Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 15
Sayı: 1762




Güzel Sanatlar Fakülteleri ve benzeri okulların yetenek giriş sınavlarının YÖK tarafından kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?

Kaldırılması doğru bir karar, Katılıyorum.
Kaldırılması yanlış bir karar, Katılmıyorum.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 44 müzisyen gazete okuyor
 
 
İbrahim Berksoy
 
 
Yayımlanan Sayı :

Fırat Kenarında Yüzen Kayıklar - 14.06.2006





Elazığ yöresinde yakılan türküler, boz bulanık akışıyla bölgeye hayat ve bereket veren Fırat nehrinden derin izler taşır. Küçük kayıklarıyla nehrin iki yakasını bir araya getirmeye çalışan insanların, kayıklarıyla kimi zaman yük, kimi zaman hayvan, kimi zaman da yüzlerine gâh gülen, gâh ağlayan kaderlerini taşırken yaktığı yüzlerce türküden birisidir "Fırat Kenarında Yüzen Kayıklar". Fırat üzerine yakılan türkülerden birisi de "Fırat Türküsü"dür. Erkan Oğur’un adeta türkünün ruhuna nüfuz eden mükemmel yorumu sayesinde, bugüne değin Fırat’ı henüz görmemiş pek çok kişi Fırat’ın serin sularında yitip giden hayatların hüzünlü öyküsünü ve geride bıraktığı yoğun acıyı hissedebildi.

"Harput/Elazığ Türküleri" (Pan Yayıncılık, 2000) adlı değerli incelemesinde Tahir Abacı yöre müziğini çok yönlü olarak ele alır. Abacı’nın bu incelemesi, 1981 yılında Yurt Ansiklopedisi’nin "Elazığ" bölümü için hazırladığı çalışmaya dayanır. Abacı’nın "Elazığ" maddesi ile ilgili hazırladığı çalışmanın kültür bölümü deyim yerindeyse "kuşa çevrilerek" yayımlanır, müzik bölümü ise hiç kullanılmaz.

İnceleme her ne kadar "Harput/Elazığ Türküleri" olarak adlandırılmışsa da Abacı, Harput/Elazığ müziğinin sadece türkülerden ibaret olmadığının altını özelikle çizer. İnceleme boyunca Harput/Elazığ müziğinin hem halk müziğimizin formlarından biri olan "türkü"den hem de klasik müziğimizin formlarından "şarkı"dan beslendiği ortaya konulmaktadır. "Yörede, hem türkülere, hem halk müziğinin öteki formlarına, hem de başta şarkı niteliğinde örnekler olmak üzere klasik müziğin çeşitli formlarına rastlanıyor. Yörede "gazel" adı verilen kimi ezgi örnekleri de, aslında Divan Edebiyatı’nın gazellerini güfte olarak kullanmaktaysalar da, ezgisel olarak daha çok şarkıya yakın örnekler. "

Abacı tam da bu noktada Divan şiiri ile bu şiirin bestelenmiş biçimi olan müziğin İstanbul’da algılanış ve icra ediliş tarzıyla Harput yöresinde algılanış ve icra ediliş tarzı arasındaki derin ayrıma dikkat çeker. Abacı, divan edebiyatı şiiriyle iç içe geçmiş Klasik Türk Müziğinin şehirli bir müzik olduğunu, en parlak dönemini Osmanlı İmparatorluğu zamanında yaşadığını, tıpkı Divan edebiyatı gibi saraylar ve zengin köşkleri çevresinde gelişme imkanı bulduğunu, tüm bu özellikleri dolayısıyla da dönemin "resmi" müziğini oluşturduğunu belirttikten sonra sözü Divan şiiri ve müziğinin İstanbul ile Harput’ta icra ediliş tarzı arasındaki ayrıma getirir: "Divan şiiri ve müziği, İstanbul’da bir yüksek tabaka kültürü olarak gelişmişti ve halkla doğrudan bir ilişkisi yoktu. Saraylara kapanmıştı. Oysa Harput’ta şehir ile kırsal kesimin, aydınlar ile halkın arasında o ölçüde bir kopukluktan söz edilemez. Harputlu şairlerin hemen hemen tümünün, hem divan şiiri, hem halk şiiri örnekleri vermeleri de aynı durumun bir göstergesidir. İçinde yaşanılan çevrenin zorunlu kıldığı bir durumda hem gazel, hem koşma yazmak gereği duydular. İşte Harput müziği de aynı ikili yapıyı yaşamış ve hem Divan müziğini, hem halk müziğini kaynaştırmak gereği duymuştur." Divan şiiri müziği nerede icra edilirse edilsin belli incelikleri ve kullanılan çalgılarda geniş bir çeşitliliği gerekli kılmaktadır. Öte yandan, çalgıların kullanılış ve daha da önemlisi o çalgıların "benimseniş" tarzı ile bu çalgılara yüklenilen "anlam" da İstanbul’dan Harput’a belirgin farklılıklar göstermektedir. Harput yöresi şarkı ve türkülerini icra eden Enver Demirbağ’ın Elazığ yapımı kasetlerinden birisinde dinlediğim şu şiir yöre müziğinde çalgıların (gırnatanın, kanunun, darbukanın, udun, tanburun) "benimseniş" tarzını ifade etmesi bakımından tipiktir:

