Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1748




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 71 müzisyen gazete okuyor
 
 
Murat Meriç
 
 
Yayımlanan Sayı : 1701

Geçmişten gelen “yeni” sesler: Fikret Kızılok şarkıları - 24.09.2018





Zafer Çarşısı’ndaki küçük dükkan ana girişin tam karşısındaydı. Merdivenlerden inip solunuza galeriyi sağınıza havuzlu çay “bahçesi”ni aldığınızda karşınıza çıkan birkaç basamağı tırmandıktan sonra kapısından giriyordunuz. Başta küçüktü, sonra yanındaki dükkanı alarak büyüdü. Serhat Abi’nin oturduğu tarafta plaklar ve Türkçe kasetler, yan tarafta seri sonu kasetler ve yabancı albümler vardı.

Yolu bir dönem Ankara’dan geçenler (daha do
ğrusu ‘80’li yıllarını Ankara’da geçirenler) hatırlayacaktır, AVM’lerin bunca yaygınlaşmadığı dönemde (çarşılar ve pasajlar dışında) iki büyük merkez vardı: SSK İşhanı ve Zafer Çarşısı. İlki camisi, kasabı, hastanesi, pastanesi, av dükkanları ve barlarıyla görenlere anlatamayacağımız tuhaflıkta bir mekandı. Bir anda boşaldı, uzun süre metruk kaldı, yakın dönemde elden geçti ve Çankaya Belediyesi oraya taşındı. İkincisi, hâlâ faaliyetini sürdüren bir yeraltı çarşısı. Eskiden kitapçılar ve giysi dükkanları vardı, şimdi ağırlıkla ders kitabı satan dükkanlardan müteşekkil. O dönemde SSK İşhanı ve Zafer Çarşısı’nı ortaklaştıran bir marka vardı: Ada Müzik. Merkezi SSK’da, şubelerinden biri Zafer’deydi. İkinci şube ise Kızılay’ın merkezinde, gökdelenin karşısındaydı.

Her zaman söylerim:
İlk müzik “eğitimi”ni Ada’da aldım ben. Ankara’ya gelir gelmez keşfettiğim dükkandı ve ilerleyen zamanda benim için bir okula dönüştü. Serhat Abi, Ahmet ve yazık ki adlarını unuttuğum diğer çalışanlar, öğretmenlerimdi. Sorulan her soruya sabırla cevap verir, beni yönlendirirlerdi. SSK içerisindeki merkez kocaman bir dükkandı. Bir tarafında plaklar vardı, rafları kasetle doluydu. Ankara’daki ilk yıllarımda CD’ler henüz piyasayı ele geçirmemişti ve onlara küçük (ama zengin) bir tezgâh ayrılmıştı. Ankara’da aldığım kasetlerin neredeyse tamamı, hayatımda aldığım ilk CD ve son deminde yakaladığım kimi plaklar Ada sayesinde arşivime girdi. Bildiklerimi buldukça sevindim, bilmediklerimi onlardan öğrendim. Öyle böyle değil çok şey kazandırdılar bana: Çekirdek kasetlerine dikkatimi çeken, Mozaik’le tanışmamı sağlayan ve klasik müzik konusunda beni yönlendirenler onlardı. Bir de güzellikleri vardı: Yapımcı olmalarının getirdiği avantajla kendi kasetlerini ucuza veriyorlardı. Çağdaş Türkü’den Bulutsuzluk Özlemi’ne, Inti Illimani’den Maria Faranduri’ye pek çok isim onlar sayesinde arşivime girdi.

Zafer Çar
şısı’ndaki küçük dükkan ana girişin tam karşısındaydı. Merdivenlerden inip solunuza galeriyi sağınıza havuzlu çay “bahçesi”ni aldığınızda karşınıza çıkan birkaç basamağı tırmandıktan sonra kapısından giriyordunuz. Başta küçüktü, sonra yanındaki dükkanı alarak büyüdü. Serhat Abi’nin oturduğu tarafta plaklar ve Türkçe kasetler, yan tarafta seri sonu kasetler ve yabancı albümler vardı. Vitrinde yeni gelenler sergilenirdi, “yakında çıkacaklar”ın kartonetleri cama asılırdı. İki kartonetin beni çok heyecanlandırdığını hatırlıyorum: İlki 1988 sonlarında yayımlanan Fikret Kızılok’un “Yana Yana” albümü, diğeriyse kapağına bir oyuncak bebek fotoğrafı konulmuş 1990 tarihli Mozaik albümü “Plastik Aşk”. “Zaman Zaman”la çocukluğumdan tanıdığım Fikret Kızılok’un yıllar sonra yaptığı albümün pembe kapağını günlerce seyrettiğimi hatırlıyorum. Çıktığı gün koşarak Ada’ya gittiğimi ve kaseti aldığımı söylememe gerek yok sanırım…

