Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1746




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 69 müzisyen gazete okuyor
 
 
Meltem Mercan
 
 
Yayımlanan Sayı : 1024

Hayalim ve savaşım eşit bir dünya - 08.06.2010





Yeri geldi notalarıyla ‘Sam Amcalar’a meydan okudu, yeri geldi Anadolu’nun sesini tınıladı kendine has yorumuyla. Kimi zaman dingin kimi zaman asabi ve isyankâr oldu onun müziği. Adana’da doğdu ve büyüdü. ‘Bu Akşam Ölürüm’ şarkısıyla tanındı Murat Kekilli. Şimdi ise ‘Kalbimdeki Darp’ albümüyle yeniden dinleyicileriyle kucaklaşıyor. Murat Kekilli yeni albümüyle ilgili sohbetimizde “Notalarımın kimseye borcu da yok, eyvallahı da” diyor. 

Önce sizi tanıyalım, biraz yaşamınızdan bahsedelim?
Bu memlekette Murat Kekilli’nin yaşamı ile ilgili hâlâ bilmedik bir şey varsa çok şaşırırım doğrusu. Tamam çok göz önünde değilim, yeni bir jenerasyon geliyor onu da kabul ederim ama şu da var ki eğer bir büyüğü çocuğunun yanında Murat Kekilli diyorsa çocuk da ‘hadi ya bu o mu’ diyor. Hatta yakın zamanda yaşadığım bir olay, annesi çocuğuna diyor ki “Ne dinliyorsun internetten?”, kulaklığından kulaklığı alıyor, “A Murat Kekilli” diyor, çocuk “Anne sen murat Kekilli’yi nerden tanıyorsun” dediğinde annesi “Sen daha yeni doğmuştun biz onu dinliyorduk” diyor.  Büyük ihtimal çocuk ortaokul yıllarında falandır. Çocuk “Biz Kekilli’yi okulda dinliyorduk ve sadece bizim bildiğimizi sanıyorduk” demiş. Kısaca bu. Umarım kendimi doğru tanıtmışımdır. 

Hâlâ Adana’da yaşıyorsunuz değil mi?
Evet öyleydim ama artık İstanbul’dayım. Bu gelişim bir milat oldu. Büyük ihtimalle bundan sonra burada kalacağım... İstanbul’da sanatta bir onur savaşı var. Sanatı halk için yapanlar var, sanatı bir zümre içinde kalabilmek için, rahat bir yaşam için yapanlar var, sanatı sırf kendisi için yapanlar var, sanatı sanat için yapanlar var, sanatı bir de Allah için rıza için yapanlar var... 

Peki siz kendinizi nerde tanımlıyorsunuz?
Valla benim kimseye eyvallahım yok. Nesimi’nin biz sözü var, “Benim rizkimi veren huda dir kula minnet eylemem” der. Hiçbir patron, hiçbir güç, yeryüzünde beni hiçbir şeyiyle ikna edemez. Hiç kimse, hiçbir şey umurumda değil. İçimden geldiği gibidir, notalarımın kimseye borcu yoktur, eyvallahı da yoktur. Yeri gelir vurur kırar, yeri gelir en dingin kattadır. Özgürdür benim notalarım alabildiğine özgür. Ama paylaşırım. Bunların doğru olduğuna inandığımız andan itibaren özellikle bu gelişimde sanatın hiçbir şeye borcu olmaması gerektiğini düşünerek savaşmamız gerekiyor. 

Peki Adana’ya dönüşünüz bir kaçış mıydı?
Kendimden kaçıştı biraz da. Sadece bu ortamdan korktuğumdan değil. Bir kere bizi kibir sahibi yaptılar. İşte ‘sen çok iyisin, sistemi yenen adamsın, sistemi çökerten sensin’... Bir hacker gibi bütün bilgisayarları çökerten, bütün kapitalizmi çökerten... 

Öyle de algılandı aslında?
Öyle algılandı ama şöyle de bir şey var. Ben de onun içine girsem ne olacaktı? Evet ben yaptım desem ne olacaktı? Ben başardım desem, buna inansaydım ne olacaktı? Bütün bunları ben yarattım desem yeryüzündeki tanrıyı oynamaya başlayacaktım ki bu bir insana yakışabilecek bir tutum, davranış en önemlisi duruş değildir. 

