Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1746




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 61 müzisyen gazete okuyor
 
 
Tuğrul Göğüş
 
 
Yayımlanan Sayı : 1640

Türkiye küğcü ve sanatçılarının sorumluluk bilinci üzerine... - 23.09.2015





...Her gece aynı tür piyasa parçalarını çalmaktan ötürü artık temiz ve kaliteli seslendirme yapamayan bu kişiler ertesi gün (ve her gün) provaya uykusuz ve yorgun gelirler. O hafta dağarcıkta olan eserlere de pek bakılamamıştır. Nasıl olsa Pazartesi’den Cuma’ya beş prova vardır, elbette öğrenilecektir. Dinleti kalitesi düşükmüş, kimin umurunda; entonasyon pek içler acısıymış, kim takar; yayların biri iterken öbürü çekiyormuş, önemli mi?..

Yolda iki dost kar
şılaşırsa genellikle sohbet “Ne olacak bu ülkenin hali?” tümcesi ile başlar. Kahve köşelerinde çay bardağı kaşıkla karıştırılırken de ülke hızlı bir şekilde ve basit formüllerle kurtarılır. Sohbet koyulaştıkça konuşmanın ekseni ülkeyi yönetenlerin bu denli kolay çözümleri nasıl üretemedikleri noktasına kayar ve siyasi iktidarı biçimlendirmek ya da değiştirmek üzerinde durulur. Bu arada saatler geçmiş, birkaç bardak çay içilmiş ve günün en önemli saatleri boş lakırdılarla harcanmıştır.

İşte sorun burada, boşa geçirilen zamanda... Üretime ayrılması gereken günün ışıltılı saatleri “memleketi kurtararak” boşa geçirilir. Bu durum ne yazık ki hemen hemen ülkenin tamamı ve bütün kurumları için geçerli... Türkiye’nin ana sorunu üretmemek, bunun için çaba harcamamak, zamanı doğru kullanmamak!

Üretim olmadı
ğı için zenginlik artmaz, üretim olmadığı için sağlık hizmetleri yaygınlaşamaz, üretim olmadığı için ihracat yapılamaz. Üretim düşüklüğü yalnızca sanayi ve hizmet sektöründe değil, eğitim ve kültür kurumlarında da son derece önemli bir sorun. Günümüzde yaşanan en son örneklerden birisi, 2015 Eylül ayı sonlarında yer alan “Kurban Bayramı” nedeniyle okulların bayram sonunda açılmasına karar verilmiş olması... Sanki çok bilgili ve donanımlı bir toplum imişiz gibi... “Okullar olmasaydı ‘Maarif Vekaleti’ni ne güzel idare ederdim” diyen sabık bakan çok mu haksız acaba?

Benzeri bir durumu kültür ve sanat üretimi yapması gereken kurumlarda da görüyoruz. Az çalı
şma, az üretim, mesleğine gönül vermemiş ve sanki o kurumlara zorla yerleştirilmiş sözüm ona sanatçılar (!) Bunun doğal bir sonucu olarak da kalitesiz ürünler, birbirinin tekrarı izlenceler, bulunduğu kentin halkıyla ve potansiyel dinleti izleyicileriyle zorunlu olan ilişkilerin kurul(a)maması... Elbette hiç değişmeyen ve sayıları günden güne giderek azalan dinleyiciler. Sonra da -aynen yağın suyun üstünde kalması gibi- toplumu ve insanları suçlama... “Bu halk sanattan anlayacak seviyeye gelmedi azizim” gibi yüksek perdeden bilge laflar mırıldanırken yana eğik tuttuğu pipodan derin nefes alarak kendini aklamaya çalışanlar...

