Kullanıcı Adı
Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 15
Sayı: 1776




Halen içinde yaşadığımız Pandemi Sürecinde; konser, tiyatro, opera ve bale gibi sanat etkinlikleri devam etmeli midir?

Devam etmelidir.
Devam etmemelidir.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 37 müzisyen gazete okuyor
 
 
Nazan Özcan
 
 
Yayımlanan Sayı : 1072

Arabeskin “has”ı olur mu? - 24.09.2010





Şarkıcı ve oyuncu Şevval Sam, 'Sek' ve 'Karadeniz'den sonra 'Has Arabesk'le müzik raflarında yerini aldı. Her yaptığının hakkını veren Sam, arabesk klasiklerinin de aslına sadık kalıyor.

Ne eylerse güzel eyler dediklerimizden Şevval Sam. Yani bir tek müzik değil, yaptığı her şeyin biz de altına imza atabiliriz, gram çekinmeden. Bu sefer de eylediğini beğendik. Sam, alaturka albüm ‘Sek’i çıkardığında şaşırmıştık, ama sevmiştik. Arkasından ‘Karadeniz’ geldi, ki kimse şaşırmadı ama gene sevdik. Ve şimdi de düpedüz arabesk söylüyor. Sevdik mi, evet! “Has Arabesk” dediği albümde, ‘Bir Kulunu Çok Sevdim’den ‘Anadan Ayrı’ya, ‘Güz Gülleri’nden ‘Sürünüyorum’a kadar 15 tanıdık bildik arabesk parça var. Hele albümün kapağı daha süper. Bayağı eski Ses dergisinden fırlamış gibi. 

“Has arabesk” hangi dönemdir?

Sound olarak 70’ler. Arabeskin tam anlamıyla yaygınlaştığı, bir kültürün ifade bulmaya başladığı ve üretildiği dönemin masumiyetini yansıttığı için ben de “Has Arabesk” dedim albümün ismine.

Masumiyeti nerede?

70’lerde arabesk, öncelikli olarak bir ifade biçimiydi. Türkiye’de göçlerin başladığı, göçen insanların şehirlerde tutunma süreçleri acılarını ifade ettiği için, o dönemde masumdu. 70’lerde her türlü ifade, politikti aslında. İnsanlar müziği gerçekten bir şeyin ifadesi olarak kullanıyorlardı. 80’lerde tüketim, rekabet, ticaret gibi kapitalist kavramlar gelmeye başladı, o zaman müziğin yapılış amacı da format değiştirmeye başladı. Popüler müzik oldu, formüle edildi ve daha çok satılması için her şeyin içine arabesk katılmaya başlandı. Bugün arabesk, o dönemki gibi üretilemiyor çünkü bugünkü Türkiye’nin ifade biçimi, dili değişti. Arabesk sadece müzik değil, bir kültür. Arabesk tavır diye bir şey var. Hatta bazen “Ay bu çok arabesk” filan derler. Bu arabesk anlayış belki hala var ama bugünün dili çok farklı olduğu için o dönemin arabeski yok. 

Alaturka ‘Sek’ albümü, arkasından ‘Karadeniz’ albümü ve hop ‘Has Arabesk’. “Aa delirmiş olmalı” diyenler oldu.

Niye delirmiş olmalı dediler ki?

“Ne alakası var, kadın şehirli, arabesk kültüründe büyümemiş” filan diye...

Hiçbir zaman elitist bir imaj çizmedim. Ben bu toprakların şarkılarını söylüyorum, arabesk de bu toprakların müziği. İnsanların bana yakışmıyor gibi algılamasının sebebi, onların zihinlerindeki sınıf farklılığı. Birisini farklı görmek, saygı duymak için onu daha elit görmeye çalışmak gibi bir yaklaşımdan kaynaklanıyor. Aslında hepimizin bir şekilde ucundan köşesinden bildiği, dokunduğu bir müzik. Binin dolmuşa, taksiye... Benim için müzikte sınıfsal ayrım yok. O yüzden şaşırmasınlar. 

Bergen, Kibariye, Karaböcek kardeşler daha makul görünüyor arabesk için. Çünkü onların hikâyeleri uygun. Ama siz İstanbul’da büyümüş, şehirli, müzisyen annenin kızısınız vs.

