Kullanıcı Adı
Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 15
Sayı: 1776




Halen içinde yaşadığımız Pandemi Sürecinde; konser, tiyatro, opera ve bale gibi sanat etkinlikleri devam etmeli midir?

Devam etmelidir.
Devam etmemelidir.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 34 müzisyen gazete okuyor
 
 
Nazan Özcan
 
 
Yayımlanan Sayı : 999

Hasankeyf'in göçebesi... - 29.04.2010





'Rewend'in söz ve müziği bana ait. Küçülen ve iletişimin de kolaylaştığı bir dünyada ruhsal göçebeler olduğumuzu düşünüyorum. Yani gittiğin her yerde bir parça bırakıyorsun ya da bir parça alıyorsun. Özlemlerin, hasretlerin çoğalıyor

Billur sesine, duruşuna, müziğine, samimiyetine delicesine imrenirken, Aynur bir de gitti, Johhny Depp’le tanıştı! Yok artık! Zaten yeterince kıskanılacak durumu vardı: 2004’te çıkardığı ‘Keçe Kürdan/Kürt Kızı’, 2005’teki ‘Nüpel/Yeni Sayfa’, sonra Fatih Akın’ın ‘Crossing the Bridge’i. Bitmedi: Birçok önemli fesitvale katıldı, Times’a kapak oldu, BBC’de ‘Ahmedo’yu patlatınca programı uzattı, Türkiye’de katıldığı televizyon programları uyarı aldı, Altın Portakal’da Kürtçe söyleyince protokolü tarumar etti ve hatta Ajda Pekkan’a Kürtçe söyletti! Şimdi 33 yaşında üçüncü albümü ‘Rewend/Göçmen’le karşımızda. 

Johnny Depp’le tanıştınız ve kadınların yarısından fazlasını kıskançlıktan çatlattınız. Bir anlatır mısınız şöyle ballandırarak?
Emir Kusturica, Sırbistan’daki köyünde her sene film ve müzik festivali düzenliyor. Beni Fatih Akın’ın ‘Crossing the Bridge’inde dinlemiş ve etkilenmiş. Davet ettiler, gittik, 14 Ocak’taydı. Gece 12 gibi konserimiz vardı. Ben sahnede şarkı söylerken seyircilerin arasında bir hareketlenme oldu. Çok anlam veremedim, devam ettim. 1,5 saat sonra konser bittiğinde Emir, “Johnny Depp seninle tanışmak istiyor” dedi. 

Küçük çaplı bir kriz geçirmediniz mi orada?
Çok hoşuma gitti tabii ki. Dünyaca ünlü birinin daha öncesinden beni biliyor, dinliyor oluşu, gece ikiye kadar konserimi dinleyişi... O da ‘Crossing the Bridge’de dinlemiş. 

Çok normalmiş gibi anlatıyorsunuz ama bu Johnny Depp yahu!
Yanına gittiğimde sanki 40 yıldır tanışıyormuşuz gibiydi, bu tabii onun rahatlığından ve mütevazılığından. Bana “Çok özel birisin, farkında mısın? Dünya çapında bir sessin” dedi. “Seni dinlemekten çok büyük keyif aldım, Fatih Akın filminde dinlerken de aynı şekilde tüylerimi diken diken etmiştin. Bu nasıl bir şey ki insan hiç anlamadığı bir dilden bu kadar etkileniyor” gibi pozitif ve güzel şeyler söyledi. Daha sonra birlikte bir şeyler yapabiliriz belki diye konuştuk çünkü o da müzisyen. Şöyle bir espri yaptı, “Sana nasıl eşlik edebilirim ki? Sen başlı başına bir şeysin.” Müzikten, Türkiye’den, Kürtlerden bahsettik. “Beni davet edersen konserine gelirim” diye espri yaptı. Hatta ben de “Seni davet etmek kolay değil” dedim. Güldü, “Yok, bu kadar abartma” dedi.

Şimdi gelelim yeni albüme. ‘Rewend/Göçmen’ sizin yazdığınız parçanın ve albümün adı.
Evet, söz müzik bana ait. Küçülen ve iletişimin de kolaylaştığı bir dünyada ruhsal göçebeler olduğumuzu düşünüyorum. Yani gittiğin her yerde bir parça bırakıyorsun ya da bir parça alıyorsun. Özlemlerin, hasretlerin çoğalıyor. Ben de kendimi ruhsal bir göçebe olarak görüyorum. Albümde Kürtlerin yaşadığı İran, Horasan, Serhad, Erivan bölgesinden parçalar var. Aslında bakınca bunların hepsinde bir parçamın olduğunu görüyorum. 

