Kullanıcı Adı
Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 16
Sayı: 1789




Halen içinde yaşadığımız Pandemi Sürecinde; konser, tiyatro, opera ve bale gibi sanat etkinlikleri devam etmeli midir?

Devam etmelidir.
Devam etmemelidir.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 23 müzisyen gazete okuyor
 
 
Özer Ozankaya
 
 
Yayımlanan Sayı : 736

Türk Müziğinin Dramı: "Arz talebi yaratır!" - 04.03.2009





MÜZİĞİN YERİ

Ünlü besteci Johann Strauss'ın bir tek Mavi Tuna'sı ile insanlığa yetmiş bin doktordan daha çok hizmet ettiği söylenir. Kuşkusuz bu kavrayışa ulaşanlar, çağdaş bir ulusal kültür için güzel sanatların vazgeçilmez değerini bilenlerdir. Yalnızca dar teknik bilgilerle başarılı doktor, mühendis, yönetici, bilimadamı, vb. olunamayacağını anlayanlardır.

Sanat, yani güzellik duyu ve becerisi, eskilerin "mütenasip" sözcüğü ile anlattıkları ölçü, orantı üzerine dayalıdır. Böylece insanlarda "ölçülü" olma duyu ve beğenisinin oluşup güçlenmesini sağlar. Güldürü ya da ağlatı biçimlerinde bile sanat, aslında ölçünün, orantının önem ve değerini vurgulamaktadır. Shakespeare toplumu bir çalgıya benzetirken, ölçü ve orantının sanat için de, toplum için de gereğini vurgulamaktadır:

"Şu çalgıdan ölçüyü, uyumu kaldırın bir,
Görürsünüz o zaman kopacak gürültüyü!"

Ölçülerin değiştiği ve değişeceği açıktır, ama ilerleme ve gelişme ölçüsüzlük demek değildir. Sanatı "folklor"dan ayırmak da büyük önem taşır. Folklor, "halk bilgi ve becerileri" demektir. Sanat ise uzmanca ve dizgesel bir yetişmeden geçmiş, tarihsel ve uluslararası karşılaştırmalar yaparak dalının türlü anlatım yol ve içeriklerini incelemiş kişilerin insan duygu ve düşüncelerini anlatıma kavuşturan yaratılarına verilen addır. Kültürel çağdaşlaşma, folklor düzeyinden sanat düzeyine yükselme başarısı demektir.

Müzik, türlü insan duygu ve düşüncelerinin, toplum ve doğa olaylarının, sesler dünyasının olanaklarıyla, insanları yakından ilgilendirip derinden etkileyecek biçimde anlatıma kavuşturulması demektir. Müziğin özellikle son 50 yıldan beri oluşan koşullarda, başka iletişim yollarına oranla çok daha büyük bir etkileme olanağı doğmuş bulunuyor. Ses kayıt ve yayın uygulayımındaki (teknolojisindeki) büyük ilerlemeler dolayısıyla müzik, söz ve yazıdan daha etkin biçimde insanlara ulaşabilmektedir. Özellikle de çalışma yaşamının, siyasal yaşamın
İnsanlar arası ilişkilerin bilinen gerilimleri ve her gün ırmaklar gibi akıtılan propaganda yayınları karşısında, insanlar çoğu kez bir paragraflık bir yazıyı, birkaç dakikalık bir ciddi konuşmayı bile katlanılmaz bulmakta ve hemen müziğe sığınmaktadırlar.

TOPLUMSAL VE KÜLTÜREL YOZLAŞMA

Böylesine büyük önem taşımasına karşın, Türkiye'de müziğin son 50 yıldan beri artan ölçüde yüzüstü bırakılması, ancak bir toplumsal ve kültürel yozlaşma ortamıyla açıklanabilir kanısındayım. Bilindiği gibi Konfüçyüs'tenberi "Bir toplumda müzik bozulmuşsa, orada pek çok şey bozuk demektir." Gözlemi yapılır.

