Kullanıcı Adı
Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 16
Sayı: 1789




Halen içinde yaşadığımız Pandemi Sürecinde; konser, tiyatro, opera ve bale gibi sanat etkinlikleri devam etmeli midir?

Devam etmelidir.
Devam etmemelidir.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 31 müzisyen gazete okuyor
 
 
Nihal Yazgın
 
 
Yayımlanan Sayı : 1237

Cumhuriyet döneminde müzikte kurumsal yapılanma - 01.06.2011





Bu yıllarda milliyetçilik kavramının yükselen bir toplumsal değer olması ve millet olma unsuruna, milli müziğin ve Türk dilinin geliştirilip araştırılmasının katkıda bulunacağı düşünülmektedir. Fakat o dönem Türkiye'si'nde henüz ulusal bir kültür-sanat ve müzik politikası bulunmadığından, bu süreç Cumhuriyet ile birlikte başlamıştır. Fakat, genç Türkiye Cumhuriyetinde yetişmiş müzik bilginleri olmadığından toplum psikolojisini aşarak yeni kurumlar açmak oldukça zor olmuştur.

Günümüzde kurumsalla
şma sürecinin ilk hareketlerini Folklor kavramı ve bu konuların irdelendiği çalışmalarla birlikte görmek mümkündür. Folklor deyiminin ve bunu karşılayacak ifadelerin ise, Tanzimat'a kadar gittiği görülmektedir. Ne var ki, Osmanlı döneminde folklor ile ilgili ilk yazı 1913 yılında "Halk Medeniyeti I. Başlangıç" adlı, Ziya Gökalp'e ait makaledir. Halk, Millet, Ulus gibi kavramların Osmanlı toplum hayatında sosyal ve siyasal alanda yer bulması Osmanlı aydınları tarafından Folklor kavramı içinde ifade edilmişse de uygulamada değerlendirilmemiştir. Cumhuriyetin kurulması ile birlikte her alanda olduğu gibi müzikte de kurumların oluşturulması bu dönemde başlamıştır.

O dönemde kendi kendini yeti
ştirmiş müzik adamlarının genel ülke yapılanmasında etkin olamadıkları görülmüştür. Bunun sonucunda müzikte alaturka, alafranga kavgalarının başladığı bir döneme girilmiştir. Bu dönemde Türkiye'de ki müziğin kimin olduğu sorgulanmaya başlanmış ve Ziya Gökalp'in "Türkçülüğün Esasları"adlı eserinde de bu konu sıkça işlenmiştir. Bu görüşlerden bazıları şunlardır:

"Avrupa musikisi girmeden evvel memleketimizde iki musiki vardı. Bunlardan biri Farabi tarafından Bizans'tan alınan
Şark musikisi, diğeri eski musikinin devamı olan halk melodilerinden ibaretti. Bugün işte bu üç musikinin karşısındayız. Şark musikisi, garp musikisi, halk musikisi. Acaba bunlardan hangisi bizim için millîdir? Şark musikisinin hem hasta hem de gayr-ı millî olduğunu gördük. Halk musikisi harsımızın, garp musikisi de yeni medeniyetimizin musikisi olduğu için her ikiside bize yabancı değildir. O halde millî musikimiz memleketimizdeki halk musikisi ile garp musikisinin imtizacından doğacaktır. Halk musikimiz bir çok melodiler vermiştir. Bunları toplar ve garp musikisi usulünce armonize edersek hem millî hem de Avrupaî bir musikiye malik oluruz."

Günümüzde geleneksel Türk sanat müzi
ğinin Bizans kaynaklı olduğu düşüncesi Osmanlı Devletinin oluşumu içinde gerçeklik payı bulamamaktadır. Çünkü 1299'da Osmanlı İmparatorluğu'nun kurulması ve 1453'te İstanbul'un alınması gibi tarihi olayları incelediğimizde bu tarihlerden daha önce, doğu Anadolu bölgesinde Türklerin Harput'u alarak burada medrese, çeşme, han, hamam ve saraylar yapıp imar ederek şehirleşmeye başlaması 1085 yılına rastlamaktadır. Bu yıllarda İstanbul'da ne bir Türk ne de Türk müziği yokken, Harput'ta Türk müziği icra edilmeye başlamıştır. Yani geleneksel Türk sanat müziğinin doğuşu ve gelişmesi Anadolu kökenli olduğu görülmektedir.