Bu noktada -meslek dı
şı okuyucuların da olabileceği düşüncesiyle- son derece somut örnekler vermek istiyorum. Ülkemiz seslendirme kurumlarının tümü yaklaşık olarak Mayıs ayının ikinci, bilemediniz üçüncü haftasında tatile girerler. Yaz tatili hemen bitecek sanmayın, aşağı yukarı Ekim ayının ikinci ya da üçüncü haftasında tatil ancak biter. Yaklaşık beş ay (haydi bilemediniz dörtbuçuk ay) güzel bir tatil yapılır. Adına sanatçı denilen bu yaratıklar (kullandığım terimi okuyucuların mazur görmesini diliyorum) tatil boyunca bol miktarda para kazanırlar. Daha Nisan ayının ortalarında Ege ve Akdeniz yöresindeki lüks otellerle anlaşmalar yapılır, bu süre zarfında hem aile boyu beleş tatil yapılır ve hem de otellerde çigan (!) küğü icra edilerek (!) bol miktarda ek gelir elde edilir. Bu küğün de gerçek çigan olduğunu sakın sanmayın, araya bol miktarda arabesk ve müşteri isteği eklenir. Masalara eğilerek veya yemek yiyen pek muhterem zevata yanaşarak çalınmazsa o kişi ertesi yıl o otelde iş bulamaz. Sinfonik orkestraların ya da saygın olduğu savlanan seslendirme kurumlarının üyelerinin dinleti gecelerinde giydikleri fraklar ya da smokinler bu tür “alaturalı” işlerde de ortama nezih bir hava katmaktadır.

Bu arada teknikleri bozulmu
ş ya da seslendirme biçimleri değişmiş ne gam! Sezon içerisinde Haydn sinfoni çalarken glissando yapmış, kimin umurunda... Aslında devlete sırtını dayadığı ertiksel işi birinci planda değildir. Nasıl olsa bu iş garantili, hele de kuruma kapağı attıktan bir yıl sonra girmesi gereken “stajyerlik” sınavını atlatırsa ömür boyu kimse bu pek seçkin sanatçıya dokunamaz bile... Mesele, o ilk yılı atlatmaktır. Sezon başlayınca da bu pek muhterem zevat bulundukları kentin lüks otellerinde gece vakitleri iş kapmanın peşine düşerler. Elbette devletten aldıkları teşvik aylıkları yetmemektedir. Bir ay tek, bir ay çift aylık kime yeter ki? Piyasada çalışmak geçinebilmek için mutlaka şarttır. “Facebook”ta ismini vermeyeceğim pek güzide bir sanatçımız teşvik ikramiyeleri de olmasa açlık sınırında olduklarını pek acınası bir ifade ile yakınarak anlatmıştı. İnsanların asgari ücretin bile altında çalışmaya razı oldukları yurdumda işsizlerin nasıl aile geçindirdiklerini kavrayamamış olmalı... Tabii iş piyasası kısıtlı, iş almak isteyince pazarlıklar, fiyat kırmalar, daha uzun çalma süreleri gündeme gelir. İlle de iş isteniyorsa “rakip firma” (!) için dedikodular üretilir, pek güzel kara çalınır. Gündüz provada yan yana oturduğu mesai arkadaşı pek güzel yerin dibine batırılır.

Her gece aynı tür piyasa parçalarını çalmaktan ötürü artık temiz ve kaliteli seslendirme yapamayan bu ki
şiler ertesi gün (ve her gün) provaya uykusuz ve yorgun gelirler. O hafta dağarcıkta olan eserlere de pek bakılamamıştır. Nasıl olsa Pazartesi’den Cuma’ya beş prova vardır, elbette öğrenilecektir. Dinleti kalitesi düşükmüş, kimin umurunda; entonasyon pek içler acısıymış, kim takar; yayların biri iterken öbürü çekiyormuş, önemli mi?