Türk müziğinin çağımız koşulları içinde varlığından söz edebilmesi için, bu alanın da düzenli yetişmeden geçmiş, ulusal ve uluslararası düzlemde, dünü ve bugünü ile karşılaştırmalı incelemeler yapmış, sesler dünyasının türlü insan duygu ve düşüncelerini anlatıma kavuşturmadaki göreli olanaklarını tanımış, gerçek müzik sanatçılarının yönlendirmesine kavuşturulması zorunludur. Bu olmadığı için müzik diye ortaya sürülen şeyler, çoğunlukla ulaşılamayan sevgilinin al yanağı, gül dudağını, aygın-baygın bakışını, yazgı diye sunulan derdi, üzüntüyü, haksızlık ve yoksulluğu sözüm ona anlatan, yine çoğu Doğu ya da Batı'dan aktarma uydurma parçalar olmaktadır. Oysa insan duygu ve düşünceleri bunlardan ibaret değildir. Bu sözde müziğin özellikle cinselliğe bunca batmış olması karşısında, cinselliğin olağan insan yaşamının doğal bir parçası olmakla birlikte tümü olmadığını, tersine yüzde üçü, bilemediniz yüzde beşinden daha büyük yer tutmadığını haykırmak gerekiyor. Anne, baba, arkadaş ve insan sevgisini, doğa sevgisini, güneşi, ayı, denizi, dağı, bilgeliği, adaleti, yiğitliği, barışı ve bunların karşıtlarını sesler dünyasının olanaklarıyla anlatamayan bir toplumun müzik "sanatına" sahip olduğu söylenebilir mi? Örneğin sinema ve benzeri görsel sanat ürünlerinde bir sevinç ya da korku heyecanını, bir gerilim durumunu, bir kovalamacayı  bir yardımlaşmayı … izleyiciye daha iyi duyurabilmek için, dahası herhangi bir TV ve radyo programının tanıtım parçasını oluştururken hemen Batı Müziği denilen çok sesli müzik parçalarına başvurmak zorunda kalınması, ulusal kültür ve ulusal sanat üzerine söylev çekenleri düşündürmeli, değil mi? Atatürk bu konuda hem gerçeklere doğrulukla bağlı, hem de açık yürekli uyarılarda bulunmuştur. Aydınların halk dalkavukçuluğu yapmamaları, uluslarının çağın uygarlığının en önünde yer alabilmesi için eksik ve yanlışlarını belirtmekten geri kalmamaları, ama önerilerini kendi ulusal kültürümüzün kalıcı, evrensel değerlerinden çıkarmaları, böylece somut örneklerle ilerlemenin ne olduğunu, nasıl gerçekleşebileceğini göstermeleri gerektiğini vurgulamıştır: 1 Kasım 1929'da Emile Ludwig'e bu konuda şu görüşünü belirtmiştir:

"Montesquieu'nün 'Bir ulusun müzikçilikteki eğitimine önem verilmezse, o ulusu ilerletmeğe olanak bulunamaz' sözünü okudum, onaylarım. Bunun için müzikçiliğe pek çok özen göstermekte olduğumu görüyorsunuz. Ülkemizde çalınan, Türk müziği değildir, Bizans işidir. Bizim ulusal müziğimiz Anadolu halkında işitilebilir. Batı müzikçiliğinin bugünkü düzeyine gelmesi dört yüz yılda oldu diyorsunuz. Bizim bu kadar bekleyecek zamanımız yok. Onun için Batı müzikçiliğini almakta olduğumuzu görüyorsunuz."

1 Kasım 1934 günlü Meclis açış konuşmasında da bu konuda şunları vurgulamıştır:

"Güzel sanatların hepsinde ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi bilirim; bu yapılmaktadır. Ancak bunda en çabuk, en önde götürülmesi gereken Türk müziğidir. Bir ulusun yeniyi almasında ölçü, müzik değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Bugün dinletilmeğe yeltenilen müzik, yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal ince duyguları, düşünceleri anlatan yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir gün önce günün son müzik kurallarına göre işlemek gerekir. Ancak bu düzeyde Türk ulusal müziği yükselebilir, evrensel müzikteki yerini alabilir. Bugünkü Türkler, müzikten, yüksek ve duyarlı başka ulusların beklediği hizmeti bekliyorlar. İşte bu bakımdan klasik Osmanlı müziğini canlandırmaya çalışanların çok dikkatli bulunmaları gerekir."