Yeni albümünüzden biraz konuşalım, nasıl bir hazırlık süreci yaşadınız? Adana’daydınız sanırım?
Evet, çok büyük zamanımı orda geçirdim. Yaylalarda kaldım, zaman zaman köylere indiğim oldu, İstanbul’a da geldim, bir kenar mahallede yaşadım. Hayatın içindeydim... 

Dinleyicileriniz bu albümde önceki albümlerinizden farklı ne bulacak?
Bir defa bu albümde çuvaldızı kendimize batırmamız gerektiğini düşündük ve ciddi ciddi de batırdık. Ne de olsa o kibirden nasibimizi almıştık. Burada ben karanlığın inkâra açık sorularını çok sordum. Albümün içinde de buna benzer sözler geçiyor. Sonunda anne karnında o dalgın, savunmasız duruşa döndük. Herkes bizim müziğimizden faydalansın ama kimseye zararımız dokunmasın. Biz verebileceğimiz her şeyi vereceğiz. Bildiğimizi sadece kendimize saklamayalım. Biz yıllarca sakladık bunu. Kitle iletişim araçlarını kullanmamamızın temel sebebi buydu bekli de. Biz kendimize yardımcı olmaktan acizdik. Bir onur savaşının içinde değildik. Bir uğraşımız vardı ama kendimiz içindi. Bizim toplum için, dünya için yapabilecek bir şeylerimiz olduğuna karar verdik ve birikimimizi bu yönde kullanacağız. 

Müzik tarzınızla ilgili konuşmak gerekirse biraz halk müziği formu biraz da batı müziği, rock formu var. Bu formun başlangıcı doğru bir tespit mi bilmiyorum ama Cem Karaca. Onunla başlayan bir akım...
Evet. Üç Hürel, Cem karaca, Erkin Koray, Moğollar bu akımın öncüleridir. 

Bu Batı ve Anadolu kültürünün buluşması çok benimsendi ve yaygınlaştı. Son dönemde ise bu buluşmayı arabesk ve rockta da görmeye başladık. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Arabesk bu toplumun kaçınılmaz müziğidir bana göre. Neticede bizde, Adana’da bir kenar mahallede, yetiştiğimiz yerde dondurma tezgâhlarında teyp olurdu, bangır bangır Müslüm Gürses, Orhan Gencebay çalardı. Bizim kulağımız aşinadır. Ama biz onları dinlerken, daha farklı bir şey keşfettim, çocukluğumda annemin  babamın dinlediği insanlar Neşet Ertaş, Aşık Veysel’di. Onlar yaşımız ilerledikçe daha tatlı gelmeye başladı. Sonra arabeskte o toplumun içinde, Türk Halk Müziği de, Türk Sanat Müziği de. Ama tüm dünyada rock müziğnin kendine ait bir protestosu vardır. İki müziğin de böyle bir ortaklığı var sanki. Halk müziği de kaynağını protestodan alır. Rock müziğiyle buluşması hiç tesadüf değil. Ama günümüzde arabeskçiler rock formunda, rockçılar da arabesk formunda müzik yapıyor.Arabeskin içinde vardır o protesto, işte ‘kula kulluk edene yazıklar olsun’ sözü önemlidir. Aslında arabesk müzik ve arabesk kültür göçle birlikte şehirlerde oluşan kültürün bir sonucu. Orda da isyan var. 