Memleketimizin güzide sanatçılarının büyük bir kısmı provalara on -bilemediniz onbe
ş- dakika önce koşarak gelirler. Hep bir mazeretleri vardır; ya park yeri bulamamıştır, ya saatin alarmı çalışmamıştır ya da taksi geç gelmiştir. Çalgılarını ısıtamadan prova başlar. Haydi Türk yönetkenler durumu kanıksadılar diyelim, mesleğine saygı duyan bir yabancı yönetken ilk gün şaşkınlığa düşer. Durumu toparlamak için uğraş verir, bakar ki sonuç düzelmiyor perşembe günkü provada ipi salıverir. Bahtına ne çıkarsa, artık O yalnızca bagetini havada sallar ve kaşesini alıp uçağına biner ve memleketine dönüverir.

 Orkestra, opera, bale ve tiyatro yöneticileri genellikle aynı
şekilde kendilerini savunurlar: “Kültür Bakanlığı’nın kalıcı bir politikası yok, ikide bir bakan değişiyor, bakana göre davranmak zorunda kalıyoruz, ödeneğimiz pek kısıtlı” vb. vb. İyi de sen oraya yönetici olarak zorla oturtulmadın ki kardeşim, seçimle geldin ve isteyerek yönetime talip oldun. Sen atanmış birisi değilsin ki, seçilmişlerin özgür davranabilecekleri açık bir gerçek değil mi? Sorunları bilerek geldin ve sorunları çözmeye istekli oldun. Seçim öncesinde arkadaşlarını tek tek dolaşıp aday olduğunu açıklamadın mı? Yoksa kafanda hiçbir proje olmadan mı o koltuğa oturdun? Kentin sanayicisi, tüccarı ve iş adamları ile diyalog kurdun mu? Filarmoni Dernekleri niye var? Devletin sağlamadığı ödeneği bu dernekler vasıtasıyla bulmak ve yerinde harcamak yöneticinin görevi değil mi? Yoksa müdürlük odasında çay içip arkadaşlarınla lakırdı mı yarıştırıyorsun?

Seçim sisteminin ilk geldi
ği yıllarda bu sistemin en büyük destekçilerinden birisi olmuştum. Yerinden yönetim, demokrasi, atanmışğa hayır, sorunları ancak o sorunları bilen içimizden birisi çözebilir diye düşünüyordum. Ancak, her kurumu yozlaştırmayı başardığımız gibi, seçim sistemini de kısa sürede yozlaştırmayı başarabildik. Artık seçimlerde yönetime getirilen kişi daha verimli, daha kaliteli üretim için çalışmıyor; o koltuğun nasıl bir keyif verdiğini sınamak, geçmişinde müdürlük de yaptı denmesi için geliyor. Mesai arkadaşlarına daha çok çalışacağız, daha çok ve kaliteli üretim yapacağız diyen kalmadı. Sanatçı olduklarını söyleyen muhteremler de daha az prova, daha az dinleti ve daha rahat bir ortam vaad eden kim ise O’na oy veriyorlar. Dolayısıyla birlikte kağıt oynadıkları, birlikte yemek yiyip çay içtikleri, daha güzel fıkra anlatan -bir bakıma popülerleşmiş kişilere- oy veriyorlar. Güzel bir sistemi, yerinden yönetimi ve özerkliği de soyup soğana çevirdik.

Sanatçı dedi
ğimiz kişiler, çalgılarını çalışmayı mezun olup stajyerlik sınavlarını da verdikten sonra bir kenara bırakmaktadırlar. Nasıl olsa artık oturdukları koltuklar garantilenmiştir. Okul yıllarında ne elde ettilerse artık yaşam boyu onu kullanacaklardır, çalışıp da yorulmaya ne gerek var? Prova -ara dahil- toplam üç saat, provanın bir dakika bile uzamasına tahammül yok, çünkü geriye kalan vakitte özel öğrenci ile çalışılacak, küğ dershanelerinde derslere girilecek, hiçbir şey yapamazsa öğledensonra güzellik uykusuna yatılacaktır. Çünkü geceki işe dinlenmiş olarak gitmesi şarttır. Bu toplum pek mi geri kalmış? Gerilik toplumun sorunu, ben sanatçıyım... Toplumdan ayrı ve üstünüm.

