Kullanıcı Adı
Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 16
Sayı: 1789




Halen içinde yaşadığımız Pandemi Sürecinde; konser, tiyatro, opera ve bale gibi sanat etkinlikleri devam etmeli midir?

Devam etmelidir.
Devam etmemelidir.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 27 müzisyen gazete okuyor
 
 
Nihal Yazgın
 
 
Yayımlanan Sayı : 1302

Sol Müzik. (2. Bölüm) - 18.10.2011





Ülkemiz topraklarında kendinden en çok söz ettiren, besteleri en yaygın olarak onlarca sanatçı tarafından albümlere okunmuş âşık, kuşkusuz Mahzuni Şerif'tir. Mahzuni Şerif de az önce saydığımız diğerleri gibi aleviydi. 1953 yılında saz çalıp türküler söylemeye başlamış, türkülerinin konularını da kuşkusuz ezilen, yoksul halkların yaşamı ve Alevilerin dışlanmışğı oluşturmuştu. astsubay okulunda eğitim gören ve orduda göreve başlayan Mahzuni Şerif daha sonra bu görevinden atılacaktı. 1962 yılında sahneye çıkan Mahzuni Şerif, yine diğerleri gibi dönemin devrimci-demokrat örgütlenmelerinde aktif rol oynamaya başladı. baskılar, tutuklamalar ve yasaklar mahzuni şerif'i gerileten değil, motive eden unsurlar olmuştu. Mahzuni Şerif, kendini Pir Sultan Abdal, Davut Sulari ve Âşık Veysel'in çırağı olarak görüyordu. Âşık Veysel ile birlikte köy köy dolaşarak türküler derlemişti. yakın zamanda kaybettiğimiz bu âşık, bugün türkücüsünden popçusuna, deyiş söyleyeninden rockçusuna kadar pek çok kişinin söylediği inanılmaz güzellikte eserler yaratmıştır. Nesimi Çimen, Davut Sulari, Muhlis Akarsu, Ali Ekber çiçek gibi daha pek çoğunu sayabileceğimiz bu gelenekçi âşıkların küçük farklılıklar taşısa da hepsinde ortak olan özellikleri şu şekilde sayabiliriz:

1- 60'lı ve 70'li yılların â
şıkları usta-çırak ilişkisi içerisinde yetişmiş gelenekçi söz ve saz şairleridir.
2- Birkaçı dı
şında büyük bir çoğunluğu alevi'dir, eserlerinde alevi inancına yaslanmışlardır.
3- Konuları toplumcudur. yoksulluk ve sosyal e
şitsizlik eserlerinin en belirleyici yanlarıdır.
4- Hemen hepsi dönemin politik devrimci-demokrat örgütlenmelerinde yer almı
şlardır. bizzat örgütlü olmuşlar, örgütlülüğü savunmuşlardır.
5- Sosyalizmi benimsemi
ş ve eserlerinde, katıldıkları etkinliklerde sosyalizm propagandası yapmışlardır.
6- Baskı ve yasaklamalar kar
şısında pasif ve gerileyen değil aktif ve direnen bir tarzı benimsemişlerdir.
7- Geleneksel olarak ba
ğlama ile birlikte çalıp söylemişlerdir. pek azı eserlerini orkestra ile birlikte seslendirmiştir.
8- Selda Ba
ğcan, Edip Akbayram, Cem Karaca, Zülfü Livaneli gibi "gelenek" dışındaki
gençleri etkilemi
ş, onlara esin kaynağı olmuşlardır.