Peki rock ve arabesk buluşması yeni mi, yoksa daha öncesinde var mıydı?
Aslında yeni değil. Mesela Zerrin Özer’in arabeske yakın şarkılar yaptığını biliyoruz, işte ‘ikimiz bir fidanın güller açan dalıyız’... Yapıldı bunlar, pop müziğin içinde de vardı. Bir çok örneği var. Mesela Barış Manço o tarza yakın şeyler yaptı, arabesk gırtlağı kullandı. Mesela Barış Manço’nun  700 bin satmış bir albümü var, ‘Can Bedenden Çıkmayınca’. Bu şarkının yorumunu biraz farklılaştır, arabesk nüansları kesinlikle görürsünüz. O şarkının aynısı uduyla Coşkun Sabah okudu 3,5 milyon sattı, Türkiye’nin rekoru onda bildiğim kadarıyla. Niye? Çünkü, ud ile daha arabesk, daha damara yakın kalbe dokunan bir şekilde söyledi. Aynısını biraz daha pop rock müziğiyle 600-700 bin sattırırken, biraz daha arabesk gırtlakla daha yumuşak telli çalgılarla söylendiğinde rakamları da değiştirdi. Çünkü bizim kültürümüzde bu var. Örnekleri çoğaltabiliriz aslında, Cem Karaca’da da var, Fikret Kızılok’ta da var. 

Arabesk kesinlikle sosyolojik bir inceleme alanıdır bence. O yoksulluğun içinden gelen insanların örgütlü olmayan tepkisi hatta belki çığlığıdır.
Evet kesinlikle. Rock biraz daha toplumsaldır. Toplu bir karşı koyuşu vardır. Arabesk biraz daha sineye çeker, rock yansıtır. Arabesk toplayıcıdır mesela öyle bir yanı vardır, rock yansıtır, ayna gibidir. 

Peki, arabesk’in yaygınlaşacağı gibi çıkışlar var. Krizle birlikte yoksulluğun artmasıyla arabesk kültürün yeniden şekil değiştirerek ve yaygınlaşarak geleceği söyleniyor. Bu görüşe nasıl bakıyorsunuz?
Arabesk yaygınlaşabilir. Dünyanın her yerinde zengin ve fakir arasındaki uçurum artıyor. Biz eşit bir dünya hayal ettikçe aradaki uçurum korkunç bir şekilde artıyor. İstanbul’a gelmemin nedenlerinden biri de bu aslında. Bu uçurumu azaltmamız gerekiyor ve bu konuda herkese çok iş düşüyor. Bir çok grup, örgüt, sendika vs. çok kişiye çok büyük işler düşüyor. Bu uçurumun azalması hatta ortadan kalkması gerekir. Çünkü bu dünyanın içerisinde hepimiz yaşıyoruz, hepimiz nefes alıyoruz, hepimiz bu dünyadan göçeceğiz bir gün. Bu eşitsizliği gidermek lazım. Hastanede bile biri sırada beklerken, ölürken, diğeri en iyi koşullarda alıyor sağlık hizmetini. Bu uçuruma bir çözüm bulmak lazım. Hükümetse hükümetten, muhalefetse muhalefetten, kısaca bizim de yönetimde bir sesimiz, bir önerimiz olmalı. ‘Bu böyle gitmez’ dememiz gerekiyor. Taşın altına elini herkesin sokması gerekiyor. 

Grup Yorum’un albümünde ‘Gecekondu ile Gökdelen’ parçasında sizin de emeğiniz, sesiniz var. O şarkı tam da bunu anlatıyordu. Şarkı eşitsizlik ve insanların gelirleri arasındaki uçuruma dem vuruyordu.  Şu an Grup Yorumla ilişkiniz, iletişimiz ne durumda, başka projeler var mı?
İlişkim de var, iletişimim de var. 12 Haziran’daki konsere de davet ettiler ama benim 12’sinde konserim var. Orda olmayı gerçekten çok isterdim ama böyle oldu. Gaziantep’te olacağım ama kesinlikle gönlüm Grup Yorumla. Ben üniversiteden bu yana onları dinlerim, benim  ufuk çizgim de onlarda var. beni bir kere davet ettiler ben tamam dedim. Bundan sonra da beni ne zaman nereye davet ederlerse ben varım. ‘Baş Eğmeden’ albümünde ‘Gecekondu ile Gökdelen’ şarkısına eşlik ettim, çok da severek ettim. 