Peki, sanatçı ne menem bir
şeydir? Herhangi bir çalgıyı şu ya da bu düzeyde çalmak sanatçılık anlamına mı geliyor? Düzenli bir şekilde egzersiz yapma zorunluluğu ayrı bir konu. Pek düzenli çalışanların da sanatçı olup olmadıklarını tartışmak ayrı bir konu... Entellektüel düzeyin ne seviyede? Günlük yayınları okuyor musun? (Bulvar gazetelerini okumaktan bahsetmiyorum.) Haftalık yayın organlarını takip ediyor musun? Kitaplarla aran nasıl? Mesleki yayın ve dergileri izliyor musun?

Geçenlerde “Pan Yayınları”nın sahipleri olan I
şın-Ferruh Gençer çifti onca emeğe rağmen çıkardıkları yayınların satış rakamının bine bile ulaşamadığını ifade eden bir söyleşi gerçekleştirmişlerdi. (Bkz.: http://www.muziklopedi.org/?/Roportaj/165)“Orkestra” dergisinin emektarı rahmetli Panayot Abacı’nın çabaları olmasaydı bu dergi O ölene dek çıkar mıydı? Bu satırların yazarı olarak ben “Bale” konusunda “Sahne Yayınları”ndan mükemmel bir kaynaktan bir çeviri kitap yayınlamıştım ve sadece 500 adet basılmıştı, salt bale ertiğinden olanlar okusaydı kitabı birkaç kez daha basmak durumunda olurduk. Bu kitap raflarda yıllarca süründü.

Konsevatuvarlara girenlerin büyük bir bölümü eskiden -ve halen de- alt sınıflardan ve gelir düzeyi dü
şük kesimlerden gelmektedir. Bunun nedeni bu okulların geçmişte uzun bir müddet parasız yatılı olmalarıydı, günümüzde ise üniversiteye giriş sınavlarının olmamasıdır. Yani aile derslere, kurslara, dersanelere tonla para yatırmayacak, çocuğu bir ara sınavı ile yüksek okula geçecek ve nasıl olsa mezun olacaktır. Kendi çocuklarının nasıl bir eğitimi niçin aldığını yıllar sonra bile kavrayamamış çok sayıda veli tanıdım. Bu nedenle de çocuğunu bu okullara veren ailelerin düşünsel, küğsel ve entellektüel seviyeleri bu okulların gerektirdiği kültürel formasyonu karşılamaktan pek uzakta kalmaktadır. Evinde arabesk küğ ile yetişmiş, kendi ortamına döndüğünde feodal değer yargıları ile biçimlendirilen bir yurdum evladını üst düzey bir kültüre dönüştürmek -moda deyimi ile upgrade yapmak- hayli güç bir eylemdir. Düşünme ve yaşama düzeyi yerlerde sürünen bir kişiyi forme edebilmenin ne denli zor olduğunu ancak bu kurumun eğitimcileri bilebilir. (Hoş, onlarda halen kendilerini -upgrade- yapamamışlardır ya, neyse...)

Mezun olduktan sonra herhangi bir sahne üzeri kuruma kapa
ğı atabilenler kendilerini bir anda ışıkların altında smokinle bulunca, bir de bu yeni yetmelere rol model olan ağabeyleri, ablaları son derece deforme olmuşlarsa kendilerine gelişmenin her yolunu kapatmakta bir saniye bile tereddüt etmezler. Onlar artık sanatçı olmuşlardır ve yüksek gelir düzeyine sıçramışlardır, bir başka deyişle sınıf değiştirmişlerdir.

Büyük lider Mustafa Kemal Atatürk bo
şuna demiştir “Sanatçı alnında ışığı ilk hissedendir” diye... Ne ışığı, çalgının perdelerine parmaklarını hızlı basabiliyor musun? İşte sen sanatçısın. Topluma örnek olmak, toplumsal gelişme ve değişim için mücadele etmek, bunun için ciddi bir bilgi birikimi elde etmek... Yorulmaya ne gerek var? Hem, bu toplum adam olmaz ki!