Atatürk'ün müzi
ğimize bakış açısı, daha çok Ziya Gökalp'in görüşleri doğrultusunda gelişmiştir. O dönemde yoğun biçimde alafranga-alaturka tartışmaları yapılmakta, gelişmeyi ve kurumsallaşmayı Avrupa müziğinin olduğu gibi alınmasında görenlerle, alaturka tabir edilen geleneksel yapının korunmasını arzu edenler arasında kıyasıya bir mücadele başladığı görülmektedir.

"... Bir milletin yeni de
ğişikliğinde ölçü musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir." diyen Atatürk, Montesqieu'nun fikirlerinden de etkilenmiştir.

Bu geli
şmelerle birlikte Atatürk'ün zaman zaman Türk musikisi ile ilgilenmeye teşebbüs ettiğini de görmekteyiz. Riyaset-i Cumhur Fasıl Heyetinde 1925-1930 yılları arasında neyzenlik yapmış ve Ata'nın huzurunda defalarca çalmış bulunan Burhanettin Ökte hatıralarında bu durumu şöyle anlatmaktadır:

"... Musikimizin tarihini ara
ştırdı, doğru dürüst cevap alamadı. Nazariyatını sordu, iki cümleyi yan yana getiremedik. Eserlerini tahlil ettirmek istedi, sathından daha derinlere inemedik."

Geleneksel müzi
ğimizin tahliline yönelik birikim ve bu amaçlı girişimlerin oldukça örgütsüz olduğu, batı eserlerinin icrasının verdiği saund-volüm doygunluğu karşısında klasik eserlerimizin zayıf, cılız kaldığı görüşü ağırlık kazanmaktadır.

8 A
ğustos 1928 gecesi Sarayburnu'nda verilen bir konser, Atatürk'ün bu tespitlerini doğru çıkarmaktadır. İtalyan müziği ve Mısır'ın meşhur şarkıcılarından Müniret-ül Mehdiye Hanımın konserinden sonra, Türk saz heyetinin çok zayıf ve acemice sundukları Sultani Yegah Fasıl icrasının ertesi gününde gazetelerde şu nutku yayınlanmıştır: "Bu gece burada güzel bir tesadüf eseri olarak şarkın en mümtaz iki musiki heyetini dinledim. Bilhassa sahneyi birinci olarak tezyin eden Müniret-ül Mehdiye hanım sanatkârlığında muaffak oldu. Fakat benim Türk hissiyatım üzerinde artık bu musiki Türk'ün çok münkeşif ruh ve hissini tatmine kafi gelmez. Şimdi karşıda medenî dünyanın musikisi de işitildi. Bu ana kadar şark musikisi denilen terennümler karşısında cansız gibi görünen halk, derhal harekete ve faaliyete geçti. Hepsi oynuyor ve şen şatırdılar. Tabiatın icabatını yapıyorlar. Bu pek tabidir. Hakikaten Türk şen şatırdır. Eğer onun bu güzel huyu bir zaman için fark olunmamışsa kendinin kusuru değildir."

Atatürk'ün musikimizle ilgili ifadelerinin, bu dönemde do
ğu-batı müzik kültürünün tercih edilişinde büyük tesiri olduğu düşünülmektedir. Yaşanan münferit olaylara ve bu olayların ışığında Avrupa müzik sisteminin benimsenmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. Gerçekte anlaşılması ve yapılması gerekenler Türk müziğinin batı müziği kural ve tekniği ile geliştirilmesidir. Bu sonucu çıkartabilecek ve yapılması gerekenin özünde bu temenni olduğunu anlamamak garip bir ön yargıdan başka bir şey değildir. Çünkü Atatürk'ün gerçek düşüncesi ve beklentisini Çankaya köşkünün ince saz takımının başkanı Hafız Yaşar Okur'a, "Biz garbinkini hürmetle dinlediğimiz gibi, bizim musikimizde bütün dünyada hürmetle dinlenecek bir halde olmalıdır." derken Türk musikisinden geleceğe yönelik beklenti ve hedefini ifade etmiştir. Yine Atatürk 1 Kasım 1935 tarihli Meclis konuşmasında; "Kültür kıvamımızı yeni ve modern esaslara göre teşkilatlandırmaya devam ediyoruz. Ulusal musikimizi modern teknik içerisinde yükseltme çalışmalarına bu yıl daha çok emek verilecektir." derken bu gerçekleri ifade etmiştir.

Bütün bunlar olurken ülkemizde sosyal-siyasal ve ekonomik reformlar devam etmektedir. Müzikte kurumsalla
şmanın önemi anlaşılmış ve bu doğrultuda çeşitli çalışmalar başlatılmıştır.