Dün, Fikret Kızılok’u aramızdan ayrılı
şının 17. yılında andık. Bende yeri ayrı: Şarkılarıyla var olduğum, kendimi şarkılarında bulduğum müzisyenlerden. Birkaç yıl önce Evrensel için yazdığım anma yazısı, onun sözleriyle biter: “1960-70’li yıllar, bizler için ‘dünyayı değiştirebiliriz’ umutlarıyla geçen gençlik yıllarıydı. Kendimizi ifade etmemizin dışavurumu; şarkılarımız, türkülerimiz, öykülerimizdi. İlericiydik. Haklıydık. Aceleciydik. İklimi uymadı çağımızın; bir başka bahara kaldı işimiz… Aldandık. Anlattık. Doğal ki usanmadık. Ama uslandık. Elleriyle tutmasın ateşi diye, dingin şarkılar yeğledik çocuklarımıza…” Kızılok, 1999’da yayımlanan “Gün Ola Devran Döne” başlıklı toplama albümünün kapağına aldığı bu sözlerinde hayatını özetlemiş ve asilikten dinginliğe geçişinin anahtarını vermiş. Son demlerindeki tatlı huysuzluğu bir yana, “Zaman Zaman” – “Yana Yana” – “Yadigar” üçlemesi, sözünü ettiği o dingin şarkıları içeriyor. Bülent Ortaçgil’le yaptığı şarkılar da öyle… Bugün dönüp dinlediğimizde sanki dün yazılmış gibi yeni sözler içeren şarkılar bunlar; güçleri oradan.

1969 yılında yanına Milliyet’in “stajyer muhabir”i Arda Uskan’ı alarak Sivrialan’a Â
şık Veysel’i görmeye giden ve bu yolculuk sonrasında yolunu netleştiren Fikret Kızılok, ‘70’li yılların başında yaptığı plaklarda bu toprağın seslerini bize ulaştırdı. Bir plağının kapağında “darmadağınık saçları, elinde gitarı, düşlerinde şipşirin köy çocukları ile ince uzun yolların, uçsuz bucaksız ovaların, bembeyaz dağ bulutlarının çocuğu” olarak tanımlanması boşuna değil. Sonrasında yolunu Ahmed Arif’le kesiştirdi ve onun şiirlerini besteledi. Bir dönem yan yana olduklarını, ondan feyz aldığını, şiirinin (Âşık Veysel şiiriyle birlikte) onu besleyen en önemli kaynaklardan biri olduğunu Ankara’da verdiği bir konser sonrasında yaptığımız kısa görüşmede bizzat söylemişti. Şanslıyım, Kızılırmak Sineması’nda izlediğim o konserin kaydı hâlâ arşivimde. O gece “yeni” şarkılarını söylemiş, “Pişşt Barmen”i ilk kez dinleyici karşısına çıkartmıştı. “Süleyman hep başbakan” dizeleriyle hafızamıza kazınan ve memleket tarihini tek şarkıya sığdıran “Demirbaş”, o dönem yaptığı şarkılar arasında er dikkat çekici olan. Yıllar sonra yeniden gündeme gelmesini bu şarkıya borçlu. Uzun suskunluğunun sonrasında art arda yaptığı albümlerde söylediği şakılar bugün hayranları tarafından el üstünde tutuluyor belki ama zekice kurgulanmış “Demirbaş” onu bambaşka bir noktaya taşıyor.