"Damla damla birikip saza söze dönüşmüş
Ses verip asırlardan mızrap telle öpüşmüş
Meltemi nefes olup geçince gırnatadan
Harput bir başka özlem içimizi kanatan
Parmaklar kuş misali üzerinde kanunun
Gezindikçe damardan çekildiği kanının
Ritminde darbukanın kalbimin çıktığını
Hissederim âhından alevler çıktığını
Sedef kakmalı udun inleyişi an be an
Tanburun nağmesinde dönen bir anlık zaman
Bu bir anlık zamanda ruhlar kanatlanıyor
Ses olup mazi oku kalplere saplanıyor"

Geçmişte (Artuklular ve Akkoyunlular devrinde, sonraları Osmanlılar devrinde) Harput’un önemli bir bilim, kültür ve sanat merkezi olması dolayısıyla, gerek şiir gerek müzik olarak "divan tarzı" öteden beri yörede icra edilmektedir. "Divan tarzı"nın icra edicileri halk ile iç içe olması dolayısıyladır ki bu tarz günümüzde de sürmektedir. Geçmişte Azeri kültürünün etkisindeki "süreklilik", halka nüfuz ediş örneğin Fuzulî’nin gazellerinin bugün bile yörede yaygın ilgi görmesi sonucunu doğurmuştur. Bütün ömrü Bağdat ve Kerbelâ dolaylarında geçmiş, anadilinin Türkçe olduğunu söyleyen, Azerî lehçesiyle ürünler vermiş bir şairin, Fuzulî’nin, gazellerinin benimsenerek yerel sanatçılar tarafından günümüze taşınması, divan tarzı şiirler yazan şairlerin bugün bile zevkle gazeller yazmaları ilginçtir. Örneğin, Harputlu şair Hacı Hayri Bey’in "Sinemde bir tutuşmuş yanmış ocağ olaydı/Zülfün karanlığında bezme çerağ olaydı" diye başlayan gazeli kimi zaman türkü, kimi zaman da şarkı formunda yörede dilden dile dolaşmaktadır. 16. Yüzyıl şairlerinden Fuzulî’nin gazelleri Harput/Elazığ’da bugün bile terennüm edilirken, Fuzulî’nin çağdaşı "saray şairleri"nden örneğin bir Bakî’nin gazellerini yörede duyan, bilen yok gibidir.

Harput’ta icra edilen "Divan tarzı"nın aksine, Osmanlı döneminde saraylara kapanmış divan şiiri ve müziğinin saraylardan çıkıp halk arasında yeniden üretildiği, benimsendiği, terennüm edildiği pek görülmemiştir. İstanbul’da sarayların uzağında, geleneksel mahallelerde yaşayan İstanbul halkı kendine özgü bir başka tür müzik ve eğlence hayatı geliştirmiştir. Saraylarda bir "makam"a sunulmak üzere üretilen şiir ve müzik ile geleneksel mahalle kahvelerinde, eğlence âlemlerinde kendi içinde üretilen ve özünde "kendisi için" olan şiir ve müzik arasında önemli farklılıklar vardır. Bu bakımdan sarayda üretilen "gazel" ile Harputlu şair Hacı Hayri Bey’in yazdığı "gazel" arasında üretiliş tarzı ve işlevsellik bakımından ciddi farklar vardır. "Yüksek kültür"ün, egemen olduğu bölgede gündelik kültür hayatını şu ya da bu biçimde etkilemesi, kendi formlarını benimsetip yaygınlaştırması kaçınılmazdır. Ancak, o "yüksek kültür"ün üreticisi ve birinci elden tüketicisi olmayan kesimler, bu kültür ürünlerinden etkilenmekle birlikte şu ya da bu biçimde kendilerine özgü "savunma mekanizmaları"nı da geliştirmekten geri durmazlar. Sonuçta ya bu "yüksek kültür" ürünlerine (eğer coğrafi ve fiziki ortam elveriyorsa) tümüyle uzak durup apayrı bir tarz geliştirirler ya da "doku uyuşmazlığı" nedeniyle bu nadide "yüksek kültür" ürünlerini ya deforme ederler ya da dejenere ederler.