Atatürk önderliğinde Cumhuriyet yönetimi eğitim, öğretim ve kültür kurumlarını demokratik ve çağdaş ölçülerle yeni baştan düzenlerken, orta öğretimde müzik dersleri verecek öğretmenlerin yetişmesine öncelikle el atmış ve 1924'te Ankara'da bir Müzik Öğretmen Okulu (Musiki Muallim Mektebi) açmıştır. Türk müziği ile çok sesli müzik arasındaki kopukluğu gidermek, Türk müzik değerlerini toplayıp işlemek, öğretim yanında araştırma da yapmak üzere 1936'da Ankara'da, müzik ve sahne sanatları alanında öğretim yapan ve 1940'da Devlet Konservatuarı adını alan Milli Musiki ve Temsil Akademisi açılmıştır.

Atatürk'ün onca yoksulluk içindeyken çağdaş Türk konservatuarını kurdurması ve bugün uygar insanlık karşısına yüz ağartıcı müzik olarak çıkarabileceğimiz ne varsa, hemen tümünü üreten, başta A. Adnan Saygun, Necil Kâzım Akses, Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin ve Hasan Ferit Alnar 'dan kurulu Türk Beşleri olmak üzere ünlü müzik, opera, bale sanatçılarımızın yetişmesini sağlaması, ulusçuluk konusunda içtenlikli olanlara yol gösterici olmalı değil mi?

GERİCİLİĞİN ÇELMELERİ MÜZİĞİMİZİ DE YOZLAŞTIRDI!

Ne yazık ki 1950'lerle birlikte müziğimiz, gerekçesiz olarak "Türk müziği çok sesli olmaz!" diye tutturan dayatmacı bir siyasal ve yönetsel hoşgörüsüzlüğün baskısı altına sokulmuştur. Milli Eğitim Bakanlığı, yukarda belirtilen niteliklerde müzik öğretmenleri yetiştirme ve her düzeydeki okulları yeterli müzik öğretmeni, ve araç-gereçleriyle donatma görevini artan bir ölçüde savsaklamıştır. Atatürk döneminden kalan konservatuar, opera, orkestra, bale kuruluşları gereğince desteklenip özendirilmemiştir. Halkevlerinin kapatılması, halk kitlelerine gerçek sanatsal seğ-beğeni kazandırma amacından vazgeçildiğinin göstergesi olmuştur. Bu gericilik yolunun bizi getirdiği nokta, kimlere "Sanat güneşi" denildiğine, kimlere "Devlet sanatçısı" sanı verildiğine bakılarak anlaşılabilir. Bu özensizlik, ulusumuz için uygar insanlık karşısında müzik alanında yüzümüzü ağartıcı sayılabilir mi?

Bu açıdan TRT ile Kültür Bakanlığı, Türk müzik sanatının gelişimine en büyük katkıyı yapabilecek başlıca kurumlarımız durumunda iken, bu yolda verimli olamamışlardır. Bir yandan müzikte yığınlara ulaşabilmenin en etkili yolu olan kaset ve video alanının dışında kalmakla, bu alanı seks, gözyaşı, din ve ideoloji sömürüsü yapanlara sanki bırakmış gibidirler. Bunun gibi sinema, tiyatro, belgesel film, eğitim ve eğlence, vb. programları için gerçek sanatçılara yeterince siparişler vermedikleri gibi senfoni, konçerto, opera, bale, hatta nitelikli hafif müzik üretimini canlandırıcı yeterli etkinliklerde de bulunmamışlardır. Türk halk ya da alaturka müzik parçalarını çağdaş tekniklerle, çok sesli olarak, en uygun çalgıların katkılarıyla zenginleştirip geliştirebilecek sanatçıları, bu çalışmalarında özendirici ve destekleyici olmamışlardır. Folklor düzeyinden sanat düzeyine yükselmek ve böylece gerçek anlamda ulusal ve evrensel Türk müzik sanatını oluşturmak, bunlar yapılmadan nasıl olabilir? Uluslararası ilişkilerin bunca yoğunlaştığı bu çağda, en azından birkaç yılda bir, dünya uluslarının zevkle, imrenerek mırıldandığı bir Türk ezgisi üretemezsek, dünyada olumlu bir "Türk tasarımı"nın (Türk imajının) oluşmasını da boşuna bekleriz. Oysa Türk halk müziği, hem konuları, hem ezgileri açısından, müzik sanat ve tekniğine sahip gerçek müzik adamlarımızın evrensel değerde ürünler ortaya koymasına elverecek ölçüde zengin, hem de çok zengindir.