‘Rewend’in klibini de Fatih Akın çekti. ‘Crossing the Bridge’den sonra ikinci beraber işiniz.
Zaten Almanya’ya her gittiğimde Fatih’le görüşüyordum. Yine bir gittiğimde otururken arkadaşlarımızdan biri “Birlikte yaptığınız bayağı ses getiren bir çalışmaydı, bir klip de çekseniz” dedi. Fatih de “Seve seve, Aynur için her zaman” dedi. Ben de çok mutlu oldum. Kamera karşısında kasılırım, rahat değilimdir ama Fatih’le olunca sanki iş yapmıyorsun gibi oluyor, çok rahat. 

Hasankeyf’te çekmek kimin fikriydi ve neden?
Biz Hasankeyf’te çekmeyi düşünmüştük ama Fatih de bize Hasankeyf’te yapalım deyince bir tuhaflaştık. Herkes birbirine bakıyor, nasıl bir buluşma bu diye! Klip olacaksa bunun bir anlamı ve sosyal bir sorumluluğu olsun diye düşündük. Hasankeyf hepimizin içinde acı bırakan bir yer. Küçücük de olsa bir katkımız olacaksa, ne güzel!

Hasankeyf’in sizin için daha farklı bir anlamı olabilir mi? Neticede siz Dersimlisiniz.
Ben İstanbul’a geldikten sonra Hasankeyf’i gördüm. İlla o coğrafyadan olmak da gerekmiyor. 7000 yıllık bir geçmiş, orada yaşamış kavimler, yaşanmış aşklar, acılar, olaylar, insana dair her şeyi orada hissedebiliyorsun. Tarih bana bu 7000 yılı bağışlamış diyorsun. Orada 7000 yıllık bir miras, hiç korunmamasına ve hor kullanılmasına rağmen duruyor. 7000 yıllık miras, nasıl 40 yıllık bir baraj için bir çırpıda silinebiliyor bunu anlamıyorum.

Fatih Akın Almanya’da ne tam Türk ne tam Alman. Siz de öyle. Acaba bu mu yakınlaştırıyor sizi?
Onun da bir etkisi vardır mutlaka. Hiçbir yere kendini ait hissedememek de ortak bir buluşmayı sağlıyor ama aynı zamanda Fatih’in dünyasında doğa, kültürel değerler önemlidir, farklılıklar zenginliktir. Ben de öyle biriyim. O da acı çekiyor Hasankeyf’in sular altında kalmasından ya da ben de onun köyüne barajlar, HES’ler yapılmasına üzülüyorum. 

Albüme dönelim tekrar. Şarkıların seçimini neye göre yaptınız?
Beni etkilemesine göre. İnsana dair şeyler, bir gerçeklik payının ve yaşanmışlığın olması lazım. Tabii bazı parçaların duygusu seni güçlü şekilde etkileyebiliyorsa, o senin de olur. Sözler de önemli. Mesela ‘Şın û Şaye’nin hikâyesini bir arkadaşım anlattı ve çok etkilendim. Bir ailede bir erkek ölüyor ve ölenin karısını kardeşine veriyorlar. İnsanlar taziyeye geldiğinde gelinin elbiselerini dolaştırıyorlarmış, ki herkes anlasın onun erkek kardeşe verildiğini. O taziye aslında o kadının düğünü de oluyor. ‘Xewn’de bir kişi rüyasında birine âşık olduğunu görüyor. Rüyasında aşkı bütünsel olarak yaşaması ve gerçek dünyaya dönerkenki o boşluğu anlatması beni çok etkiledi. En sonunda da nereden çıktı bu ezan sesi, beni bu güzel rüyadan uyandırdı, kötü dünyaya tekrar getirdi diyor. Albümün toplamında insanlık var. Tabii çoğunda kadınlar anlatılıyor yine. 

İnsanlık olduğu için mi acaba sizin şarkılarınız yurtdışında da çok beğeniliyor?
Singapur’da konser veriyorsun, müzeler müdürü senin hayranın oluyor ve gözlerindeki acaba bu hayatta tekrar görüşebilecek miyiz bakışını görüyorsun. Bilmediği bir dilde senin parçalarına eşlik ediyor. Ve o hep bir yerinde kalıyor, senin de yüreğinde, beyninde kalıyor. 