Söz buraya gelmişken, Harput özelinde ezgilerin yaygınlaşma, gezintiye çıkma serüvenlerine de bir göz atmak yerinde olur. Abacı, "Türküler Nerelidir" adlı yazısında türkülerin de göçebileceğini, aynı ezgilerin kimi farklılıklarla da olsa farklı bölgelerde icra edilebileceğini / edildiğini dile getirir ve ezgilerin bir bölgeden çıkıp başka bir bölgede tutunmasında coğrafyalar farklı olsa da insanların ortak duyarlıklarda buluşmasının önemini vurgular. Abacı, bu konuda şu satırları yazmış: "İnsanların yer değiştirmesi ve birbirleriyle kültürel alışverişe girmeleri için fazla sayıda neden rol oynuyordu: askerlik, iş gücü dolaşımı, kervanlar, gezici âşıklar, eğitim kurumları, belli yörelerin eğlence merkezi olarak çekim etkisi yaratması vb. Doğu ve Güneydoğu’da Harput, Diyarbakır, Urfa, Antep gibi merkezlerde müzik sektörü ve "işret alemi" belli bir ağırlık kazandığından, çevre illerden bu yörelere doğru sanatçı ve "müşteri" akışı olmuş, gidenler ezgilerini de yanlarında götürmüşlerdir." İşte bu dolaşım nedeniyledir ki Ege yöresinin "Sarı Zeybek"i Harput’ta, Sivas’ta tutunabilmekte, benimsenebilmektedir. Aslında bir Kastamonu türküsü olan "Yüksek Minarede Kandiller Yanar" bugün Elazığ’da en çok sevilen türküler arasındadır. Karadenizden önemli sayıda insan çalışmak için Elazığ’ın Maden ilçesine geldiklerinde "Yalı Kenarında Kayık Değilem" türküsünde olduğu gibi Elazığ’a "yalı", "kayık", "deniz", "yelken" gibi motifleri de beraberlerinde getirdiler ve ezgiler yörede benimsendi. Benzer bir biçimde, "Yemen Türküsü" olarak bildiğimiz ünlü seferberlik türküsü "Havada Bulut Yok" Elazığ’da bir asker türküsü olarak yakılmış, önce Doğu ve Güneydoğu’da yaygınlaşmış sonra da tüm Anadolu’da içtenlikle benimsenmiş ve bugün artık her yörede icra edilir olmuştur. Ezgilerin nerede doğdukları değişik açılardan elbette ki önemlidir ama asıl önemli olan bu ezgilerin nerede yaşadıklarıdır.

Ezgiler gibi müzik enstümanlarının başka yörelerde benimsenişi de ilginç bir serüvendir. Tipik bir örnek olması bakımından Harput yöresinde "zurna" yerine "klarinet"in kullanılmasıyla birlikte müzikte ve icra tarzında bir "incelme" görülmüştür. Klarineti Harput’a getirip benimsetenler ise askeri bandoda görev almış çavuşlardı. Kemençenin çalındığı yerlerde "kabak kemane" nasıl kolayca benimsenebiliyorsa, bir tür flüt olan "çığırtma"nın çalındığı Harput’ta da "klarinet" kolayca benimsenebilmiş ve Şükrü ve Mevlut Canaydın gibi ünlü klarinetçiler yetişebilmiştir.

Abacı kitabının bir yerinde Atatürk’ün 1937’de Elazığ’a yaptığı ziyarete değinir ve güzel bir anekdot nakleder. Elazığ’ı ziyareti sırasında Atatürk’e özel bir konser verilerek yöre havalarından değişik örnekler sunulur. Bu havalar Atatürk’ün ilgisini çeker ve bestecilerini sorar. Atatürk’e verilen yanıt bu havaların "ata yadigârı" olduğu şeklindedir.

Tahir Abacı, "Harput/Elazığ Türküleri" adlı incelemesine yazdığı girişte, incelemenin dayanaklarını açıklarken, yazılı kaynakların yanı sıra yüzlerce plak ve bandı, "görev icabı" değil, otuz yılı aşkın bir süreç içinde "keyif icabı" dinlemiş olmasının önemini vurgular. Abacı, Harput/Elazığ havalarına aşina birisidir. Bu aşinalığı ifade etmek için şu satırları yazar: "Hatta on yıllık seferberlik askerliğinin bir bölümünü Harput’ta yapmış olan dedemin "eli kulağa" atınca okuduğu havalara kadar geri giden bir aşinalık bu."

Müzik ahenktir. Ahenginiz bol olsun...



 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2020