Kullanıcı Adı
Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 16
Sayı: 1789




Halen içinde yaşadığımız Pandemi Sürecinde; konser, tiyatro, opera ve bale gibi sanat etkinlikleri devam etmeli midir?

Devam etmelidir.
Devam etmemelidir.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 30 müzisyen gazete okuyor
 
 
Kemal Küçük
 
 
Yayımlanan Sayı :

Klasik de satar! - 06.12.2006





Klasik de satar!

Büyük müzik şirketleri, artık klasik müzik departmanlarını kapatarak "ekonomik" tedbirler alıyor. Oysa klasik müzik CD’lerini "prestij ürünü" olarak bile bünyelerinde bulundurmaları gerekmez mi?

KONSER eleştirisinden fırsat buldukça, klasik müzik dünyasının önemli sorunlarını, popüler müzik karşısında sesini duyuramayan büyük başarı öykülerini dile getirmeyi uzun süredir planlıyordum. Hangisinden başlayayım diye düşünürken, severek dinlediğim bir CD’nin satış rakamı geldi önüme.

Genç keman virtüözümüz Cihat Aşkın’ın, piyanist Mehru Ensari ile birlikte çaldığı "Minyatürler" adlı CD çalışması, iki yıl içinde 22 bin 500 adet satmış...

Bu klasik müzik için Türkiye’de bir rekor.

 Kalan Müzik firmasından çıkan bu albüm, Cihat Aşkın’ın Türk çağdaş müziğinin geleneksel müzikle ilişkisini çok sağlam kuran bir çalışma... Cihat Aşkın bugüne kadar ki tüm Türk bestecilerinin keman için yazdıkları eserleri araştırarak çalınmasını sağlamak gibi çok zor ve ilginç çalışmayı başlatan bir virtüöz. "Minyatürler"’in bu düzeyde beğeni kazanması aslında sürpriz olmamalı.

Pop müzik dünyasındaki rakamlarla karşılaştırıldığında çok mütevazı sayılacak 22 bini geçen bu satış, müzik şirketleri için dikkat çekici olmalı. Büyük müzik şirketleri, artık klasik müzik departmanlarını kapatarak "ekonomik" tedbirler alıyor. Oysa klasik müzik CD’lerini "prestij ürünü" olarak bile bünyelerinde bulundurmaları gerekmez mi?

Gerçek virtüözlar, eğer uluslararası büyük plak şirketleri pazarlamak isterse, dünya çapında ünlü olabilirler. Büyük plak şirketleri her zaman gerçek virtüözleri pazarlamak ister mi? İşte bu biraz kuşkulu. Özellikle klasik müziğin de popüler müziğin kurallarıyla pazarlanmaya başlamasından sonra durum değişti. Virtüöz her zaman ünlü olur mu?

Uluslararası pazara sunulacak solistlerin nitelikleri, yavaş yavaş müzik dışı kriterlere göre belirlenmeye başlandı. CD’lerden sonra VCD’lerin de pazara sürülmesiyle, görüntü ve show anlayışı hızla klasik müziğe de girdi.

Artık bir zamanların keman idolü David Oistrakh’ın çatık kaşlı resimleri yok CD kapaklarında. Futbol maçı da anlatan, sahnede jestleriyle show yapan Nigel Kennedy’ler daha çok iş yapar oldu. Önemli olan çok satması. Joshua Bell en güzel erkek kemancı seçilip kadın dergilerinde kapak erkeği oluyor. Kendi de bunu istemediğini söylüyor ama olsun, plak şirketi stratejisinin başarısı ile övünüyor; çünkü o da hayallerin üzerinde satıyor!..

Oysa son on yılda plak şirketlerinin yarattığı sulandırılmış ortama inat yapar gibi birbirinden güçlü gencecik onlarca solist çıkıyor klasik müzik ortamına. Ama uluslararası pazarlama gücü az olan küçük yerel şirketlerle... Bu tip ambalajlara direnen, klasik müziğe gerçek yeni soluklar getiren bu gençlerin kaçını görüyor büyük plak şirketleri?

