Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1747




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 30 müzisyen gazete okuyor
 
 
Özge Baykan
 
 
Yayımlanan Sayı :

Türkiye'den Caz Mektupları - 13.11.2006





“Peki siz bir insanı anlamak için onun ilk olarak hangi yönünü merak edersiniz? Bizim ülkemizde doğum tarihi ve okul önemlidir, çoğu insan kendini anlatmaya böyle başlar.Falan yılda filan yerde doğdu, şu okula gitti falanca görevlerde bulundu. Eğer ölmedi ise kişi hakkında, biraz da varsa eserleri liste halinde sayılır.

Ben bu bilgileri monoton bulur ve hep doğum gününün ardındaki insanı merak ederim.

 Tunçel Gülsoy’un Osman İşmen’i anlatmaya başlamadan önce yazdığı bu satırlar Cazname’nin olağanüstü bir özeti. Fazla söze ne hacet. Gülsoy hedeflediğine tam anlamıyla ulaşmış. Yalnızca müziğiyle var olan, dinleyiciye yabancılaşmış, ona uzakta bir yerlerden bakan bir müzisyen imajı tamamen eriyor; yerini “herkes gibi” olan insanlara bırakıyor Cazname’nin röportajlarında. Okuyucu potansiyel  dinleyici olarak müzisyenin kariyerine hızlı bir bakış atarken, caza kattıklarına, ürettiklerine saygısını asla yitirmiyor. Bununla birlikte meraklı bir yakınlaşma, özel hayata bir tür topluca burun sokma durumuyla karşı karşıyayız. Ama asla paparazzi merakına dönüştürmeden. Her bir cazcıyı biraz daha iyi anlamaya çalışmak için yalnızca. Sibel Köse’nin evinde geziniyoruz, o da bir yandan Tunçel Gülsoy’a kek yapıyor.  Terazi burcuymuş, bir de kedisi var: Encük. Yahya Dai’nin kedisinin adı ise Şobe. Can Kozlu’nun denize büyük merakı var, “denizin, toprağın kokusunu” nasıl özlediğini dinliyoruz ondan. Birkaç satır aşağıda Erol Pekcan’ın kızı da babasının deniz tutkusunu anlatacak. Tunçel Gülsoy takıldığı ayrıntıları yazması nedeniyle zaman zaman kimi eleştiriler aldığını söylüyor. Ama ona göre, her ayrıntının bir kişiyi anlamakta büyük önemi vardır. Bir insanın kek, börek yapışına bakarak onun müziğe ve hayata getirdiği yaklaşımla çeşitli paralellikler kurulabilir. Bu tür ayrıntıların kişilerin psikolojisini anlamakta temel işlev taşıdığını düşünüyor Gülsoy.

Röportajı yapılanları birleştiren en belirgin ortak payda elbette “caz”; ama koskoca bir yaşam hemen fark ediliyor ardında. Her müzisyen farklı bir duyarlılık, farklı bir birikim sunuyor. Özellikle okuyucuyu kazançlı çıkaran ise, yapılan müziğin arkasında ne denli geniş bir altyapının, ne büyük bir donanımın yattığına tanıklık etmektir. Türkiye’de cazın gelişimine büyük katkı sağlamış bu insanlar ülkemizde cazın konumu ve geleceği adına da son derece ufuk açıcı tespitlerde bulunuyor; kaydedilen gelişmeleri şimdiye dek yapılmış olan ve hali hazırda süregelen sorunlarla birlikte ele alarak yeni yetişen caz müzisyenlerine de yol gösterici oluyorlar. Tunçel Gülsoy’un, kitapta toplanan yazıları ileride yazılacak bir Türk Caz Tarihi için çok önemli görmesi boşuna değil. Her biri son derece büyük bir belge, her biri derin bir öykü. Bu öyküler içinde de en can alıcı olanları Ayten Alpman, Erol Pekcan gibi duayenlerin biyografileri gibi görünüyor. Özellikle bu kuşağa ait biyografiler Türkiye’nin yakın tarihinin de büyük tanıkları. Daha genç olmaları açısından yeni diyebileceğimiz kuşağın röportajları ise, ülkemizde cazın yeni oluşumlarını görmek açısından heyecan verici. Caz müzisyenleri “caz”la özdeşleşen bir yaşama biçiminden kaynaklanan ne gibi ortak özelliklere sahipler? Müzisyenlere içkin bir “cazcı” kimliğinden söz edilebilir mi? Caz nasıl tanımlanabilir? Sınırları nerelere uzanır? Bu soruların yanıtları da satır aralarında keşfedilmeyi bekliyor.   

