Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 15
Sayı: 1762




Güzel Sanatlar Fakülteleri ve benzeri okulların yetenek giriş sınavlarının YÖK tarafından kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?

Kaldırılması doğru bir karar, Katılıyorum.
Kaldırılması yanlış bir karar, Katılmıyorum.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 30 müzisyen gazete okuyor
 
 
Ceren Irmak
 
 
Yayımlanan Sayı :

"You're My Soul Sister!" - 26.12.2006





Sen benim “ruh kardeşimsin”  diyor Chan Parker Hülya Tunçağ’a. Chan Parker herhangi biri değil, jazz’ın bir efsanesinin, belki de en önde geleninin, bebop akımının önderi, çok genç yaşta kaybettiğimiz saksofoncu Charlie Parker’ın eşi. Yani Allahı’na kadar görmüş geçirmiş, hayatı, en dipte acılar ile zirvede baş döndürücü mutluluklar arasında gidip gelmiş biri. Belki de bir kadının başına gelebilecek en büyük acıları yaşamış Chan Parker. Turnedeki kocasına, küçük kızlarını kaybettiklerini bildirdiği gecenin sabahı, uyuşturucunun etkisiyle zaten sağlığı iyice kötülemiş olan Charlie Parker’ın kalbi  bu büyük acıya dayanamamış. Chan, 24 saat içinde çok büyük iki acıyı tatmış. Hangi kalp buna dayanır ki? Ama işte Chan Parker ayakta kalmayı başarabilmiş nadir insanlardan. İlgi alanı sadece müzikle sınırlı değil Chan’in, anlaşılan sinemaya da, politikaya da, felsefeye de meraklı, kısacası bir entellektüel. Ve bence Chan Parker, birine “ruh kardeşim” diyorsa, şöyle bir durup anlamını düşünmeli, önemini iyice kavramalı.

Hülya Tunçağ’la tanışınca bu ruh kardeşliği lafının içinin boş olmadığını hemen fark ediyor insan ve “radyoda jazz deyince Türkiye’de akla gelen ilk isim” klişesinin aslında ona ne büyük haksızlık ettiğini kavrıyor. Çünkü Parker gibi Tunçağ’ın da ilgi alanı jazz’la sınırlı değil. Müziğin hemen her türünü seven ve takip eden biri. Ama ruhunu besleyen tek şey müzik de değil. Sinemadan da büyük haz alıyor ve çok sıkı takip ediyor –üniversitede bu daldan mezun olmuş- sesi güzel, bir zamanlar vokal yapmış, sporun hayatında önemli bir yeri olduğundan bahsediyor. Ama benim en çok dikkatimi çeken özelliği insanı sarmalayan sıcaklığı, güler yüzü ve kendini hemen belli eden incelikli, hassas kişiliği. Radyoların maraton programı –yoksa “radyoton”u mu demeliyim- “Günümüzde Jazz” ın prodüktörü Hülya Tunçağ geçtiğimiz günlerde Babylon’da “35. jazz yılı”nı kutladı.

Aileniz, eşiniz ve şimdi de oğlunuz (Tan Tunçağ) hep müzikle içiçe isimler. Ama sanırım hiçbiri sadece jazz müziğine odaklanan kişiler değil. Sizin jazz’la ilgili bir radyo programına heveslenmeniz nasıl oldu? Bir yerde okudum, “biraz da tesadüf” diyorsunuz çünkü.

Çocukluğumdan beri zaten jazz dinleyen biriydim. Abilerim de jazz çalarlardı. Jazz programı yapmak bir ütopya aslında. Yapımcı olarak radyoya girdiğimde prodüktörlük nedir pek bilinmiyordu tam olarak. Yani sinema, film prodüktörlüğü gibi bir şey sanılıyordu. Ben radyoya başlar başlamaz jazz programı yapmak istedim. Epeydir Cüneyt Sermet’in[1] Ankara Radyosu’nda yaptığı programları severek dinliyordum. İlk eğitimim de onun programlarını dinleyerek oldu. Her zaman bir jazz parçası nasıl anlatılır çok merak ederdim. O programları dinleyerek kendimi geliştirdim ve Ocak 1968’de, 30 dakika süren jazz programlarımı yapmaya başladım. Çok heyecanlıydım, çünkü artık adım da anons ediliyordu ve işte Türkiye beni dinliyordu. Yaşım o zaman 19, 20. Tam bir gönüllüydüm.