İş bu kadarla da kalmıyor. İşin içine siyasi, kültürel, etnik önyargıların da girdiğini tüm klasik müzik âlemi yaşıyor, konuşuyor, biliyor...

Şu anda dünyanın yaşayan en geniş repertuara sahip piyano virtüözu İdil Biret’in EMI firmasıyla 1985 yılında yaşadığı inanılmaz macera bu konuda en iyi belge. Beethoven’in tüm senfonilerine Liszt’in yaptığı piyano transkripsiyonlarını Fransa’da bir dizi konserle çalan Biret’e EMI Firması’ndan gelen teklif ve sonradan işin içine giren "iyi saatte olsunlar" ile gelen engeller, yapılan diplomatik mücadeleler sonucu piyasaya çıkan Plak ve CD’nin inanılmaz öyküsü, Gazeteci Yazar Şefik Kahramankaptan’ın yazdığı kitapta çok güzel anlatılıyor.

İdil Biret’in daha sonra Naxos firmasınca yayınlanan ve sayısı 50’yi bulan CD’leri dünyanın her yerine ulaştı ve yıllar içinde toplam satış rakamı bir milyon adede yaklaştı. Bugün Çin’de İdil Biret’in Chopin yorumları, konservatuar hocaları tarafından örnek alınıyor.

"Modern klasik müzik satmaz" denilen bir ortamda, İdil Biret’in Boulez sonatları CD’si Fransa’da 30 bin adet satarak "Altın Diaposon" ödülünü alıyor. Chopin yorumları ise bestecinin ülkesi Polonya’da "Chopin Plakları Yarışması Özel Ödülü"nü alıyor. Capetown’dan Stockholm’e New York’tan Tokyo’ya tüm müzik dükkanlarında İdil Biret’in CD’leri satılıyor.

Ancak her "gerçek" virtüöz bu kadar mücadele veremeyebilir, şansı yaver gitmeyebilir.

Slovenyalı Kemancı Helena Spitkova’yı dünyada kaç kişi tanıyor? Oysa Bruch ve Paganini yorumları birinci sınıf... Ya ülkemize sıkça gelen Kemancı Massimo Quarta, Gidon Kremer’den kötü mü çalıyor? İkisi de Paganini yarışmasında birinci olmuşlar... Quarta Kremer gibi "satışa yönelik ilginç projeler" yapmıyor da ondan mı acaba? İDSO’nun daimi şeflerinden Ionescu Galati’nin oğlu Kemancı Floran Galati’nin CD’lerini neden göremiyoruz raflarda?

Yine ülkemizde sıkça konserler veren Rus çellocu Alexander Rudin gibi her geçen gün daha müthiş çalan bir virtüöz neden ancak Donau gibi küçük bir firmadan çıkan CD’leri ile yetinmek zorunda kalıyor? Oysa Alexander Rudin’in Şef Konstantin Krimetz yönetimindeki Moskova Senfoni Orkestrası eşliğinde çaldığı Dvorjak’ın Çello Konçertosu, dinlediğim en iyi yorumlardan biri. Rostropovich, Navarra, Fournie, de Pre, Cassals gibi yüzyılın ünlü çellocuları arasında rahatlıkla yer bulabilecek bir anlayışa sahip 42 yaşındaki Rudin’i dünyanın her yerinde satmak isteyen büyük şirket artık çıkmıyor.

Böyle bir ortamda, ülkemizde 30 milyon liraya "marka virtüözların" CD’lerini pazarlayan ve doğal olarak çok az satabilen müzik şirketlerinden, kontrabasçı Fora Baltacıgil, viyolonselci Efe Baltacıgil, kemancı Ayda Tunç, fagotçu Ömer Kazıl, İstanbul Quartet, Camerata İstanbul Nefesli Sazlar Beşlisi, Piyanist Emre Elivar, Özgür Aydın, Aydın Karlıbel, Toros Can, flütçü Bülent Evcil ve Halit Turgay gibi hepsi önemli yetenekler olan genç solistlerimiz için CD yapmalarını beklemek gerçekçi olmuyor. Nitelikli ciddi ve "zevkli" iş yapmayı seven ve isteyen orta ölçekli yerli firmaların bu işe soyunmalarını beklemek tatlı bir düş mü acaba...

