Kullanıcı Adı
Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 15
Sayı: 1776




Halen içinde yaşadığımız Pandemi Sürecinde; konser, tiyatro, opera ve bale gibi sanat etkinlikleri devam etmeli midir?

Devam etmelidir.
Devam etmemelidir.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 37 müzisyen gazete okuyor
 
 
Hasan Tok
 
 
Yayımlanan Sayı :

Sevmiştim Seni On Üç Yaşımda - 29.11.2006





Yavru Vatan" Kıbrıs'tan kalkıp gelen, "Ana Vatan"ın rengi bol, çeşidi bol müzik piyasasında ucundan kıyısından ekmek peşinde koşan parmakla sayılacak kadar çok güzide şarkıcılarımız arasında en çok ve en uzun süre onu sevdik, bağrımıza bastık her nedense. Belki "Yavru Vatan"dan değil de, Kurtuluş Savaşı şehitlerinin kemiklerini sızlatmak pahasına "kültürel manda"sına pek bir bayıla bayıla teslim olduğumuz "Avrupa"dan esintiler taşıyan görünümü, janrı ve tavrıydı Nil Burak'ı bize sevdiren. Zira Ajda Pekkan da öyleydi ve biz Ajda Pekkan'la şu veya bu şekilde benzeşen her şeyi ve herkesi ziyadesiyle baş tacı etmeye hazırdık o günlerde. Zaten onunla benzeşmeyen de yok gibiydi ya o ayrı mevzuu.

Kişisel fikrimce "Seninle Bir Dakika"dan hiç de aşağı olmayan "Sus" adlı şarkısıyla boy gösterdiğinde Eurovision finallerinde, renkli gözleri (pek makbuldü o zamanlar, renkli lensler icad olunmamıştı henüz), kadınsı duruşu ve titrek (ya da dönemin beylik tabiriyle "buğulu") sesiyle Nil Burak, yakın bir gelecekte camianın aranan bayan şarkıcılarından biri olup çıkacaktı. Gerçi o dönemde gazino sahnelerinde epey bir kaşarlandıktan sonra düşülüyordu plakçılar çarşısına ama herkes Nil Burak kadar şanslı olmayabiliyordu. Nitekim dönemin en parlak prodüksiyonlarına imza atan "Şat Prodüksiyon" imzalı ilk 45'lik, A yüzünde yer alan Eurovision parçası "Sus"tan çok, B yüzündeki "Tatlı Tatlı"yla bir hayli ilgi gördü. Şarkı kısa zamanda dillere dolandı, plak çok sattı. Ancak ne olduysa oldu ve Kıbrıs'lı güzel sanatçımızın ilk long-play'i Atlas Plak tarafından piyasaya sürüldü. Yukarıda bahsi geçtiği üzere fena halde Ajda Pekkan takıntısı içerisinde bir albümdü bu. Ülkü Aker'in Fikret Şeneş'le aşık atmalarına örnek teşkil eden ve "Seveceğim Gezeceğim"e nerdeyse bir su damlası kadar benzeyen "Canıma Değsin"le açılan albüm, içinde bulunduğu piyasanın bütün şartlarını yerine getiren (Nil Burak'ın albümün kapağında heybetli bacaklarını cömertce sergilemesine varıncaya kadar) eli yüzü düzgün, dinlenebilir bir çalışmaydı. Evet, çok da gümbür gümbür bir sesi yoktu belki güzel sanatçımızın ama bir şarkıcı için bu ne zaman çok gerekli bir kriter oldu ki ülkemde, o zaman olsun ?