Oysa özellikle 1960'lardan başlayıp yakın yıllara gelinceye değin önce Polis radyosu, daha sonra da tam bir gelişigüzellikle mantar gibi biten özel radyo ve TV'ler, yoğun biçimde arabesk denilen yoz müziği yayınlamaktadırlar. Özellikle şoför yurttaşlarımıza ve onlar aracılığıyla her gün yüz binlerce, belki milyonlarca yolcuya -çünkü yolcu taşıtlarında müzik çalma yasağı hemen hiç uygulanmıyor- dinletilen radyo ve kaset müzikleri, müzik eğitiminden yoksun bırakılan yurttaş çoğunluğunun kulağını bu yoz müziğe (daha doğrusu dıngırtı ya da gürültüye) adeta koşullandıra geliyor. Eğitim kurumlarında da milyonlarca Türk çocuğuna gerçek bir müzik sağbeğenisinin kazandırılmadığı bu ortamda, TRT'nin ve Kültür Bakanlığı'nın bir ölçüde yapmakta olduğu çağdaş çoksesli müzik yayınları da, Türk müziğini çağdaş ulusların müziği karşısında yüz ağartıcı bir düzeye yükseltecek genişlik ve etkinlikte olamamaktadır. Hele "Sayısal" gibi özellikle geniş yığınların izlediği TV programlarında gerçek müzik sanatı ürünlerine değil, yozlaşmış zevklere seslenen çığırtılara yer verilmesi başlı başına bir sorumsuzluktur. Bunun yanında dalga belirlemesinin ('frekans tahsisi' diyorlar!) bir türlü yapılmaması eşliğinde müzik adına yaraşır yayın yapan tek radyo olan Radyo-3'ü bile cızırtısız, kesintisiz dinlemek olanağı bulunmamaktadır, çünkü yoz radyoların TRT radyosunun dalga boyuna saldırıları bir türlü önlen(e)memektedir!.
Bu tablonun üçüncü bir temel ögesi de son 50 yılın ekonomi politikasıdır. Kamu kaynaklarını soymayı "Sermayeyi ürkütmeyelim!" diyerek koğuşturma dışında tutacak ve "Benim memurum işini bilir!" deyecek ölçüde ahlak sınırlarının dışına çıkma çığırını açmış ve akılları durduracak ölçülere vardırmış olan, süreğen enflasyonla yozlukların her türlüsünün azıtmasına pupa yelken yönelmiş bu ekonomi politikası, Türkiye'de zaten henüz sayıları çok az olan eğitimli, güzel sanatların değerini bilen, gerçek müziği yoz müzikten ayırt edebilen insanları eğlence ve dinlenme yerlerinin dışına itmiştir. Onların yerini bar kapatan, masa dağıtan, uyuşturucu alan, düğünlerde dolar saçan, ama bir bilim, sanat ya da sağlık .. kurumu kurmayı ya da desteklemeyi aklından geçiremeyen, her dıngırtıyı müzik sanan, cinsellik, din ve ideoloji sömürüsü yapan … ve dürüst vergi bile vermeyen görgüsüz "paralılar"dan kurulu bir kesim almıştır. "Güzel zaman  sanat yaratımları için özendirici olması beklenemezdi.

Türk müziğindeki ağır yozlaşmanın işleyişi şöylece özetlenebilir kanısındayım: Yapay olarak yaratılan bir tekel ve yozlaşma ortamında, "arz talebi yaratmıştır, talep arzı değil!"

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2021