Sizin duruşunuzla da yakından alakalı olduğunu düşündüğüm, popstar yarışmaları ya da bir gecede ünlü olma merakını, bu çirkinliği bir takım organizasyonla ekranlara taşıyan mantaliteyi nasıl yorumluyorsunuz?
Popüler kültür dediğimiz şey de sürekli değişen bir şey, bu da değişecek. Ama popüler kültür dediğimiz ürünlerin bu kadar izlenme oranlarının arkasındaki nedenler beni endişelendiriyor. O programların olması korkutmuyor beni, çok izleniyor olması üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir durum. Toplumun kültür seviyesi ve beğenilerin git gide düştüğünü gösteriyor bize. En çok üzüldüğüm bu. Bu konuda da benim ve benim gibi düşünen müzisyenlerin misyonu önem kazandı. Burada kalmalıyız ve bu savaşın içinde olmalıyız. Ben bu savaşın içindeyim artık. Bu sistemi çökertmek için elimden geleni yaptım diyebilmeliyim. 

Son dönemde takip ediyorsanız, Türkiye, TEKEL işçi direnişi, maden işçilerinin ölümleri gibi yoğun bir gündem altında. Siz bu yaşanan gelişmelere nasıl bakıyorsunuz?
Maden olayında bir gerçek var. insanlar alın teriyle ekmek kazanmaya çalışıyor. Bizde de işsizlik gün geçtikçe artıyor. Türkiye ekonomik olarak gelişiyor, Batı destekliyor diyorlar. Böyle olsa dahi bu olayların adil bir tarafı yok. İnsanlar ince teknolojiye geçeceklerse eğer, bu teknoloji bu insanları yeraltından yer üstüne çıkaracaksa biran önce yapılmalı. Avrupa’da kaba teknoloji yok, maden ocakları kapatılmış. Eğer bizde de kapatılması gerekiyorsa kapatılsın. Kapatacaksan da o işçilere iş vereceksin, hiç kimseyi sokakta bırakmaya kimsenin hakkı yok. Bu şartlarda böyle devam etmek zorundaysa iş güvenliğini de eksiksiz yerine getirmek zorundalar. Özellikle bu ülkeyi yönetmeye talip olan insanlar başta olmak üzere hepimize çok iş düşüyor. 

Serdar Ortaç’ın Taksim’e çıkma şansı yok Ahmet Kaya’ya yönelik Serdar Ortaç’ın yıllar önce yaptığı haksızlığı bugün büyük bir çoğunluk hafızalarından atamadı. Son olarak geçtiğimiz günlerde Serdar Ortaç’ın Hacettepe konserinde yaşanan protestolar malum. Siz, bu toplumsal refleksi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Söyle anlatayım, bu grup, bu topluluk hâlâ burjuvazi. Sadece Serdar Ortaç değil, onun gibi birçoğu için aynı şey geçerli. Burçların arkasında yaşıyorlar, bu toplumun içinde değiller. Eğer bu toplumun içinde olsaydı o hatayı yapmazdı yapsa bile bu toplumu bu insanları ikna ederdi. Onların dünyası çok farklı. Varlıklılar ve yokluğun halinden anlamazlar. Varlık yokluk baş ayak ilişkisi tam da budur aslında. Bu insanlar hiç ayak olmadı. Bu konuyla ilgili insanların acılarını bilmiyor. Yani ayakların acılarını bu insan(lar) bilmiyor. Bu yük onların yükü, onlar bu yükü asla ve asla taşıyamaz. Ahmet Kaya tüm onuruyla bu yükü taşıyordu, çünkü ayağın içindeydi hatta ayaktı. Kahvedeydi, sokaktaydı, mahalledeydi, sinemada, tiyatrodaydı ve her şeyden önemlisi direnişteydi. Hayatın içindeydi ve kimseye eyvallahı yoktu. Evet ben iddia ediyorum, popüler kültürün zirvesindeki adamların Taksim’e gelme şansları yok, kesinlikle yok. Kimseyi ikna edemez bu adam, ne sokaktakini ne de Hacettepe Üniversitesi’ndekileri, ne Fırat Üniversitesi’ndekileri, ne ODTÜ, ne Akdeniz Üniversitesi’ne  nereye giderse gitsin ikna edemez. Üniversitelerde hele asla ikna edemez. İnsanların gözleri kapalı olabilir, seni görmüyor olabilir ama o insanların yürekleri açık. 

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019