Türkiye'de bu yıllarda Dar-ül Elhan'ın dı
şında herhangi bir Türk Müziği eğitim kurumu bulunmamakla birlikte halk kültürü ve halk ürünlerinin değeri ve bilinci anlaşılmıştır. Folklorun tanımı, işlevi gibi kavramların her geçen gün daha önem kazanmış olduğu görülmektedir. Folklorik malzemelerin toplanması ve değerlendirilmesinden daha önce, folklor araştırmalarının gerekliliği anlaşılmıştır. Bu konuda Ziya Gökalp, Rıza Tevfik, Fuat Köprülü ve Selim Sırrı Tarcan gibi araştırmacılar da bu dönemde konunun önemini sıkça işlemişlerdir.

Esasen Osmanlı dönemi ve Cumhuriyetin ilk yıllarında bu amaca yakın olan ocaklar, odalar, derneklerin kuruldu
ğunu, dergilerin yayınlandığını görmekteyiz. Bunların ilki 1912'de kurulan Türk Ocaklarıdır. Genel olarak Türk ırk ve dilinin araştırılması ve bu değerlerin geliştirilmesi hedeflenmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk Halk Bilgisi derneği kurulmuş, doğrudan Folklor araştırması yapmayı amaç edinmiştir. 1920'li yıllarda folklor ile ilgili birçok bireysel faaliyetin başladığı görülmektedir. Bunların arasında 1924'te Dar-ül Elhan yöneticilerinden Yusuf Ziya Demircioğlu ve Musa Süreyya'nın Anadolu'da görev yapan müzik öğretmenlerine anketler göndererek ilk kez ülke genelinde halk şarkıları derleme girişimleri başlatılmıştır.

Atatürk'ün, "Bizim hakiki musikimiz" dedi
ği halk müziğimizin derlenmesini ve kompozitörler tarafından işlenmesine çok önem verdiğini görmekteyiz. Milli Eğitim Bakanlığı Hars Müdürlüğü, yurt dışından yeni dönen Seyfettin ve Sezai (Asaf) kardeşleri Batı Anadolu'ya derlemeye göndererek bu türküleri "Yurdumuzun Nameleri" adı altında 1925 yılında yayınlamıştır. İstanbul Konservatuarı (Dar-ül Elhan) 1926-1929 yıllarında Anadolu'ya dört derleme gezisi başlatarak, bu gezilerde derlenen ezgileri "Halk Türküleri" adı altında 15 defter halinde yayınlamıştır.

1924 yılında Muzıka-yı Humayun, Riyaseti Cumhur orkestrasının Ankara'da te
şkilatlandırılmasının ardından, aynı yıl Ankara Musiki Muallim mektebi kurulmuştur. İstanbul'da Dar-ül Elhan, İstanbul Konservatuarına dönüştürülerek şark şubesi kapatılmıştır. 1927 yılından itibaren Türk beşleri olarak ta bilinen; Cemal Reşit REY, Ulvi Cemal ERKİN, Ahmet Adnan SAYGUN, Necil Kazım AKSES, Hasan Ferit ALNAR gibi müzisyenler yurt dışına eğitim için gönderilmiştir. 1930'lu yıllardan sonra ülkemize Paul HİNDEMİTH, ve Bela BARTOK gibi ünlü besteci ve müzik adamları davet edilmiş ve çeşitli konferanslar derlemeler yapılmış, müzik politikalarının hazırlıkları yapılmıştır.

H
İNDEMİTH'in bu alanda hazırladığı rapor 1983 yılında Prof. Dr. Gültekin ORANSAY'ın "Türk Küğ Yaşamının Kalkınması İçin Öneriler" başlıklı bir kitapta toplanmış, raporun önemli bölümlerinin altı çizilmiştir. Önemli hususlardan ve sonuçlardan en önemlileri olarak karşımıza çıkan unsurlar şunlardır:
- Orkestraların güçlendirilmesi,
- Kurulacak yüksek müzik okullarını kapsayan öneriler.
-
İstanbul, İzmir, Ankara'da müziğin durum tespiti ve tahlili.
- Türk müzi
ğinin biçimlendirilmesi görüşleri anlatılmıştır.

H
İNDEMİTH genel olarak eğitim müziğinin önemini vurgulamış ve önerileri arasında Türk halk müziğinin geliştirilmesi ve eğitim müziğinde yararlanılacak konuma taşımanın gerekliliğini anlatmıştır. Mevcut uygulamaları ise (bunlar batı halk şarkılarını derslerde okutulması uygulamasıdır) eleştirmiş, Türk halk şarkılarının bir an önce derlenmesi, müzik adamlarının bölgesel tavır ve üsluba önem vermeleri gerektiğini bu raporda önemle vurgulamıştır. Çağdaş Türk müziğinin yaratılması için alan araştırması ve derleme çalışmalarının yapılması gerektiğini ifade etmiştir.