Aslında siz de göçebe bir hayat yaşadınız değil mi? Tunceli’de doğdunuz, Elazığ’da büyüdünüz, sonra İstanbul’a geldiniz.
Dersimliyim ama Elazığ’da okudum. Köyden çıkıyorsun, Elazığ, büyük bir şehir. Oraya bir adaptasyon yaşıyorsun. Sonra İstanbul’a geliyorsun ve başka bir hayata adapte oluyorsun. Yani her yerliyim ama hiçbir yer de benim değil. 

İstanbul’a biraz zorunlu göç gibi değil mi? İnsan zorla geldiği yeri sevebilir mi?
Göç ettiğimiz dönem, 15-16 yaşlarındaydım. Aileler açısından düşündüğün zaman sana şimdi acı veriyor ama sen o zaman daha gençsin, hayatı keşfetmeye çalışıyorsun, cazip geliyor. Ama süreç ilerledikçe, kendinin farkına varmaya başladıkça, mutlu olacağın ya da huzur bulacağın alanlar küçüldükçe geldiğin yeri özlemeye başlıyorsun ve oraya dönmek istiyorsun. Ama dönsen bile orası da artık aynı yer olmuyor. 

Ne gibi problemler yaşadınız peki?
İletişim kuramıyorsun çünkü karşında bambaşka bir kültür var. Sen köyde büyümüşsün, senden çok başka şartlarda büyüyen insanlarla aynı kulvarlarda olamıyorsun ve onun kompleksini yaşıyorsun. Birine merhaba, nasılsın, iyi misin demek bile sorundu, zordu. Korkuyorsun. Nasıl söylenir acaba? Kendi dilinde çok rahat söyleyebiliyorsun. 

Geldiğinizde iyi miydi Türkçeniz?
Ben ilkokulda öğrenmiştim ama mesele Türkçeyi öğrenmek değil sadece. Nasıl oturulur kalkılır, insanların hassasiyetleri nelerdir, bunlar bile sorun. Köyde hep birlikte yaşarsın, herkesin kapısı hep açıktır. Burada her şey kurallı ve kurallara uymak zorundasın ama kuralları tam da bilmiyorsun. 

Ama avantajları da olmuştur herhalde. Yani köyde kalsaydınız, bu kadar çok insana şarkı söyleyemeyecektiniz. 
Belki de çok daha iyi olacaktı. Hiç bilemiyorsun. Kendime ya da köydeki cemaate söylemek yetiyordu bana o zamanlar. Ama tabii işler genişledikçe, insanın tatminsizliği de artıyor. Allahtan ben azla yetinmeyi biliyorum!

Ailede var mı sizin gibi şarkı söyleyen?
Annem, çok güzel okur ve klan yazar. Onların yaşam şekli bu. Benim yedi yaşından sonra kültürümle bağım koptu. Ama büyükler onunla şekillenmişler artık. Bir de annem ekstra bir yetenek. Çok duygusaldır ve yürekten söyler.

Hiç onunla beraber bir şeyler yapıyor musunuz?
O söyleyince ben susuyorum. Kendimi çok gereksiz hissediyorum. (gülüyor) Güzel anneyi kirletmeyeyim diyorum kendime...

Ajda Pekkan’la Keçe Kürdan düeti pek kıyamet koparmıştı. Ajda Pekkan batılı, siz doğulu, affedin ama pek tuhaf gelmişti bana.
Güldünya projesi nedeniyle yemekte görüştük. Ajda Pekkan beni dinlemiş, etkilenmiş, birlikte bir şeyler söyleriz dedik. Tam beyaz Türk, zaten onun ben Kürtçe söylerim seninle demesi benim için çok özeldi. İnsan müzisyen olma noktasını yakaladığı zaman o kadar da uzak düşünmüyor ayrıca. Türkiye bir süreçten geçiyor ve bu süreçten geçerken bir katkımın olmasını istedim. 

“Sadece Kürt sorunu değil...”