Â
şıklar, kitle iletişim araçlarının bugüne kıyasla çok daha geri olduğu 60'lı ve 70'li yılların büyük propagandistleri olma özelliğini de taşıyorlardı. 12 eylül'le birlikte bu gelenek, yavaş yavaş politik gücünden uzaklaştı. eskiler birer birer yaşama gözlerini yumarken, "usta-çırak" okulundan yetişen yenileri, bu büyük devrimci geleneği dar bir alevilik ve halk müziğinin teknik sorunları arasında kısır bir yere oturttular. birer birer "devlet sanatçısı" olan bu çıraklarla birlikte "gelenek" bugün var olup var olmama savaşı veriyor. 12 eylül'e ve bu "çırak" âşıklara daha sonra değineceğiz. Bağlama ve gitarın birlikte çalınışı sihirli bir buluş olsa gerek. 1960'larla birlikte yan yana gelen bu iki çalgı gizemli bir köprünün iki ayağı olmuştu. bağlama doğu mistizmiyle birlikte Anadolu geleneğini, gitar da batıyı temsil ediyordu. o günlerde Türkiye gençliği batı ile tanışıyor, sosyal-kültürel pek çok alanda batıyla aynı havayı solumaya başlıyordu. müzikte de Mahzuni Şerif, Ali İzzet Özkan gibi gelenekçiler dışında yeni bir kuşak ortaya çıkıyor ve işte bu bağlama-gitar birlikteliğiyle ifade edilen bu yeni tarz, albümlere, konser salonlarına taşınıyordu. yukarıda işlediğimiz "devrimci aşıklar"ın aksine daha şehirli olan bu yeni kuşak, o yıllarda bugünkü popüler müziğin temellerini attıklarının belki farkında değillerdi. Farkında oldukları; bu yeni tarz kulağa çok hoş geliyordu, kısmen ulusal, kısmen başka halkların müziğiydi. Batı sazlarıyla yerli motiflerin iç içe örgüsünden ortaya çıkan bu müzik türünün çıkış noktası olan bu dönem, aslında birçok ayrışmanın yaşandığı bir dönemdi. sadece batı çalgıları kullanarak İngilizce ya da Fransızca şarkı söyleyenler başlı başına bir grubu ifade ediyordu. çoğunlukla aslı Fransızca olan şarkılara Türkçe sözler yazarak "aranjman" kültürünü yaratanlar bir başka grubu. arabesk yeni filiz vermiş, halk müziği de TRT'nin boyunduruğundan kurtulma çabaları veriyordu. işte tam bu dönemde ortaya çıkan bu şehirli gençler yeni bir tarzın ilk habercileriydi. Fikret Kızılok, Moğollar, Cem Karaca, Edip Akbayram, Selda Bağcan, Barış Manço işte bu yeni dönemin bağlamalı-gitarlı sanatçılarıydı. bu akıma araştırmacılar "Anadolu pop" demeyi uygun buluyorlar. aynı bağlama-gitarda olduğu gibi, geleneği ve dönemin popüler müziği "rock"u birleştiren bu gençler aynı zamanda politik tercihlerini de ortaya koymaya başlamışlardı. Özellikle Selda Bağcan ve Edip Akbayram "şehirli" müziklerinin kaynağını Mahzuni Şerif'in "geleneksel" müziğine yasladılar. "ince ince bir kar yağar fakirlerin üstüne" gibi onlarca türkü, artık gençler tarafından tek başına bağlama ile değil bir rock orkestrasının temelini oluşturan gitar, bas ve davul ile birlikte çalınıp söylenmeye başlamıştı. Daha çok grup olarak çalan bu gençlere, şehirli ozanlar olarak Zülfü Livaneli, Sadık Gürbüz ve Rahmi Saltuk gibi isimler de eklendi. kökeni tam anlamıyla Anadolu halk müziği geleneğine yaslanan ama müzikal açıdan kendine özgü bir çokseslilik tarzını süreç içerisinde geliştiren bu isimler geniş bir sol gençliği etkilemeyi başarmışlardı. Şehirlerde kırlarda vurulan, hapishanelerde katledilen devrimcilerin yaşıtları olan bu gençler, onların öykülerini işte bu geniş müzik yelpazesi içerisinde anlatmaya başladılar. Özellikle Zülfü Livaneli bu isimler içerisinde üzerinde özenle durulması gereken bir isimdir. 12 mart'la birlikte yurtdışına çıkmak zorunda kalan Zülfü Livaneli yurtdışında yayımladığı albümlerle ülkedeki sol gençliğin ilgisini çekmiş, başta nazım hikmet olmak üzere devrimci-demokrat şairlerin şiirlerinden bestelediği şarkılarıyla dünya çapında tanınan bir sanatçı durumuna gelmişti. Farklı ve ciddi bir müzikal arayışın sonucunda ortaya çıkan Zülfü Livaneli albümleri dönemin etkisini bugünlere kadar sürdüren en başarılı çalışmalarıdır. Grup yorum'u ve diğerlerini etkileyen sanatçıların başında gelen Livaneli, geleneksel türküleri doğrudan söyleyerek bir yorumcu olmak yerine dönemin güncel ruhunu yansıtan, politik hassasiyeti öne çıkaran sözler de yazdı. Yurtdışında olmasının getirdiği bazı avantajları da kullanan Zülfü Livaneli batılı müzisyenlerle birlikte bambaşka bir müzikal tarzı ülkemize soktu. Ülkemizdeki sol-devrimci müzik denildiğinde Ruhi Su'dan sonra sayılacak isimlerin başında yer alan sanatçı 12 eylül'le birlikte ciddi bir savrulma yaşamış, bütün sola baskılar artarken kendisine önce TRT'nin kapıları açılmış, bugün de burjuvazinin akıl hocalığını yapan bir liberal durumuna gelmiştir. 70'li yılların devrimcilerini "parka"sıyla, emekçilerini "tamirci çırağı"yla anlatan Cem Karaca örneğinde olduğu gibi Zülfü Livaneli de bir dönem sonra yaptıklarını artık savunamayacak duruma geldi. Sadık Gürbüz ve Rahmi Saltuk ise bütün samimi çıkışlarına rağmen 12 eylül'ün ardından kimliklerini koruyamamış, üretememiş, kendilerini yenileyememiş, yalnızca belirli bir kesimin ilgilendiği bir marjinalliğin ortasına düşşlerdir. Rahmi Saltuk her şeye rağmen 1980 sonrası ilk Kürtçe albüm olma özelliği taşıyan "hoy nare" ile birlikte olumlu bir tavır çizmeyi başarabilmiş ender sanatçılardandır. Bu çıkışı da kısa sürmüş ve bugün pek çokları gibi gündemin çok uzağında bir yaşam içerisinde kalmıştır.