Cüneyt Sermet, katılımcıların arasında eski eşiniz Ümit Tunçağ, Sebla Özveren, Ali Kocatepe gibi isimlerin de olduğu bir kursun sonunda “İçinizden yalnız Hülya jazz programı yapabilir” diye sizi hedef göstermiş. Sermet bunu neye istinaden söyledi? Aranızda  en çok siz mi jazz’a ilgi duyuyordunuz?

Evet, bize kulak testi yapardı. Kayıtlar dinletirdi ve hangi enstrümanların solo çaldığını, parçaların biçemini sorardı. Ve doğru yanıtı hep ben verirdim. Çok da dobra insandı. Hemen düşündüğünü söylerdi: “Hepiniz palavra atıyorsunuz, bir tek Hülya söylüyor gerçeği!” Böylece beni jazz’a o yönlendirmiş oldu. Halbuki ben jazz dışında da pek çok şeye ilgi duyduğumdan, hem jazz hem rock, hem de film müziği programları yapmak istiyordum. Başlarda da tüm bu istediğim programları yaptım.

Şu sıralar sürdürmekte olduğunuz üç  jazz programınız var. Bunlar birbirlerinden nasıl ayrılıyorlar?

2006 yılında da bu programlar devam  etti,. Salı 23.00’te “Gece ve Jazz” var. Orda baladlar, blues’lar çalıyorum, daha ağır akışlı, geceye uygun bir program. Perşembe 16.00-17.00 arası ise “Yaşayan Jazz”. Burada ben cazın bütün türevlerine açığım ve daha çok, genç kuşağa sesleniyorum. Bu programda yeni çıkan albümleri çalıyorum, etkileşimlerinden bahsediyorum, konserlere de yer veriyorum. Tabi benim esas programım “Günümüzde Jazz”. Radyonun demirbaşı bu program, 1972 yılından beri devam ediyor. Bence bu program Radyo 3’te olduğu için bu kadar uzun ömürlü oldu. Bu nedenle kendimi çok şanslı addediyorum. Sırf müzik yayını yapan bir radyo olarak Radyo 3 benzersiz bir konumda. Yurt dışında da bir benzerine rastlamadım. Bu programın bende çok özel bir yeri var. 36 bölümlük bir jazz tarihi programı olarak tasarladım. Afrika’dan başlayıp Free Jazz’a kadar getirdim. Orda da yine Cüneyt Sermet’in kayıtları çok yararlı oldu bana. Sonra bu programa kaldığım yerden “Günümüzde Jazz” olarak devam ettim. Orda da amaç yeni çıkan albümleri tanıtmak.

Arto Tunçboyacıyan ile Aydın Esen’in ortak bir albümüne prodüktörlük yapmışsınız. Bu son derece karmaşık , teknik ve bilgi isteyen bir alan, radyo yapımcılığından da epey farklı olsa gerek. Bu uğraşınızı da bizimle paylaşır mısınız? Albüm prodüktörlüğüne daha sonra da devam ettiniz mi?

Türk-Ermeni iş geliştirme komitesinin 1997 yılında bana getirdikleri bir teklifti. Türk ve Ermeni müzisyenlerinin beraber çalması isteniyordu. Ticari bir yanı yoktu kesinlikle. Bu albümler armağan olarak dağıtılacaktı. Hem yurt dışında hem yurt içinde. Arto’ya “Bir klavyeci gerekiyor bize. Kimi istersin?” diye sorduk, Aydın Esen’i önerdi. Onlar zaten böyle bir şey yapmak isterlermiş. Bir araya gelmelerinden 15-20 gün sonra proje ortaya çıktı. Müzik prodüktörlüğü deneyimi albüm prodüktörlüğü için yeterli oluyor. Öyle bir geçmişi olmayanlar bile yapıyorlar bunu. Ama ben bu işi radyo prodüktörlüğü işine değişmem. Çünkü radyoda çok bağımsız çalışıyorum. Albüm prodüktörlüğünde ise müzisyenlere bağlısınız.

“Çok sevdiğim iki işi birarada yapıyorum. Biri program yapımcılığı, diğeri prodüktörlük” diyorsunuz. Bu işler birbirinden nerde ayrılıp nerde buluşuyor?