“Kürt açılımı” idrak ettik, sözde. Sizin için ne ifade ediyor?
En önce 80 yıl sonra böyle bir açılımın yapılması insanı hem gücendiriyor hem de 80 yıl boşuna mı bu acılar çekildi, bu kadar bedel ödendi diye düşünüyorsunuz. Bu kadar değerli insanlar öldü, gereksiz olaylar oldu. Sonra diyorsun ki, zararın neresinden dönsen kârdır. Ama ne oldu? Gelinen noktada şu an sadece TRT Şeş var ortada. Bu kadar ciddi bir konunun uzaması aynı zamanda daha büyük kargaşaların çıkmasına da neden oldu. Bu ülkedeki siyasi dengeleri oturtmak ve siyasi çatışmaları durdurabilmek bence en elzem şey. 

Dengeler pek oturmuş gibi, çatışmalar da durmuş gibi değil.
En basit ve en zararsızlardan bahsedelim. Tiyatrolar, gösteriler bile hâlâ yasaklanıyor. 2004’ten beri ben pek bir değişiklik görmedim. 2004’te de Türk dinleyicilerim vardı, o zaman da milliyetçi kesimden gelen tepkiler vardı. 2010’da yine aynı dinleyicilerim var ve aynı tepkileri alıyorum. Ama en azından Kürt sorunu konuşulabilir hale geldi. Eğer bu sorunun çözümü samimiyetle isteniyorsa öncelik tanımak lazım. Ve bu tek taraflı olacak bir şey de değil. Bu ülkedeki farklı siyasi düşüncelerin ortak bir noktada buluşması lazım. Halk da, siyasetçi de, sanatçı da herkes samimi bir şekilde desteklemeli. 

Halktan biri daha birkaç gün evvel Ahmet Türk’e yumruk attı.
Ahmet Türk, Kürt siyasetçisi olduğu için o yumruğu yedi. Ben iki gün boyunca kendime gelemedim. Anadolu’da büyüğe el kalkmaz diye bir şey vardır ama bunu da aşıyor bu. Tedirgin oluyorsun o yüzden. Kimliği ne olursa olsun şiddete meyillenmek, şiddetle karşılık vermek korkunç bir şey. Ahmet Türk, gerçekten çok pozitif ve barışçıldır. Ve bu ülkede en çok onlar yoruldu. Biz de öyle. Sadece Kürt sorunu değil, kadın, çocuk, yaşlı, işçi, inanç sorunu her şey gerçekten beni yoruyor. Müzikle meşgul olmam gerekirken müzikten çok Türkiye’deki durumunuzun ne olacağını düşünüyorsunuz. İnsanların acı çekmesi sana acı çektiriyor. Niye hâlâ bu noktadayız, anlamak zor.

2004’ten beri hiç mi bir şey fark etmedi? Mesela “Kürtçe söylüyorum acaba bir şey olur mu?” tedirginliğiniz hâlâ var mı?
Hâlâ korkuyorsun, televizyonda ya da konserde. Ki bazen yaşıyorsun da. Mantık her zaman aynı tutucu kesimde. Biz burayı terk edip Mars’a mı yerleşelim? Açılım tutucu kesimde etki yaratmadı bence. Sadece sorunun bitmesini isteyen kesim biraz daha cesaret buldu, sesleri biraz daha yüksek çıkmaya başladı. 

Yani 10 kişiyse o 10 kişinin sesi yükseldi ama 11 kişi olmadı mı?
11. kişi sadece pozitif baktı ama yerinde durdu. Ama bu da bir aşama! 

Bir aşama da 1938’de Dersim’de yaşananların konuşulması oldu. Sizin ailede de bu travma var mı?
Yakın akrabalardan sürülenler olmuş ama bizim büyükler çok aktarmazlardı. Mesela neneme sorunca “Kendinden büyük işlere karışma” deyip susturuyordu beni. O kadar ciddi bir acı ve vahşet yaşamışlar ki onu hatırlamak bile istemiyorlar. Zaten hatırladıkları anda kendilerine çekilip bambaşka bir dünyaya giriyorlardı. Benim nenem Türkçe bilmiyordu, Alevi. Kendi inancında dua ediyor, huzur buluyor. Sen şimdi bundan nasıl vazgeçersin ve başka bir şeye inanırsın ki? Kendi dilinde klan söyleme, başka bir dilde söyle demek bu. Bana diyorlar “Ya çok güzel söylüyorsun da niye Türkçe söylemiyorsun?” Ben ne anladım o güzellikten şimdi?

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2020