Ben aynı zamanda oyuncuyum, arabesk bir karakteri canlandırdığım zaman insanlar ne diyecekler acaba? Bu oyunculuk gibi, o kültürün içinden gelmeyen bir şarkıcı olmam benim o şarkıları söylemeyeceğim anlamına gelmez. Ben farklılıkları ve o farklılıkların getirdiği tatları seviyorum. Müzikte benim için sınıf ya da tarz farklılığı diye bir şey yok. İyi müzik, kötü müzik var. İyi örneklerini icra etmekten keyif alıyorum. ‘Sek’te kullandığım tavır ve sesler, arabeskte kullandığımdan çok farklı. Her müzik kendi gerekliliklerini yerine getirdiğin zaman, benim için güzel. Herkesin samimiyetiyle ortaya koyduğu ifade biçimlerini kendime yakın hissediyorum. İstanbullu olmam çok önemli değil, benim köklerimde farklı etnik kökler var. Müzik hayatımda yaptığım en eğlenceli işlerden biri, arabesk icrasıydı. Çünkü farklı seslerimle tanıştım, arabeskin gerektirdiği gırtlakları kullandım. Oyunculuk yaparken yararlandığım empati ve psikanalizi müzikte de kullanıyorum. Bir şifre çözme hali oluyor, illa ki o kültürde yaşaman gerekmiyor. O şarkıları esas sahiplerinden dinlediğim zaman, benim için oynanacak bir rol gibi analize açılıyor ve şifreleri çözdükten sonra, onu sesime geçirmeye çalışıyorum. 

Fazıl Say, twitter’da “Ben sağır olduğum gün arabeskin keyfini çıkaracağım” demiş.

Bu yaklaşımlar bana çok önyargılı ve elitist geliyor. Bu, benim hayata karşı duruşuma ters. İnsanların dışladıkları sosyolojik farklılıklarının, o insanların suçu olduğunu düşünmüyorum. Benim de rahatsız olduğum şeyler oluyor ama bu devlet politikasının getirisi ve sonucu. Bu anlamda insanları suçlamaktansa, o insanları o şartlara zorlayan devleti suçlamayı tercih ediyorum. Onları yadsıyıp dışladığın zaman eğitimine, dönüşümüne, gelişimine dair her şeyin önünü kapatırsın. Halbuki Fazıl Say bu müziğin iyi örneklerini ortaya çıkarabilecek kulağa sahip, bunlar üzerine çalışıp kendi müzikal sürecini de geliştirebilirdi. Demokratik açılımda Kürtlerin yanında yer alıp sonra varoşları dışlamak, bana çifte standart gibi geliyor. Sanatçının değiştirici, dönüştürücü bir misyonu ister istemez oluyor. Ha misyonu yüklenirsin yüklenmezsin o başka. Kaldı ki, Türkiye’deki eleştirilen arabesk kültürünün yaygınlaşmasında 26 ile 1976 arasında Türk müziğinin sansürlenmesi, 30’larda 20 ay boyunca tamamen yasaklanmasının payı var. Yasakçı ve sansürcü zihniyet günü belki kurtarabildi ama uzun vadede açığa çıkmak isteyen bir enerji, kendine bir yol buldu. Arabesk haline dönüşmesi de Türk müziğinin yasaklandığı dönemlerde halkın bir şekilde Mısır ve Arap radyolarına yönelmesiyle ve oralardan esinlenmesiyle olmuş. Bu yasaklar, Saadettin Kaynak ve Hafız Burhan’ın Arap müziğinden esinlenmesini durduramamış.

Sizinki de biraz karşı duruş yani.

İnsanlar neye neden karşı olduklarını bilmeden tamamen sınıf farklılığı gözeterek, ben ve öteki diyerek, bu müziği küçümsüyor ve dışlıyor. Evet, benim bu albümde biraz da derdim, insanların birbirine öteki demekten vazgeçmesine dair. Gerek etnik, gerek cinsiyet, gerek kültürel sosyolojik farklılıklar olsun, birilerine öteki deyip onu dışlamak eğilimi, Türkiye’nin önünü tıkayan ve bizi de mutsuz eden bir şey. Ben hayatımın en eğlenceli işini yaptım bu albümle. Ay bu düşük sınıfların müziği diye neden kendimi böyle bir zevkten mahrum bırakayım ki? Önyargı insanın hayatını zenginleştirmeyi engelliyor. O seçkin kişilikler, hiçbir zaman anlayamayabilir ezilmişliğin, köyünden koparılmanın ne anlama geldiğini ya da şehirde tutunmaya çalışırken yaşanan travmaları ama insani açıdan sınıfsal bir yadsıma getirmelerini doğru bulmuyorum. 