Cazın binbir renkten müzikle kesiştiği bu coğrafyadan yetişmiş müzisyenlerin, içtenlikle, Tunçel Gülsoy’un sözleriyle “büyük bir sevgi ve saygı”yla kendilerini anlattıkları “Cazname” portreleri, hepimize yaşam yolunda son derece sağlam pusulalar sunuyor.     

Nam-ı Diğer Caz  -Tunçel Gülsoy ile Caz Eşliğinde Bir Sohbet - 

Tereciye tere satmak gibi olacaktı; ama riski almak boynumun borcuydu. Üstelik bu da yetmedi; bir hinlik yapıp Tunçel Gülsoy’a, onun şimdiye dek caz müzisyenlerine sorduğu soruları yöneltmeyi kafama koyup gittim. Ama bunların hiçbirine gerek kalmadı; neredeyse aklımdan geçeni okumuş gibi, kendimce oluşturduğum sıraya da tıpatıp uygun olarak her türlü sorunun yanıtını kendiliğinden verdi. “Caz hayatınıza nasıl girdi?” cümlesi her şeye yetti. Bu arada kaç CD dinlediğimizi kestiremiyorum…  

“Evde sürekli müzik dinleyerek büyüdüm. Pop, rock, müzikaller… Ailece sık sık tiyatroya müzikallere giderdik. Kurt Weill’ın Üç Kuruşluk Opera’sını dinlemem ise benim için adeta bir dönüm noktası oldu. Mack The Knife’ın melodisi beynime çakıldı. Hala en sevdiğim şarkılardan biridir Mack The Knife. O zamanlar ne kadar önemli olduğunu bilmiyordum Brecht’in ve Kurt Weill’ın tabii.  

Bunun dışında Tom Jones’un iki ayrı formattaki müziği çok enteresandı. Bir yanda daha slow bir tarz ve arkasında yaylı sazlar orkestrası, diğer yanda big band ve nefesliler. Ayrıca Beatles ve Soul Müzik. Ama caz dinlemeye başlamamda esas etki Kadıköy Maarif Koleji’ndeyken olmuştur. Radyo Klübü öğlenleri Take 5’ı sıkça çalardı. Herhalde hayatımda en çok dinlediğim melodi o olmuştur. Dave Brubeck’i tanımıyordum daha o zaman. Take 5’ın önemini de sonraları öğrendim. Robert Kolej’deyken audiovisual kütüphaneye gider her gün iki saat müzik dinlerdim. Modern Jazz Quartet, Swingle Singers ve Duke Ellington’u o zamanlar tanıdım ve sevdim. Jacques Louissier’nin Play Bach’ını 1968’de keşfettim. Bu albüm beni klasik müziğe yaklaştırdı. Duke Ellington’un üç süiti vardı; biri “Nutcracker”. Çaykovski’nin bu tanıdığım eserinin caz aranjmanı beni yerimde zıplattı. Bir daha da tedavi olmadım. 

Jazz Dergisi’nin en sadık yazarı olarak Tunçel Gülsoy… 

Jazz Dergisi ilk çıktığı zaman Hi-Fi Kulübü’nün bir toplantısında Zuhal Focan’la karşılaştım. Ona dergide yazmak istediğimi söyledim. Jacques Louissier üzerine bir yazı yazmak istiyordum. Böylece Jazz dergisinde yazmaya başladım. İlk yazıdan bu yana dergide en çok yazı yazanlardan biri benim. Sürekli olarak yazıyorum. Derginin en güvenilir  yazarlarından biri olmaya çalışıyorum.