12 Mart'ın sola ve aydınlara do
ğrudan dayattığı maddi ve manevi baskıdan kurtulan geniş halk kesimleri 70'li yılların ortalarında tekrar meydanları doldurmaya, devrimciler örgütlenme alanlarını genişletmeye başlamıştı. Toplumsal duyarlılıkla başlayan ciddi bir "muhalif" güç ortaya çıkmış, bu muhalefet kısa süre içerisinde dönemin müzisyenlerini de içine almıştı. Devrimci gecelerde sahneye çıkan gelenekçi "devrimci âşıklar" ve bu yeni genç şehirli ozanlar sayısız başarılı çalışmaya imza atmışlardı. mesajlarıyla, toplumsal gerçekçiliğin önemli ürünlerinin verildiği bu dönem, bugün bile etkisini sürdürmektedir. fakat dönemin bütün bu sanatçıları siyasi yapılardan uzak durmuş, örgütlenme, örgütlü olma kavramına soğuk yaklaşşlardır. batıda da bolca örneğini gördüğümüz "protest" bir muhalefetin ötesine gidememiş, bu örgütsüzlük de güçsüzlüğü beraberinde getirmiştir.

12 Eylül'le birlikte devrimci muhalefet içerisinde yer alan isimlerle, bu isimlerin ya
şadıkları siyasal dinamizm, bıçak gibi birbirinden ayrıldı. bu sanatçıların bir kısmı yurtdışına çıktı ve geri dönmedi, bir kısmı tutuklandı, bir kısmı korkup albüm yapmaktan vazgeçti, albüm yapmak için daha az ya da hiç bedel ödemeyeceği günlerin gelmesini beklemeye başladı. birkaç yıl içerisinde, bütün bir hareketlilik neredeyse tamamıyla ortadan silindi. Örgütsüz bu tip sanatçıları motive eden, geniş halk yığınları ve onların örgütlenmeleriydi. 12 Eylül işte bu halk yığınlarını baskıyla kontrol altına alınca ve bütün örgütlenmeleri, devrimcileri infazla, işkenceyle, idamla, tutsaklıkla ıslah etmeye başlayınca zaten örgütsüz olan bu sanatçılar da kabuklarına çekilmekten başka bir yol bulamadılar. Öyle ki faşizme hapishanelerde direnen devrimcileri duyamayacak kadar çok korkmuşlardı.

