bruni’nin son albümü için yazdığı eleştiri yazısında…

‘Mankenlikten şarkıcılığa geçiş’ rekortmeni ülkemizin bünyelerde yarattığı tahribatı silip atmak kolay olmuyor. En azından ben silip atamıyorum bir çırpıda. Maalesef, ulusal ve uluslararası alanda isminin önüne bu etiketi alan herkese hep şüpheyle yaklaşıyorum. Onlara karşı bazı önyargılarım oluyor. Peki bunun sorumlusu ben miyim? Sanmam. Bu benim suçum mu? Hayır. Ya kimin suçu? Sanırım hepimizin. Etrafımızda o kadar çok örnek var ki, etrafımızda o kadar çok kötü örnek var ki ister istemez insanın bilinçaltına yerleşiveriyor bu düşünceler/şüpheler/önyargılar. Ama hani bazı istisnalar da yok değil. Carla Bruni gibi, Micky Green gibi. Onlar sayesinde, Freud’a gerek kalmadan bilinçaltımı temizleyip ‘mankenden de şarkıcı olur’ diyeceğim bir gün. Hadi inşallah.

Carla Bruni, Camille ve Olivia Ruiz’le birlikte son yıllarda beğenip baş tacı yaptığım Fransız vokallerin en başında geliyor. (Tabii first lady’nin aslen İtalyan olduğunu hatırlatırım.) Fakat o, ne Camile gibi uçuk, ne de Olivia gibi hareketli. Sadece olduğu gibi. Göründüğü gibi. Olduğu gibi görünüyor. Sanki doğuştan bir ‘cool’luğa sahip. Aslında ne çok iyi bir sesi var ne de çok kötü. Sadece abartısız, temiz ve saf. Bence büyü sesinde, güzelliğinde değil. Belki de bundandır bir nehir duruluğundaki sesine hastalığım. Belki de bundandır onu bu kadar çok sevmem.

Carla’nın ilk albümü “Quelqu'un m'a dit” beni olduğum yere mıhlamıştı. Kendisini çok güçsüz hissedip hayatta hiçbir şey yapamayacağını düşünen biri. Soğuk bir kış günü. Dışarıda kimseye aldırmadan inatla yağan yağmur. Pencereden umutsuz bir şekilde dışarıya bakan gözler. Karamsarlık, umutsuzluk, boşa geçen yıllar vs. Albümün bendeki haletiruhiyesinin bir yansımasıydı bunlar. Sanırım Carla, bilinçli bir şekilde böyle melankolik olmasını istemişti ilk albümünün. ‘Hayattan hiçbir beklentisi olmayan; şömine başında oturmaktan canı sıkılan birinin eline gitarını alıp bir şeyler mırıldanması; ama çok güzel mırıldanması sonucunda oluşmuş bir albüm’ izlenimi veriyordu “Quelqu'un m'a dit”. Lakin son albüm “Comme si de rien n’était” (Hiçbir şey olmamış gibi) ilk albüme göre daha ‘güneşi görmüş’ bir albüm. Evde oturmaktan sıkılıp neşeli bir yaz gününde kasabaya inen; küçük bir gölün kenarında yürüyüşe çıkan birinin albümü.

Zaten albümün kapağındaki fotoğraf da hemen hemen böyle.

“Comme si de rien n’était” Carla’nın İngilizce deneyiminden sonra tekrar Fransızca’ya döndüğü bir albüm. 2007 yılında İngilizce seslendirdiği ‘No Promise’ albümü biraz yapay duruyordu Carla’nın üstünde. Sanırım o da bunun farkında ki yeniden eski haline döndü son albümüyle. Albüm 1950’lerde Bob Dylan’ın da söylediği ‘You Belong to Me’ dışında Fansızca sözlerden oluşuyor.

İlk albüme nazaran daha iyimser, daha melodik.

Bir şekilde sizi içine alıveriyor.

Yorgunluk, dert tasa falan unutuluveriyor bir anda. Satış rakamlarının hiç de iç açıcı olmamasına rağmen (diğer iki albümün çok gerisinde) Carla’nın en iyi albümü diyebilirim. ‘Déranger les pierres’, ‘Notre grand amour est mort’ ve özellikle de “La possibilité d'une île” şarkıları bir başka güzel.

Tabii bu kadar Carla’cı olmama rağmen bazı hayal kırıklıklarım da yok değil. Malum ‘Sarkozy’ meselesi. Böyle birinin nasıl olur da öyle biriyle evlendiğine akıl sır erdiremiyorum. Hani nerede Mick Jagger’lar, Eric Clapton’lar? ‘Böyle mi olmalıydı, başka türlü olamaz mıydı?’ gibi sorularım hâlâ cebimde duruyor; fakat fazla kurcalamamak lazım. Neticede kişisel tercihlere sonsuz saygım var; ama yine de ‘olmasaydı keşke’ demeden duramıyorum. Son olarak da benim aklıma her daim ‘Pelin Batu’ geliyor ‘Carla Bruni’ denilince.

Neden?

Bilmem.

Ama öyle işte.

İkisine de sevgiler.

Çarşamba günü görüşene değin esen kalın.


Müfit Semih Baylan
Editör


 

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019