Bu arada kendime bir uzmanlık alanı seçtim. Ama bunu bir uzmanlık alanı seçmiş olmak için yapmadım. Daha önce çeşitli derleme yazılar yazıyordum. Sonra, Kamil Erdem’le ilk röportajımı yaptım. Ankara’da, Kamil Erdem’in evinde bir ağustos ayıydı. Röportaj yapmak çok hoşuma gitti; ben de yavaş yavaş Türk caz müzisyenleri ile röportajlar yapmaya başladım. Onların kişiliklerini ortaya çıkarmaya çalışan röportajlar olmasına çalıştım. İlerisi için Türk Caz Tarihi üzerine incelemelerde çok önemli olacak biyografiler çıktığını düşünüyorum. Okay Temiz, Can Kozlu, İmer Demirer ve özellikle Ayten Alpman başta olmak üzere tüm röportajlar bu açıdan büyük belgeler. İnsanlar üzerine yazmak büyük bir manevi sorumluluk olduğundan yazılarımı müzisyenlere mutlaka okuturum.  

Bir de “ölüm yazıları”nız devam ediyor… 

Evet, Michel Petrucciani, Erol Pekcan, Ümit Aksu, Art Farmer, Groover Washington Jr. üzerine yazdım. Bunların içinde en sıkıntılı yazdığım Petrucciani yazısı oldu. Adeta onun içime girdiğini hissettim yazarken. Yaşayanlar üzerine yazdığınızda onlara yazıları okutma, bu şekilde düzeltme şansınız var, ama ölmüş kişilerle bu tür bir kontrol mümkün değil. Ben de ölmüş bir müzisyenle aramdaki elektrik bağı yazıyı yazdığım dönemde onun müziğini sürekli arka arkaya dinleyerek sağladığıma inanıyorum. Yazı bitince de müziği kesiyorum.  

Caz müzisyenlerinin yanı sıra başka röportajlarınız, yazılarınız da var…  

Boğaziçi Üniversitesi’nin dergisinde yazmaya devam ediyorum. Osman Kurdaş, Deniz Gürsoy, Eser Karakaş’la röportajlar yaptım. Dergi için bir de editoryal yazıyorum. Medyada sık sık görünen kişilerin bir derinliği olmuyor. Bu yapıda çok insan var. Ayrıca Eğitim Gönüllüleri Derneği’nin Kavacık biriminde ders veriyordum yeniden vermek istiyorum. Başta bu ders bir müzik dersiyken zamanla “Kişisel İfade” dersine dönüştü. Müzik, şiir, resim, yazıyı kapsayan bir ders. Eğitime çok önem veriyorum. Türkiye’nin esas sorunu bence eğitim. Ortalama eğitimin 3.5 yıl olduğu bir ülkede haliyle üretim de yok. Bir de yanlış eğitimin düzeltilmesi sorunu var. Benim eğitimim Amerikan kökenliydi; okulda tartışmak, fikir bildirmek bir zorunluluktu bizim için. Türkiye’nin eğitim sistemindeyse “Sus, dinle” diyerek kişisel özellikler törpüleniyor. Benim dersim bu anlamda çok önemli diye düşünüyorum. Gecekondu bölgelerinde Eğitim Gönüllüleri Derneği bir çeşit tamamlayıcı eğitim veriyor. İngilizce, matematik, bilgisayar, folklor, resim gibi dersler var. Benimkiyse cazın doğasına uygun olarak doğaçlama bir ders. Evvelden planlanmış bir şey yok;  genellikle bir gazeteyi alıyoruz, bir konu belirleyip o konu üzerine konuşuyoruz. Sonra o konuda öğrencilerimden bir şiir yazmalarını, bir resim ya da bir beste yapmalarını istiyorum. Yarışmalar da yapıyoruz, çok hareketli bir ders oluyor. Bu arada müzik de dinliyoruz. Görüyorum ki çocuklar böyle bir derse çok ilgi gösteriyorlar.  