İşin bir teknik, uygulama yanı var. Bir de yaratıcılık yanı var. ilk aşama yaratıcılık, yani projeyi hazırlamak. Arkasından da uygulamak. Araştırmasını yapmak, metne geçirmek, montajını yapmak ve ardından da yayına vermek. Bizde yapımcılık ve prodüktörlük aynı şey gibi algılanır. Ben ise bunları yapılan işin mantığı açısından ayırıyorum.

İşin montajını yapmayı çok sevdiğimi de belirtmem lazım. Kendimi biraz Paganini’ye benzetiyorum. O işin tekniğini kimseye öğretmemiş. Ben tabi öyle değilim. Zaten bu konuda öğretmenlik yapıyorum. Ama yaptığım işi bütünüyle kendim hazırlamayı seviyorum. Asistanla çalışmam mesela. Çünkü bazı şeylere anında karar veriyorum. Bazı şeyler doğaçlama. Ve bu işin her aşamasını kendim yapmaktan büyük zevk duyuyorum.

Geçen hafta tam da bu saatlerde Babylon’da sizin jazz’daki 35.yılınız kutlanıyordu. Ben de programımı bitirdikten sonra partinize katıldım. Oraya vardığımda sahnede iki genç vardı. Viyolonsel ve bandoneonla nefis bir müzik yapıyorlardı. Sonra öğrendim ki sizin bu gecenizde çalmak için ta Ankara’dan gelen iki dinleyicinizmiş. Radyo programcılığı aslında oldukça yalnız bir meslek. Küçücük bir stüdyoda bir mikrofon..bir de siz..konuşup duruyorsunuz.. ordan kimlere seslendiğinizi bilemiyorsunuz. Fakat belli ki sizin dinleyicilerinizle aranızda yakın bir ilişki var. Eskiden e-mail gibi iletişimi kolaylaştıran yöntemler de yoktu, bunu nasıl başardınız?

Ben iki yıl da TRT 2’de jazz programcılığı yaptım. Televizyonda hemen repliği alıyorsunuz. Yansıması, etkisi, tepkisi hemen geliyor. Ama radyoda bu yıllar alıyor. Sanki hep bir boşluğa iş yapıyormuşsunuz gibi. Yıllar sonra alıyorsunuz cevabını, ama çok güzel bir şekilde. Bahsettiğiniz kişiler, benim Ankara’dan iki dinleyicim. Koray ve Tolga Salman kardeşler. İkisi de Stuttgart konservatuarından. Koray, viyolonsel çalıyor. Tolga kemancı aslında, ama benim bir programımda Dino Saluzzi’yi bandoneon çalarken duymuş ve hayran olup hemen başlamış çalışmaya. Benim için kalkıp geldiler, müthiş bir sürpriz oldu. Ardından bana daha küçük özel bir konser verdiler. Bu meslekte çok şey yaşadım ama bu kadar güzel bir şey yaşamamıştım.

Biz TRT’de hiç şımartılmadık. Beklentimiz yoktu ama hep eleştiri beklemişimdir. Bazen hiç umulmadık bir anda ve mekanda bir dinleyicinizle karşılaşıyorsunuz. O insanın hayatını etkilemiş olduğunuzu anlayarak çok mutlu oluyorsunuz. Mesela doğuda zorunlu görevini  yapmakta olan bir genç doktordan telefon almıştım. Tüm hayatını Radyo 3 ve benim programlarım dolduruyordu. Bunu duymak çok müthiş bir şeydi. Akyaka’da da bir balıkçının beni dinlediğini ve bir gün beni teknesiyle gezdireceğinin hayalini kurduğunu öğrenmek de çok etkilemişti beni. Radyoyu hiç bir şeye değişmem. Aslında farkında olmadan dinleyiciyle birebir beraber oluyorsunuz. Televizyon gibi değil, çok özel ve bence çok ölümsüz. Yerini kolay kolay hiç bir şey tutamaz.

Ali Kocatepe, 35. jazz yıldönümünüz ile ilgili yazdığı bir yazıda bir aralar kendisiyle birlikte şarkı da söylediğinizden bahsediyor. Bu deneyiminizden biraz söz eder misiniz?