H
İNDEMİTH'den sonra 1936 yılında ülkemize Macar müzikolog Bela BARTOK gelerek üç konferans vermiş ve aynı zamanda Adana ve civarında ki bir derleme gezisine de katılmıştır. BARTOK verdiği üç konferansta, HİNDEMİTH'in aksine teşkilatlanmadan daha çok çağdaş Türk müziğinin nasıl yaratılabileceğinin üzerinde çalışştır. Türk müziğinde amaçlanan teşkilatlanma seyri, 1936 yılında Musiki Muallim Mektebinin, Ankara Devlet Konservatuarına dönüştürülmesi ve müzik öğretmeni yetiştiren bu okulun da 1938'de Gazi Eğitim Enstitüsüne bağlanması şeklinde devam etmiştir.

Toplumun ihtiyaç duydu
ğu kurumlarının açılması ve geliştirilmesi aşamasında, müzik alanında içerik bakımından Avrupa müzik kurumları modelinin tercih edildiği görülmektedir.

Türkiye, batı uygarlı
ğını seçince; benimsediği yöntemin içine kendi folklorunu yerleştirmeyi bir kültür politikası olarak sokmayı kısmen başarmıştır. Fakat geleneksel müziği bu anlamda, gelişimin önünde bir engel teşkil ettiği düşünüldüğünden, aynı şansa sahip olamamıştır. Dar-ül Elhan'ın şark şubesinin kapatılması bunun somut bir örneğidir. Bu uygulamayı 1934'te zamanın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve Basın Yayın Genel Müdürü Vedat Nedim Tör dönemlerinde Türk müziği yayınlarının kesilmesi izlemiş ve sekiz ay sonra Atatürk'ün emriyle bu yasak kaldırılmıştır.

1 Kasım 1934'te Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptı
ğı konuşmanın hemen sonrasında yapılan yayın yasağı bu konuşmanın maksatlı yorumlandığını göstermektedir. Atatürk bu konuşmasında: "Güzel sanatların hepsinde, millet gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi bilirim. Ancak bunda en çabuk ve en önde götürülmesi gerekli olan Türk musikisidir. Bir milletin yeni değişikliğinde ölçü musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Bu gün dinletilmeye yeltenilen musiki yüz ağartacak olmaktan uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz. Millî ince duyguları, düşünceleri anlatan yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak; onları bir gün önce son musiki kaidelerine göre işlemek gerekir. Ancak bu şekilde Türk milli musikisi yükselebilir, cihanı şümul musikide yerini alabilir" şeklindeki konuşması gerekçe gösterilmektedir. Halbuki bu cümlelerden anlaşılması gereken Türk musikisinin yeniden yapılandırılması gerektiğidir. Eğitimde müziğimizin kullanılabilmesi ve bu anlayışla ulusal müzik yaratılmasıdır. Fakat uygulamanın Türk musikisinin dışlandığı, eğitim ve ulusal müzikte Avrupa müziğinin tercih edildiği görülmektedir.

Cumhuriyet döneminde kurumsalla
şmanın yönünü Atatürk'ün istek ve arzuları değil, onun söylediklerinin farklı yorumlanmasından ortaya çıkan sonuçlar belirlemiştir. Bu durumu Atatürk'te anlamış olmalı ki konuyu Vasfi Rıza Zobu hatıralarında şöyle dile getirmektedir:

"Ne yazık ki benim sözlerimi yanlı
ş anladılar. Şu okunan ne güzel bir eser. Ben zevkle dinledim. Sizlerde öyle. Ama bir Avrupalıya bu eseri böyle okuyup zevk vermeye imkân var mı? Ben demek istedim ki, bizim seve seve dinlediğimiz Türk bestelerini onlara da dinletmek çaresi bulunsun. Onların tekniği, onların ilmiyle onların sazları, onların orkestraları ile çaresi her ne ise, mesela Ruslar ne yapmışlarsa. Bizde Türk musikisini milletlerarası bir sanat haline getirelim. Türk'ün nağmelerini kaldırıp atalım da sadece batı milletlerinin hazırdan musikisini alıp kendimize mal edelim, yalnız onları dinleyelim demedim. Yanlış anladılar sözlerimi, ortalığı öyle bir velveleye verdiler ki bende bir daha lafını edemez oldum."