Küçük yaşlarda Hamiyet Yüceses filan dinlediğinizi biliyorum, arabesk de dinliyor muydunuz?

Ortaokulda Küçük Emrah’a aşık arkadaşlarım vardı, onlardan dolayı dinliyordum. Meslek lisesindeyken İbrahim Tatlıses’in “Fosforlu Cevriye” ve “Anılar” kasedini filan dinliyorduk. 

14-15 yaşlarında biraz ağır değil mi arabesk?

O dönemlerde feleğin çemberine dair bir fikrimiz yoktu ama sevdalanmaya başladığımız dönemlerdi. İlla ki bizi yakalayan yerleri vardı o şarkıların. Belki de hüzünle eğlenmeyi o dönemde öğrendik. Ki biz hüzünle eğlenen bir milletiz. Acıyla beslendiğimiz bir taraf var, çünkü bu topraklarda çok acılar yaşandı. 

Oğlunuz arabesk dinlese şu aralar, çocuğum sana ne oldu demez misiniz?

Şimdi onlar daha çok hiphop dinliyorlar. Onların sözlerinde de isyan, acı, ezilmişlik var. O söylem değişmiyor, çünkü müzik bir ifade biçimi ve dönem dönem değişiyor. O yüzden şimdi arabesk yerine hiphop var, dil değişti. Oğlum da ‘Koyverdin gittun beni’ de oturup ağlıyor, daha 13 yaşında. Acıyla, aşkla tanıştığı bir dönem. Acının öğretici bir tarafı da var. 

Arabesk şarkılardaki gibi ağır hüzünlü bir insan mısınız?

Hüzün taşırım, bunun için de beni çok hüzünlendirecek şeyleri çok tüketmem. Karamsar olmadığım gibi son derece pozitifimdir. Gerçekten mutluluğu ve huzuru ararım, ağlayacağım filmlere gitmem, komedi severim, eğlenmeyi ve gülmeyi severim. Müzikal anlamda güzel olarak ortaya çıkarılmış bir şeyin hüznü de beni bazen mutlu eder. 

Müslüm Gürses’in konserlerinde insanlar kendilerini keser hüzünden ve acıdan.

Ünsal Oskay’ın bir lafı var: “Eğer onlar kendi trajedilerini itiraf edebilselerdi, kollarını değil direk şah damarlarını keserlerdi”. Aslında bir şeyin şiddete dönüşmesi, söylenecek söz bulamamaktan kaynaklanıyor. Onlar hakikaten trajedilerini bu şarkılarla açığa çıkarıyorlar. 

Anneniz çok farklı bir kulvarda, bu albümü dinlediğinde ne dedi?

‘Annem’ şarkısında ağlamış mesela! Ben meslek lisesinde okuduğum dönemlerde varoş mahallelerden çok arkadaşım olduğu için arabeski biliyordum. Annem de benim sayemde bir aşinalık geliştirdi, şimdi ortaya çıkan işi müzikalite olarak beğendi. Önyargısız dinledi ve çok beğendi. 

Şarkılarını söylediğiniz ustalar, ya beğenmezse, insanın eli titremez mi, tedirgin olmaz mı? Orhan Gencebay beğenmedim derse kırılır mısınız mesela?

Şimdilik dinleyip beğenmeyen kimseyle karşılaşmadım. Ali Tekintüre ile karşılaştık, “Hiç beklemiyordum ama fevkalade olmuş” dedi. Kırılacak bir şey yok, ben kendime göre performans sınırlarımı son noktasına kadar kullandım, elimden gelen ne varsa bunu yapmaya çalıştım, algıladığım ve duyduğum kadarıyla. 

Küçük şarkıcı furyasında size de teklif geldiği doğru mu?

79’da ablamla bana ‘Derviş ve Annem’ diye arabesk bir şarkı getirdiler, küçük şarkıcı yapalım diye. Sesimiz güzel, anne baba müzisyen, o zaman kayıt makinası gibiyiz, zırt deyince söylemeye başlıyoruz filan. O şarkıyı unutmadım ben, onu da bulduk ama konsepte uymadığı için albüme koyamadım. O zamandan olabilirmişim arabeskçi. Deli gibi istemiştik ama bizimkiler izin vermedi. 

“Leman Sam’ın kızı ve Kazım Koyuncu’nun arkadaşı olmasa bu kadar sevilmezdi” ya da zaten doğuştan şanslı diyenlere ne diyeceksiniz?