"Tatlı Tatlı"dan sonraki ikinci hiti "Birisine Birisine" oldu Nil Burak'ın (doksanlı yıllarda Gönül Gül adlı hanım sanatçımız da bu şarkının coverıyla musallat olmuştu başımıza hatırlarsanız).Uzun süre bu iki hitiyle televizyonda ve sahnelerde boy gösterdi Nil. Onu tanıdıkça tek meziyetinin "Yavru Vatan"dan gelmek olmadığını öğrenecektik. Mesela yıllarca İngiltere'de yaşamıştı ve sular seller gibi İngilizce konuşuyordu ki bu da o yıllarda hatırı sayılır bir nitelik, handiyse bir sıfattı. Onu bize tanıtan parçaları her ne kadar oryantal janrda ise de o, sahnede yabancı parçalar da seslendiriyor, seksi şovları ve hatırı sayılır güzelliğiyle de gazinolarda iyi "iş" yapıyordu.

Seksenli yıllarla gelen arabesk furyası, en "Avrupai" hanımlarımızı bile öze döndüredursun, Nil Burak da "Boşvere Boşvere" gibi, "Yalnızım Ben" gibi pop suyuna batırılmış arabesk şarkılar seslendirmekten geri kalmayacaktı. Hatta "Bizim Diyar" adını taşıyan ve Kervan Plak etiketiyle piyasaya çıkan albümünde işi Orhan Gencebay şarkısı söylemeye kadar vardıracak ama "Boşvere Boşvere"yle yaptığı primi kolay kolay aşamayacaktı.

Sanatçının 1983 yılında Şili'de yapılan şarkı yarışmasında (ne alakaysa ?), muhtemelen Erkan Özerman'ın dahiyane buluşlarından biri olarak tasarlanan ülkemizi temsil etme vazifesini ziyadesiyle yerine getirerek (gerçi özel ödül mü ne almış ama neyse), yurdumuza bir dönüşü vardır ki, haftalarca tefrika halinde magazin basınında yer almış, hele hele ki bizi hala fesli ve çarşaflı sanan diğer ülke sanatçılarını "mükemmel İngilizce'si ve modern kıyafetleri", görgüsü ve bilgisiyle hayretler içerisinde bırakması hepimizin göğsünü kabartmış, gözünü yaşartmış, hatta hüngür hüngür ağlatmıştı. Şili anılarını Hey dergisi için kaleme alan Nil Burak bakın nasıl anlatıyor aynı festivale katılan ve o yıllarda hayli meşhur olan Iva Zanicchi'yle arasında geçen husumeti:

"Raslantı olarak yorumlayacağım; bu tür toplantılarda Iva Zanicchi'yle yan yana ya da karşı karşıya oturmak zorunda kaldık. Sürekli olarak beni tepeden tırnağa süzerken, giysilerimin de onu etkilemiş olduğu belli oluyordu. Çünkü son moda giysileri ve bu güzelim zarif İtalyan çizgili kreasyonları içinde Iva Zanicchi, besili kadana beygirlerini andırıyordu. Türkiye'ye de bir kaç kez gelmiş, bizim konukseverliğimiz, dostluğumuzla karşılaşmış bu hanım sanatçının gerek benim, gerekse ülkem hakkında hiç de olumlu olmayan sözler kullandığı her davranışından belli oluyor, iç güdülerim bana Zanicchi'nin her ağzını açtığında bizi yermeye çalıştığını söylüyordu. Bu da doğal olarak beni sinirlendiriyordu. Hırsımı, finalden bir gün önce aldım. Bir kokteyldeydik. Sanatçılar mikrofona çağrılmaya başlandı.ben daha önce hiç şarkı söylememiştim. Sıra bana gelmişti. Tam yerimden kalkıp mikrofona gidiyordum ki Iva Zanicchi alaylı bir tavırla Türk Müziğini ve sözümona beni taklit etmeye çalışarak böğürürcesine hayvani sesler çıkarmaya başladı. Hemen geri döndüm. İngilizce "Bir şey mi söylediniz ?" diye sordum. Şaşırdı, cevap veremedi. Biraz daha yaklaşıp sorumu yineledim. Benden bu düzeyde bir tepki beklememiş olduğu için, içine düştüğü şaşkınlık çukurunda debelenircesine kekeleyerek, "Ha-hayır" dedi. Bu kez ben, onu tepeden tırnağa alaycı ve küçümseyen bir tavırla süzüp, öyle bir başımı çevirmişim ki başta Erkan Özerman ve Amanda Lear olmak üzere tüm konuklar gülmekten masaların altına girdiler."