Ailemizde herkesin sesi güzeldi. Benim sesim de lirik soprano. Hatta bir ara ben İzmir Radyosu’nda, opera korosuna katılmıştım. Zaten müzikoloji okurken de şan eğitimi almıştım. Dionne Warwick’i çok severdim, R&B’yi de. Amatörce bir hevesti, devam etmedi. Radyo prodüktörlüğü, evlilik, çocuk gibi şeyler araya girince buna zaman kalmadı. Bir de ben bir şey yaptım mı çok ciddiye alıyorum. Şarkı söylemeye niyet etseydim, diğer yaptığım her şeyi bir yana bırakmam gerekirdi herhalde.

Programında en severek çaldığı isimleri merak ediyordum, Bill Evans, Charlie Parker ve Miles Davis gibi tartışmasız isimleri sıraladı hemen. En sevdiği enstrüman olarak belirttiği vibrafon ise benim için sürpriz bir tercihti. Sonra piyanodan bahsetti. Piyano deyince aklıma hemen bu enstrümanın ustası Keith Jarrett, arkasından da Cüneyt Sermet’in “Cazın İçinden” isimli kitabında Jarrett’tan bahsettiği bölüm aklıma geldi. Hocasının kitabında yerden yere vurduğu bu piyanistin Tunçağ için ne ifade ettiğini sormak istedim. “Jarrett’ı ilk çalan ve öven Sermet’in bizzat kendisidir, onu gelecek vaat eden bir yetenek olarak lanse etmişti. Ama daha sonra benim de sevmediğim bir dönemi vardır Jarrett’ın, sürekli arayışlar içinde olduğu o dönemi açıkçası ben de sevmedim ve hiç çalmadım. Ancak, 80’lerden sonra, özellikle trio’sunu kurduktan sonra kendini buldu ve güzel şeyler üretmeye başladı. Jarrett’ı şimdi severek  çalıyorum.”  diyerek hocasıyla paralel düşündüğünü açıkladı. Bu sözler üzerine benim gibi bir Keith Jarrett hayranının, onun 70’lerde yarattığı çok özel ve yenilikçi albümlerini, çığır açan solo konserlerini hatırlayıp da hayal kırıklığına uğramaması pek mümkün değildi tabi.

Peki, bunca yıllık deneyimini ve bilgi birikimini değerlendirmeyi düşünüyor muydu?

Bugüne kadar bir şey yayımlamadım. Ancak, Orhan Kahyaoğlu bana baskı yapıyor. Bu konuda belki biraz tembelim belki biraz titiz, bilemiyorum. Kahyaoğlu, Türkiye’ye konser vermek için gelen müzisyenlerle yaptığım röportajları bir kitapta yayımlamak istiyor.

Öte yandan bir başka proje daha var. Üç yıl önce başlayan ama hala yayımlanmayan “Türk Jazz Tarihi” projesi. Bu proje benim için çok önemli. Bunu yapmayı Türk jazz müzisyenlerine bir borç olarak görüyorum. İlk dört CD’nin kitapçığı ile birlikte her şeyi hazır. Proje sadece alınması gereken bazı telif hakları izinlerinden dolayı gecikti. Bir çıksa, CD’lerin arkası da hemen gelecek.

Programın sonlarına doğru Hülya Tunçağ, yine mentor’u Cüneyt Sermet’i andı ve ondan bir alıntı yaptı: “-Jazz hiç bir zaman plak arkalarından ve kitaplardan öğrenilmez. Dinleyerek öğrenilir. Kulaktır herşey..daima tarafsız olacaksınız ve dinlerken teslim olmayacaksınız.- Çok doğru bir laf bu ama ben zaman zaman teslim oluyorum tabi. Hiç bir zaman Cüneyt Bey kadar mantıklı düşünemedim.”

Bense cazın güzelliğini, dinleyeni kayıtsız şartsız teslim alan gücünde bulmuşumdur hep ve öyle sanıyorum ki Hülya Tunçağ’ı gönüllerimizde apayrı bir yere oturtan özelliklerinden biri de onun -“zaman zaman” da olsa- sevdiği müziğe olan bu gönüllü teslimiyeti.



[1] Cüneyt Sermet: jazz müzisyeni, yazarı ve eğitimcisi
   

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2020