Cumhuriyetin ilk on be
ş yılında bu gelişmeler, Türk müziği açısından şanssız bir dönem olduğunu göstermektedir. Derleme çalışmalarının dışında herhangi bir yapılanma etkinliği bulunmamaktadır. Ülkemizde açılan yeni kurumların müzik eğitimi ve ulusal müzik yaratmak adına değerli hizmetler verdiği kesindir. Fakat zaman içinde bu kurumlarda, Türk müziğine yabancı öğrenciler yetiştirildiği de görülmektedir. Anadolu'dan çok büyük emeklerle derlenen halk ezgilerine hak etmediği muamelelerin yapıldığı, halk çalgılarını çalan, kendi müziğine eğilimli kimselerin dışlanması gibi talihsizlikler yaşandığı görülmüştür.

Bu açıdan bakıldı
ğında derleme çalışmalarının Türk müziği ve temsilcilerinin önünü açan çok önemli çalışmalar olduğunu görmekteyiz. Her ne kadar ilk derleme çalışmalarının Adana'nın bakir Türkmen köylerinde yapılmasının pentatonik ya da tamperaman aralıklı ezgileri bulma umudu ve bu umudun gerçekleşmesi durumunda Avrupa müziğinin ulusallaştırılmasının kolaylaşacağı gibi hesaplar yapılmış olsa da, türkülerimiz adına mutlak değerli çalışmalar olduğunu kabul etmek gerekir.

Aslında geri dönüp bakıldı
ğında tartışmaların ve müzik türlerinde duyulan kaygıların her iki tarafta ortak olduğunu görmekteyiz. Türk müziğinin alafranga kesimlerince geleneksel (ilkel) kabul edilmesi konuya önyargılı ve nesnel yaklaşılmasına neden olmuştur. Yani gelenek, bir taraf için vazgeçilmez olurken diğer taraf için modernliğin önünde engel teşkil etmektedir. Aynı endişeyi klasik Türk müziğinde de görmekteyiz. Ülkemizde eğitim müziği yapılanmasının geleneksel müziğimizin kendi biçimi ve üslubu içinde olamayacağından hareket edilmiş, zaman içinde geleneksel kazanımların yok edilmesi etkinliğine dönüşştür. Hatta bunda yarışıldığı görülmüştür.

Ülkenin sosyal yapısının büyük bir ço
ğunluğunun köylü nüfusuna sahip olması nedeni ile geleneksel folklor değerlerini yaratan ortamın köyden kente kayması ile bu alanda duyulacak yeni kentlilerin ihtiyaçları dikkate alınmamış, folklor değerlerinin kaybolmasına neden olunmuştur. Bu durum geleneksel müziğimizin yaratılmasını daraltan sürece girilmesine neden olmuş, sosyal arayışlar neticesinde yeni, sentez müzik türleri türemiştir.

1920'lerden günümüze kadar yukarıda bahsi yapılan alafranga-alaturka karga
şası süre dursun, halk ezgilerinin toplanması, notaya alınması ve icra edilmesi gibi çalışmalar, 1940'lı yıllarda Ankara Radyosu tarafından yayınlanmaya başlanmış, klasik sanat müziğimizde Mesut Cemil, Türk halk müziğinde Muzaffer Sarısözen dinleyicilerine canlı yayında ulaşma başarısı göstermiştir. Toplumda duyulan büyük ilgi ve alaka müziğimizin genel nazariyatının irdeleneceği döneme girilmesini sağlamıştır. Bu gün çeşitli üniversitelerde bulunan ve batı müziği eğitimi veren Konservatuar ve müzik bölümlerinden sonra 1976 yılında kendi yapılanması ile ilk Türk Müziği Okulu İstanbul'da açılmış, 1982 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi'ne bağlanmıştır. Bunu 1984 yılında Ege Üniversitesi izlemiş ve 1988 yılında da Gaziantep Üniversitesi üçüncü Türk müziği okulunun eğitim ve öğretime başlamasını sağlamıştır. Ayrıca çeşitli üniversitelerin Yüksek Öğretim Kuruluna Türk müziği içerikli bölüm açmak için başvurduğunu görmekteyiz.

Diledi
ğimiz bu okullarını geleneksel ve evrensel müzik kaidelerinden taviz vermeden yaşayabilmeleri, Türk müziğini ulu önder Atatürk'ün de dediği gibi, "Cihan-ı Şümul" alana sanat endişelerini kaybetmeden taşıyabilmeleridir.

Alıntıdır

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2021