Dışarıdan bakan biri için avantaj olabilir, hep birileriyle anılmak birey olmak isteyen biri için aslında çok şans değil. Leman Sam’ın kızıyım, ne yapayım yani? İyi ki de öyleyim, müzikal ve hayatla ilgili her şeyi ondan öğrendim. Genetik olarak şanslıyım, ama öyle bir ismin altında ezilmeden kendini var edebilmek kolay değil, çünkü çıta çok yüksek. Kazım’ın arkadaşı olmasaydım, sevilip sevilmeyeceğimi bilmiyorum. Ama arkadaşını söyle kim olduğunu söyleyeyim durumundan mütevellit, Kazım gibi birinin arkadaşım olması zaten bizim aynı dili konuşup aynı dünya görüşüne sahip olduğumuz anlamına gelir. Böyle şeylere gülüp geçiyorum, Kazım’ın arkadaşım olmasından, annemin de annem olmasından gurur duydum. Ben dünyanın en salak kadını olsaydım, sırf Kazım’ın arkadaşıyım diye sevecekler miydi beni? Burada art niyet var, ama bunları da çok yüklenmeye gerek yok.

Ne zaman adınız geçse, hep aynı şey oluyor. Ne derlerse desinler ama şu söyleniyor: “Çok güzel kadın kardeşim!”

Güzellik de bence bir tür ötekileştirme. Hiç umrumda değil. Birine güzel demek, aslında diğerlerine çirkin demeye geliyor. İnsanı güzel kılan şey, onun içinde taşıdığı enerjidir. Karşındaki çok güzel bir kadın ya da çok yakışıklı bir erkek olabilir, eğer doğru bir enerji taşımıyorsa, hayata karşı duruşu kötüyse, 10 dakikadan sonra o güzelliği göremezsin. Güzellik göreceli bir şey, mutlak güzellik yok. Bir insanın yüzünün ya da vücudunun arkasındakini, gözlerindekinin içindekini görmek lazım. 

“Dersimin Kayıp Kızları”nda şarkı söylüyorsunuz, Güldünya Tören albümünde yer aldınız, Hrant Dink davalarını takip ettiniz, Dink için konser verdiniz, ayrıca Greenpeace reklam filmi de var. Nedir bu muhalif duruş?

Bizim ailede sistem işler. Annem bana dedi ki, soru soracaksın bu hayata karşı. Bir şey yapıldığında niye diyeceksin ve bunun karşı tezine de bakıp değerlendireceksin. Ben de çocuğuma bunu öğretmeye çalışıyorum. Belli kriterler oluşturduğunda her şey o kriterlerden süzülüp geçiyor. Ve soru sormaya, düşünmeye başlıyorsun. Ben hayatıma sahip çıkıyorum, herkesin yaşam hakkını elinden alan insanlara karşı duruyorum. İnsanlar hastane kapılarında bekliyorsa, çocuğu için ilaç alamıyorsa senin iki sokak ötende, benden sonrası tufan diyemem. 

Ama bu söyledikleriniz için de eleştiri alıyorsunuz sürekli.

Eleştiriyi nereden aldığın da önemli. Rantçılardan alıyorsam ne iyi, işlerine çomak sokuyorum demek ki! Onlara gözümün içine baka baka çalıp çırpmaması, toprağımı, suyumu elimden almaması gerektiğini söylüyorum: Sadece kendimi düşünürsem, evet içtiğim su temiz, yattığım yatak yumuşak ama empati diye bir şey var. Dünya sadece benim etrafımda dönmüyor.

İşin tuhafı sizi enteller popülist, popülistler entel buluyor...

Ben etiketlerden hoşlanmıyorum. İnsan olmak üzerinden konuşmak lazım. Yanlış giden şeyden rahatsızlık duyuyorum, eğer popüler kültürün içinde bunları söyleyebiliyorsam, benim için büyük avantaj. Entel kısımda körler sağırlar birbirini ağırlar durumu var. Onlar zaten bu cümleleri kuruyorlar. Kendi içlerinde bu cümleleri kurmak dünyayı değiştirmez, hatta çevrelerini bile değiştirmez. Ama bunlardan hiç haberi olmayan insanlara hitap ediyorsan ve daha geniş bir kitleyse o, bir şeyler değiştirebilirsin. Belli bir kitleye, bir fraksiyona, sınıfa konuşmuyorum ki, insana konuşuyorum ben. Çünkü dünyanın buna ihtiyacı var, benim melek olmak gibi bir derdim yok ki! Sadece kendimi, başkalarının yerine de koymaya çalışıyorum.

FOTOĞRAF: TAMER YILMAZ

RADİKAL

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2020