Piyanist besteci Aydın Karlıbel sessiz ve derinden giderek dünyadaki tek Türk marşının Mozart’ın "Türk Marşı" olmadığını kanıtlamaya çalışıyor. Cemal Reşit Rey ekolünden gelen, kuşağının en güçlü piyano virtüözlerinden biri olan Karlıbel, son zamanlarda ünlü bestecilerin gizli kalmış Türk marşlarını bulup çıkararak piyanoya uyarlamanın heyecanını da yaşıyor. En son Kalan Müzik’ten çıkan "Piyano İçin Bir Türk Tarihi Albümü" adlı CD’de, Padişah Mehmet Reşat için Saint Seans’ın yazdığı "Türk Marşı"nın kaydı ilk kez yapılıyordu. Aynı CD’de Viyanalı vals kralı Baba Strauss’un Ahmet Fethi Paşa’ya yazdığı "Havai Fişekler" adlı valslerinden, Donizetti Paşa’nın "Mecidiye Marşı"na kadar piyanoya uyarlanmış birçok marş vardı. Hatta ünlü operet bestecisi Lehar’ın "Türk Marşı" da... Karlıbel’in birkaç gün önce ortaya çıkardığı "Türk Marşı" ise ünlü besteci Mussorgsky’ye ait. Bestecinin "Mladea" operasından bir Türk Marşı. Ama bu marşın bizim için hayırlı bir marş olmadığını da söylüyor Karlıbel. Çünkü Mussorgisky, operasındaki bu bölümü Kırım Savaşı sırasında yazmış ve "Kars’ın işgali adına" diye not düşmüş. Aydın Karlıbel’in asıl gurur kaynağı ise gerçekten çok güç bir işi başardığı Berlioz’un "Truva Marşı"nın transkripsiyonu. Romantik dönemin bu çok güçlü bestecisinin "Les Troyens" operasının birinci perde finalinde yeralan 8 arp’ın da kullanıldığı bir marş. Bu çok zengin orkestralama ile yazılmış "Truva Marşı"nın, önce üç piyano için transkripsiyononu yapmış Karlıbel. Son olarak bunu tek piyanoya indirgemiş. Böylesine zengin orkestra renklerini tek piyanoda verebilmenin mutlu yorgunluğunu yaşayan sanatçı, bu çalışmasının dünya prömiyerini  25 Kasım’da Boğaziçi Üniversitesi’ndeki konserinde yaptı.

Geçtiğimiz sezon İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın "Genç Yetenekler" konserinde çalan Hande Şeker, bana geleceğin önemli keman virtüözü olarak göründü. Hatta onun hakkında uzun bir yazı bile yazdım. Onun "kalpten çalışını" Ayla Erduran’a benzetmiştim. Ayla Erduran da o konserde Şeker’i çok beğenmişti. Sarazate’nin "Çingene Havaları" gibi teknik cambazlıklar içeren yapıtını dinleyiciler ayakta alkışladı.

Edirne Konservatuvarı’nda başlayıp kısa bir süre Ankara Konservatuvarı’nda Viktor Pikaizen gibi bir büyük virtüöz ile çalışan Şeker, geçtiğimiz ay Cihat Aşkın’ın da ders verdiği ünlü kemancı Sholomo Mintz’in kurduğu İsrail’deki Kibbutz Yaz Okulu’nda bir aya yakın eğitim gördü. Ve orada birbirinden güçlü solist hocaların Şeker’e yönelttiği ortak eleştiri, genç kemancının temel eğitiminden gelen teknik sorunlardı. Bu hep dile getirdiğimiz bir sorunu ortaya koyuyor. Çok yetenekli yaylı saz öğrencilerine Türkiye’de verilen temel eğitimde bir çok eksiklik var. Bu onların ileriki yaşlarında önlerine aşılması gereken engeller çıkarıyor. Hele bir keman ekolü oluşturamamış ülkemizde gelir geçer yabancı hocalarla, kendi tekniğini geliştirememiş yerli hocalar arasında kalan öğrenciler solist kariyerlerine başlamak istediklerinde bunun acısını çekmeye başlıyor.

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2021