80'lerin ilk yarısında neredeyse parmakla sayılacak kadar azalan pop müzik şarkıcılarını bünyesinde toplayan Yaşar Plak, Ajda, Nilüfer derken Nil Burak'ı da katar sanatçıları arasına. Sanatçının kariyerinde hatırı sayılır bir yer tutan Selmi Andak'ın birbirinden güzel besteleriyle dolu bu albüm "Benim Sevdam" adını taşımaktadır. Yine arabesk temalı şarkılar da yok değildir ama "Çal Aynı Plağı" gibi, "Elveda" gibi, "O Şarkıyı Henüz Yazmadım" gibi son derece keyifli şarkılar da yer almaktadır albümde. Sanatçının "Yavru Vatan"ına armağan ettiği "Canım Kıbrısım" adlı şarkı, Girne'den Kıbrıs'a yol bağlanan günleri çoktan unutmuş halkımıza çok şey ifade etmez belki ama Nil, memleketine şükranlarını yıllar sonra da olsa sunmayı ihmal etmemiş olur böylece. Bir de bu albümde daha önce Eurovision Türkiye finallerinde Neco tarafından seslendirilip plak yapılmış bir Selmi Andak bestesi vardır ki, az önce de bahsi geçen ve "O Şarkıyı Henüz Yazmadım" adını taşıyan bu parça, Türk Pop Müziği tarihinde eşine az rastlanır cinsten bir örnek olarak tam dört şarkıcı tarafından plağa okunmuştur o dönemde. Neco ve Nil Burak'tan sonra Attila Atasoy ve Selda da albümlerine almıştır bu şarkıyı.

Ülkemizi kahramanlıkla taa Şili'lerde temsil eden Nil Burak, ülkedeki Eurovision curcunasından nasibini almaktan da kusur kalmayacaktı o dönemin her pop şarkıcısının makus talihine binaen. 1985 yılında yine Selmi Andak imzalı "Güneş Bir Kere Doğdu" adlı çok da enteresan olmayan bir şarkıyla Eurovison Türkiye elemelerinde yarışan ama birincilik bayrağını Mazhar-Fuat-Özkan'a kaptıran sanatçımız, aynı şarkıyla Palermo Müzik Festivali'nde ülkemizi bir kere daha temsil eder ve birinci olur. Bu birincilik de en az Şili "çıkartması" kadar çok reklam edilecek, Nil Burak yıllar sonra bile her fırsatta festivalden görüntüleri gündeme getirecek, güneşi bir kere bir kere daha doğrurarak içimize fenalıklar getirecektir. Bunca Selmi Andak işbirliği ve kendince başarısına rağmen her nedense Selmi Andak'a saygı albümünde göremeyiz Nil Burak'ın adını ki bu da tuhaflıklarla dolu müzik camiamızda bizler gibi kılı kırk yaran cefakar takipçilerin dışında kimsenin umrunda olmaz.

1989 yılında şarkıcının Uğur Dikmen'li ilk albümü, "Oldu Olacak" piyasaya çıkar. Albümde malum "güneş doğuran" şarkının yanısıra, Aysel Gürel, Banu, Metin Özülkü gibi isimler yer almakta, daha da ötesi, Nil Burak da şarkı sözü yazarlığına ve besteciliğe soyunmaktadır. Nitekim "Sen de Başını Alıp Gitme" adlı Nil Burak bestesi, şarkıcının yıllar sonra çıkardığı ilk hit olarak, kıyısından köşesinden aklında kalır, hafızasını süratle yitirmekte olan müzikseverlerin.