Yukarıda verdi
ğim örnekler diğer kurumlar için de geçerlidir. Örneğin tombul ve yağlı bale sanatçılarına ancak bizde rastlanır. Bol bol ye, egzersiz yapma, sabah çalışmalarını kaytar, nasıl olsa bale korosunda oynuyorsun. Yorulmaya gerek var mı?

Tiyatro sanatçısı repli
ğini unutur, eseri yeterince çalışamayabilir. Opera’da o kadar çok yalkıcı vardır ki sana sıra gelene kadar yıllar geçer. Hiç resital vermeye zorunlu muyum? Bu nedenle -özellikle- rol almaktan kaçınan o kadar çok aylıkçı var ki...

Ö
ğretmenlerimizde dinleti vermekten kaçar, yazı yazmaz, çeviri yapmaz. Nasıl olsa dokunan yoktur. Türk sanat küğü ve Türk halk küğü korolarına gelince, bu kurumların üyeleri zaten evlerinin banyolarında ya da mutfaklarında aynı parçaları kırkbin kere tekrarlamışlardır.

Bu satırları okuyan sanatsever ya da sanatçılardan bazıları böylesi bir dönemde bu yazının zamanlamasının yanlı
ş olduğunu düşünecek ve hatta eleştireceklerdir. Sanat kurumlarına Ak Parti iktidarınca açık cephe alındığı bu tarih kesitinde bu yazının bir jurnalcilik olduğunu dahi birbirlerine fısıldayacaklardır. Ancak, bu kurumlar ne yazık ki çok çok uzun yıllardır bu durumda, kapalı kapılar ardında konuşulup bireysel olarak işlerine gelmediği için doğrular uygulanmıyor. Yasal çerçevenin değişmesi ve kurumların doğru tanımlanması gerektiği bir türlü gerçekleştirilemedi ne yazık ki... “Kol kırılır, yen içinde kalır” hesabı bu yamuk gidiş düz gidişe çevrilemedi. Kurumlar çağdaşlaştırılamadı. Sık sık değişen kurum yöneticilerinin bilgi ve görgüsü çerçevesinde öznel isteklerine bağlı olarak kurumlar sürekli çizgi değiştirdi ve yalpaladı. Bu nedenle verim alınamadı, Türk halkına ulaşıl(a)madı ve hatta ulaşmak için hiçbir çaba harcanmadı. Pilot bölge uygulamaları rafa kalktı, oluşturulan pilot bölgelerde sürekli ilişki kurmanın gerekliliği anlaşılamadı, eğitim kurumları ile ilişki kurulmadı, eğitim dinletileri “komşular alış verişte görsün” örneği yapıldı. Sanatçı müdürlük ile idari müdürlükler ayrılmadı, idari müdürlükler bu işlerden hiç anlamayan seçilmişlerin üzerine kaldı, meslek içi eğitimler hiç konuşulmadı. O halde artık değilse ne zaman? Vakit kaybetmeden kendi içinde yaşadığımız ülkenin çağdaş anlamda evrimleşmesi için harekete geçmeliyiz. Kurumsal yozlaşmalar öyle bir nokta gelip dayandı ki artık daha kötüsü ol(a)maz herhalde diyebiliyoruz.

Artık bu kronikle
şmiş hastalıkları konuşmayacaksak kurumları nasıl boynu dik hale getireceğiz? Ülkemize ve yaşadığımız çağa karşı hiç mi sorumluluğumuz yok? Kısacası, Türkiye’nin bugün düşğü vahim ekonomik ve sosyal krizde adı “sanatçı” olan ve ülkemize has az gelişmişlik özellikleri taşıyan yarı aydın cahillerin hiç mi payı yok?

*Çukurova Senfoni Orkestrası . Emekli Keman Sanatçısı

Kaynak: www.musikidergisi.com

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019