Bunun dışında sizin bir de Hi-Fi Klübü üyeliğiniz var… 

Kulübün bir dönem başkanlığını, bir dönem de sekreterliğini yaptım. Ben bu konuda Türkiye’deki genel yaklaşımdan farklı bir bakış açısı taşıyorum. Snobizmi sevmiyorum. Zaten bir konuyu iyi bilen insanların snop olması mümkün değil. Bilen kişi o olgunluğa zaten erişmiş oluyor. Oysa bizde genel bir “Caz şöyle ulaşılmaz, siz ne anlarsınız” tarzı var. Ben radyo programlarımda kendi dinlediğim müziği değil, daha çok “entertainment” denen tarzda müzikleri çalıyorum. Dinleyiciyi sıkmamaya, onları bilgilendirirken ilgilerini de kaybetmemeye çalışıyorum. Yeni parçaları seçiyorum, geniş bir kitleye ulaşabilmek için daha melodik, balat  ağırlıklı şarkılara yer veriyorum. İnsanlar arasında koparıcı değil birleştirici bir rol oynadığıma inanıyorum. Genel olarak Hi-Fi’ın çok pahalı bir uğraş olduğu intibaı var. Hi-Fi tabii ki ucuz bir hobi değil; ama ucuz ve pahalı izafi kavramlar. 200.000 dolara da bir sistem kurabilirsiniz, ama 1000-1500 dolar civarında bir harcamayla çok iyi ses veren bir sisteme de sahip olabilirsiniz. Önemli olan Hi-Fi sevgisinin başlaması. İnsanlara yol haritaları göstermek çok önemli. Bu yol haritaları insanların kendi kendilerine  devam etmelerini sağlamakta çok etkili olacaktır. Ben hayatın her alanında bunun geçerli olduğunu düşünüyorum. Caz için de bu böyle. Kılavuzluk çok önemli bir kavram. İnsanları kaybetmeden kişiliklerini geliştirebilecekleri yollar yaratmak gerek. Oysa bizde başarıları bulup teşvik etmekten ziyade hataları çıkarma anlayışı hakim.  

İlerisi için düşünceleriniz, planlarınız… (Tunçel Gülsoy da “İleride nasıl hatırlanmak istersiniz?” diye sorar röportajlarında hep… ) 

İleride ciddi bir eğitim projesi yürütmeyi düşünüyorum. Bir hayalim ileride bir gün Eğitim Gönüllüleri Derneği’nin Genel Müdürlüğü’nü yürütmek. Bunun dışında röportajları sürdüreceğim. Erol Pekcan üzerine, onu tanımış olan insanlarla görüşerek bir biyografi hazırlamak istiyorum.  

Sevdiğiniz türler, en çok dinlediğiniz müzisyenler… 

Bu anlamda bir sınırım yok. Kadın vokalistleri çok seviyorum. İnsan sesi bence en güzel enstrüman. Kontrbas ve saksofonu, akordeonu, vibrofonu da çok seviyorum. Gerry Mulligan’ı, Paul Desmond’ı, Ben Webster’i, Thelonnious Monk’u ve Louissier’yi sayabilirim. Louissier hakkında Türkiye’de ilk yazıyı ben yazdım. O Türkiye’ye geldiğinde ona Fazıl Say ile bir albüm yapmasını önerdim. Mozart’ın varyasyonlarında çok sayıda caz öğesi vardı, bunlar üzerine Fazıl Say ile beraber çalışabilirlerdi. Louissier daha sonra Güher& Süher Pekinel’le bir albüm yaptı.  Bir gün Fazıl Say’la da yapacağını hala umuyorum. 

Röportajların kitaplaşması fikri nasıl oluştu?  

Kuzenim Murat Gülsoy Altkitap’tan bahsetti ve Cazname adıyla bu röportajları kitaplaştırmak istediğini söyledi. Cazname Açık Radyo’daki programımın adı. Kitap fikri bende daha önce de vardı; Boyut Yayınları’ndan çıkmasını istiyordum. Bu teklif gelince kabul ettim. Kitaptaki yazılar gelecek açısından çok önemli. Gerçek hayattan kesitler sunuyorlar. Her birinin ayrı bir derinliği bulunuyor. Orada müzisyenlere sevgi ve saygı duyan bir bakış açısı var. Bu yönüyle genelde yapılanlardan ayrıldığını düşünüyorum Cazname’nin… 

İnternet Yayıncılığına nasıl bakıyorsunuz? 

İnterneti bilgiye erişmenin hızı ve gelişim imkanları itibariyle son derece önemli buluyorum. Kesin olan şu ki, sanal kitap gerçek kitabın yerini alamayacak. Klasik kitap hep kalacak. Fakat dünyanın “Global Village”a dönüştüğü bu çağda geniş kitlelere ulaşmanın bir yolu olarak interneti çok etkili görüyorum. Jazz dergisi 6000-7000 basılıyor ama internette yurt dışından başka birçok insana erişebiliyorsunuz. Bence önemli olan insanlar arasında iletişimin gelişmesi, internet de kitap de hepsi bu yolda birer amaç.  

www.altkitap.com

  

 

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019