1992 yılında bu kez Raks etiketiyle bir albüm yapar Nil Burak. Aslında şöyle bir bakınca, her albümünü başka bir firmaya yaparak kendi alanında bir rekor kırdığını da söyleyebilir miyiz acaba ? Her neyse... Bu günlerde ortalığı kasıp kavuran "Elbette"nin bestecisi Akın Ertübey de dahil olmak üzere, hayli sağlam bir kadroyla kotarılmış "İşte Banko" adını taşıyan albüm, kelimenin tam anlamıyla "iki seksen yatar". Yıllar sonra "Tatlı Tatlı"nın tatsız bir coverı da konmuş ama yetmemiştir albümü kurtarmaya. Nil Burak'ın sesini yoran, yorarken de dinleyiciden haylice sabır isteyen ağır baladlar, 70'li yılların cıvıl cıvıl şarkılarında sevdiğimiz Nil Burak'ı, 90'ların kıpır kıpır ve zıpır gençleriyle girdiği yarışta fena halde geriye düşürmüştür tıpkı bir çok "eski" sıfatına istemeden nail olmuş popçumuz gibi.

Sonraki yıllar, Nil Burak'ın şarkıları ve şarkıcılığıyla değil, Uğur Dikmen'le olan aşkına Serpil Barlas'ın musallat olmasıyla (ya da tam tersi, rivayet muhtelif), başlayan süreçte bu tuhaf üçlünün arasında geçen "mahalle kavgası" nedeniyle gündeme geleceği yıllar olacaktır. Bu görmüş geçirmiş üç insanın terbiye sınırlarını hayli aşan, içinde tehditlerin, saç baş yolmaların, küfürlerin, telefon dinlemelerin felan olduğu komik ötesi maceraları, magazin basını için bulunmaz nimettir ve en ince ayrıntısına kadar ifşaa edilir haliyle. Ne var ki Uğur Dikmen, Serpil Barlas'ın safına geçer ve ortalık bir şekilde yatışır. Serpil'e inat Nil Burak "Akdeniz Rüzgarı" adlı albümünü çıkarır piyasaya ve 95 yılının onun yılı olduğunu, "Akdeniz Rüzgarı"nın esmeye başlayacağını ilan eder dosta düşmana. Albümde yer alan "Cehenneme Kadar" adlı şarkıda, "Defol git defol git ona...Haydi koş kollarına...Geri dönme bir daha...Cehenneme kadar yolun var..." diye haykırmaktadır Nil Burak ve bu da oldukça manidar bir şarkıdır doğrusu ama ne albüm, ne de Nil Burak, iddia edilen "Akdeniz Rüzgarı"nı, iyiden iyiye cıvıyan pop müzik camiasında estirmeye muvaffak olamaz, hatta dal bile kımıldatmaz Göksoy etiketiyle piyasaya çıkan albüm. Zaten Serpil Barlas da 95'de Akdeniz değil "Serpil rüzgarları" eseceğini söylemektedir ya hararetle; Allah'tan "Efkarım Tarumar" tabir edilen kitch klasiği albümü, bir beş yıl kadar gecikir de, hepimiz rahat bir nefes alırız.

Sonra "Yavru Vatan"ı, yeşil Kıbrıs'ına yerleşen Nil Burak, otel işletmeciliğine soyunur. Hala güzeldir. Hala yeşil gözleri, röfleli saçları, buğulu bakışları ve sesiyle oralarda bir yerde durmakta ve kimbilir, belki de biraz küskün bakmaktadır uzaktan uzağa "Ana Vatan"ına. Oysa 2000'lerde "hayran olacak kadın" bulamamaktan ciddi ciddi şikayetçi bir nesil vardır ki özler onu. Şarkıcı olmak başka, star olmak başka bir şeydir ki kimi kez iyi bir şarkıcıdan bir star çıkmazken, kimi kez ne iyi şarkı söyleyen, ne oyunculuk gücü olan, ne sunuculuğu becerebilen birisini star sayabiliriz örnekleri hayli bol olduğu üzere. Ne olursa olsun Nil Burak bir "star"dır. İzleyeni şu veya bu şekilde hayran bırakan bir star. Ve hayranları çalacaktır yine o eski plağı, bir daha bir daha : "Sevmiştim seni onüç yaşımda...
Titrerdim bana dokunduğunda

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2020