Devrimci gecelerde binlerce ki
şiyle birlikte sloganlar eşliğinde marşlar, ağıtlar söyleyen, etkileyen ve etkilenen bu sanatçılar 12 Eylül'le birlikte ya derin bir suskunluğun içerisine girdiler ya da olabildiğince "hümanist" bir çizgiye çekilerek "barış", "kardeşlik" ve "hoşgörü" perdesinin arkasına saklandılar. Yasallık izin verdiği sürece devrimci gecelere katılmaya devam ettiler. birer ağabey, abla olarak faşizmi açıktan lanetlemediler ve artık eskisi gibi marşlar okumadılar. televizyonlarda, radyolarda barış mesajları verdiler. Yılbaşı programlarında "yeni yılın barış ve mutluluk içinde geçmesini" dilediler ama yalnızca dilediler, her yeni yılın emekçiler için çok daha ağır koşullarda yoksullukla geçeceğini, baskının azalmayıp artacağını bildikleri halde daha fazlasını yapamadılar.

Küçük farklılıklar ta
şısa da bu dönemin şehirli müzisyen ve gruplarının temel özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz:

1- Dönemin bütün sanatçıları geleneksel, ulusal çalgıların yanı sıra batı sazlarını kullanmı
şlardır. dönemin popüler müziği olan "rock"tan etkilenmişler, müzikal yapılarını geleneksel müzik ve batı müziğini buluşturma üzerine kurmuşlardır.
2- Mahzuni
Şerif ve Pir Sultan Abdal başta olmak üzere pek çok gelenekçi halk ozanlarının eserlerini yeni bir müzikal düzenlemeyle seslendirmişlerdir.
3- Konuları toplumcudur, yoksulluk ve sosyal e
şitsizlik eserlerinin en belirleyici yanlarını oluşturur.
4- Nazım Hikmet, Ahmed Arif ba
şta olmak üzere pek çok toplumcu şairin şiirlerini bestelemişler, sözlerini kendi yazdıkları besteler de yapmışlardır.
5- eserlerinde ve katıldıkları etkinliklerde sosyalist bir dünya propagandası yapmı
şlardır.
6- baskı ve yasaklamalar kar
şısında genel olarak pasifize olan bir tutum sergilemişlerdir. örgütlülük düşüncesinden uzak durmuşlardır.
7- "devrimci mar
ş" kavramını ülkemize sokmuş, albümlerinde ve katıldıkları etkinliklerde marşlar seslendirmişlerdir.
8- "devrimci â
şıklar" gibi kendilerinden sonra gelecek gençleri etkilemiş, onlara esin kaynağı olmuşlardır.

12 eylül, yetmi
şli yıllarda büyük ivme kazanan devrimci muhalefetin, özgürlük mücadelesinin önünü kesmek için yapılmış bir askeri darbeydi. devrimciler, ilericiler ve buna bağlı olarak aydınlar, darbeyle birlikte tutsaklık, işkence, her türden baskı ile karşı karşıya kalmış, demokratik talepler ve demokrasi mücadelesi kesintiye uğramıştı. direniş hapishanelerde sürdürülüyordu.