Fikret Kızılok, suskun oldu
ğu düşünülen ‘80’li yıllarda memleket müziğine yön vermekle meşguldü aslında. Çatalçeşme’deki muayenehanesinden bozarak kurduğu Çekirdek Sanatevi, Erkan Oğur’dan İlkin Deniz’e, Mutlu Torun’dan Doğan Canku’ya, Yeni Türkü’den Ezginin Günlüğü’ne pek çok ismi ağırladı. Çekirdek bünyesinde yaptığı çalışmalar, “sonrası”nda gelişen, genişleyen müziğimizin fragmanı aslında. O muazzam öngörüsüyle gençlere kucak açan Kızılok, bugün dinlediğimiz ve sevdiğimiz pek çok müzisyenin ilk kez sahneye çıkmasını sağlayan insan aynı zamanda. Sadece bu bile büyüklüğünü anlatmaya yeter ama dahası da var…

1975 yılında Bülent Ecevit’in bir
şiirinden bestelediği şarkıyı [“Bach Sonatı”] TRT ekranlarında katıldığı canlı yayında bizzat Ecevit’e söyleyen ve bu şarkıyla Eurovision Şarkı Yarışması’na katılmak için izin isteyen Fikret Kızılok, hemen ardından Hey dergisine verdiği bir söyleşide şu cümleleri kurmuştu: “Öyle bir yere geldim ki, artık aydın bir kafa için boş durmanın yararsız olacağı inancındayım. Yaşıtlarımız, kuşağımız temsil edilmiyor. Bugün İngiliz Parlamentosu’nda 18-28 yaş arasında tam 17 parlamenter var. Bizde bir tane bile yok. Bunu barındırabilecek tek örgüt olarak CHP’yi görüyorum. Ecevit’in buna önayak olması, parti kulislerinde ezilmelerine yol açmadan belirttiğim yaşlardaki gençleri, şartsız ve tarafsız olarak partiye davet etmesi, sanırım geleceğin Türkiye’si için önemli bir atılım olacaktır.”

Türkçe Beatles
şarkılarından Anadolu deyişlerine, hınzır protest şarkılardan kalbimize dokunan aşk şarkılarına uzanan yolda az ama öz ürün veren Fikret Kızılok, bu toprakların yetiştirdiği en değerli isimlerden biri. Yazık ki “olsaydı ve sözünü söyleseydi” dediğimiz dönemlerde yanımızda olamadı.

Bir dönem Fikret Kızılok’un albümlerini basan Ada Müzik, Ankara merkezli bir
şirketti. Sonra İstanbul’a göçtü ve kataloğunu şahane albümlerle doldurdu. Çağdaş Türkü’den Kumdan Kaleler’e, Mozaik’ten Mor ve Ötesi’ne, Birsen Tezer’den Jehan Barbur’a pek çok ismi onlarla tanıdık, bildik, sevdik. Ada Müzik, 28 Eylül – 7 Ekim tarihleri arasında Moda Kayıkhane’de muazzam bir festivale imza atıyor. Adı, şirketin manifestosu gibi: Burada Müzik Var! Heyecanlı buluşmalar ve sürpriz düetler bir yana, yıllardır hasretini çektiğimiz bir topluluğu yeniden sahneye taşıdıkları için bile bu festival çok değerli: Ayşe Tütüncü’den Serdar Ateşer’e, Ezel Akay’dan Sumru Ağıryürüyen’e bünyesinde pek çok önemli ismi barındıran Mozaik, ‘90’lı yılların başında verdikleri konserler sonrasında bir araya gelmemiş, arada “Külliyat”ını su yüzüne çıkarmış ama bu süreçte bile sessiz kalmıştı. Mozaik, festival bünyesinde 4 Ekim’de sahne alacak. Yazık ki Berlin’de olduğum için izleyemeyeceğim bu konser, son zamanlarda beni en heyecanlandıran buluşma. Ada Müzik ve Mozaik üzerine yazılacak çok şey var ama yazı burada bitsin, söyleyeceklerim haftaya kalsın.

Son noktayı koymadan hikâyeyi ana fikre ba
ğlayayım: Fikret Kızılok, şarkılarıyla yolumuzu aydınlatmayı sürdürüyor. Bilhassa şu günlerde onun gibi şarkı yapan insanlara çok ihtiyacımız var.

Foto
ğraf: Fikret Kızılok sahnede (Fotoğraf: Ses Dergisi – 12 Şubat 1972 – Sayı 7)

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019