Bu dönem, hayatın pek çok alanında oldu
ğu gibi, sanat içerisinde ve buna bağlı olarak müzikte de bir durağanlık ortaya çıkarmıştı. daha önce de yer verdiğimiz sanatçıların pek çoğu cunta tarafından özellikle susturulmuştu. Bu sanatçıların bir kısmı ülke dışına çıkarak mülteci bir hayatı seçmiş, kalanlarsa konser ve albüm üretimlerinde tıkanma noktasına gelmişlerdi. bazıları yargılandı, tutuklandı. Konserler engelleniyor, müzik şirketleri bu sanatçıların albümlerini yapmaya yanaşmıyordu. Gelenekte özel bir yeri olan âşık ve halk ozanları tamamen ortadan kaybolmuştu, denebilir. bunda darbecilerin baskı politikalarının yanı sıra hızlı kapitalistleşme sürecinin halk müziğinin bu dinamik yanını kırmasının da payı olmuştur. Âşıkların pek çoğu yurtdışına çıkarak mülteci bir yaşamı seçtiler. Müzik ve görece politik çalışmalarına, Avrupa'da çeşitli dernekler içerisinde devam ettiler. Bu gelenekten etkilenen arif sağ, Musa Eroğlu, yavuz top gibi sanatçılar yeni bir şey inşa etmeyerek ve ağırlıklı politik bir kimlikten uzak durarak alevi müziği üzerinde çalışmalar yaptılar.

Albüm yapan tek isim Zülfü Livaneli'ydi ama o da artık seçti
ği şarkılarda ve şiirlerde devrimci söylemini yavaş yavaş demokrat bir çizgiye çekerek geriliyordu. dönemin karmaşasını, hüznü ve yalnızlığı işlediği şarkılarıyla büyük ilgi görmeye devam etti. Theodorakis, Maria Faranduri gibi sanatçılarla albümler yapan ve konserler veren Zülfü Livaneli'nin adı gitgide bireyselleşme ile anılmaya başlamıştı. Siyasal anlamda liberalleşen Zülfü Livaneli, toplumcu üretimlerinden vazgeçmişti.

Dönemin baskı ve tutuklamalarına ra
ğmen çizgisinden ödün vermeyen sanatçılarının başında Selda Bağcan geliyordu. birçok engellemeye rağmen konserler verdi, kasetler çıkardı. Yine Edip Akbayram da anti-demokratik baskıya karşı oluşan eylemliliklerin hep bir parçası oldu. Cem Karaca, Melike Demirağ, Şanar Yurdatapan gibi sanatçılar darbenin ardından yurtdışına çıkarak uzun yıllar sürgün hayatı yaşadılar.

Kısacası yetmi
şlerde gördüğümüz dinamik, devrimci hareketlilik genel anlamıyla sindirilmişti. Genç grupların ortaya çıktığı seksenli yılların ortalarında "eski" sanatçılara ilişkin görüntü bu şekildeydi.

"Eski"
şarkıcıların yaşadığı bu tıkanmaya rağmen seksenli yılların ikinci yarısından itibaren gençliği etkileyen yeni sanatçılar, gruplar ortaya çıkmaya başladı. çoğunlukla hüzünlü ama muhalefet de içeren şarkılar yapan bu sanatçılar yavaş yavaş dikkat çekmeye başladı. çoğunlukla şarkı sözlerini kendileri yazıyor, bunun yanı sıra Enver Gökçe, Nazım Hikmet, Ahmed Arif gibi eski, Ahmet Telli, Adnan Yücel gibi yeni şairlerin çalışmalarına yer veriyorlardı.

Bu dönem içerisinde yeni türkü, çalı
şmalarıyla dikkat çekmektedir. Demokrat bir politik çizgiye oturan, kirli bir dünyaya karşı hüzünlü ve dramatik tepkiler veren şarkılar yaptılar. Türk ve batı sazlarının buluşmasıyla ortaya çıkmış bir Anadolu-Akdeniz müziği eksenindeki bu çalışmalar ne yazık ki geniş halk kesimleri yerine dar bir üniversiteli gençlik içerisinde kendisine yer bulabilmiştir. Yine aynı kaynaktan beslenen çağdaş türkü ve ezginin günlüğü de müzik endüstrisinin dayattığı biçimlerden uzak durmaya çalışan, mütevazı, siyasal perspektiflerini ve muhalif kimliklerini koruyan gruplardı. bulutsuzluk özlemi ve mozaik de aynı dönemin benzer kaygılarıyla ortaya çıkan gruplarıydı. Biçim olarak daha çok batıya yaslanan bu gruplar da müzik endüstrisinin dayattığı kalıplara karşı çıkıyor, sol tavrı korumaya çalışıyorlardı.

devam edecek

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2021