Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 15
Sayı: 1762




Güzel Sanatlar Fakülteleri ve benzeri okulların yetenek giriş sınavlarının YÖK tarafından kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?

Kaldırılması doğru bir karar, Katılıyorum.
Kaldırılması yanlış bir karar, Katılmıyorum.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 24 müzisyen gazete okuyor
 
 
Ali Murat Hamarat
 
 
Yayımlanan Sayı : 837

Barok müziğin öldüğü gün... - 29.07.2009





Takvimde sıradan görünen bir gündür 28 temmuz. Birçoklarının hayatında pek birşey ifade etmese de, yaşamları değiştirmiş iki bestecinin öldüğü gündür. Antonio Vivaldi’nin 1741’deki olmasa da, Johann Sebastian Bach’ın 1750’deki ölümüyle bir dönem kapanır, başka bir çağ açılır. Günümüzdeki ünleri ne olursa olsun, kızıl saçlı rahiple, müzisyen bir geleneğin ürettiği Alman harikasının yer yer iç içe giren öyküsü, sadece müziğin değil kültür tarihinin yapıtaşlarını özetliyor.

Bir önceki yüzyılın kilometre taşlarından Stravinsky’nin aynı konçertoyu yüzlerce kez tekrar ettiğini söylediği Vivaldi, tıpkı Bach gibi unutulacak, 1920’lerde mahzenlerde doğacaktı. BBC’de yayımlanan bir belgeselde Beatles’a benzetilecek Bach ise sıradan bir besteci olarak kabul edilirken tesadüfen adımını attığını Leipzig’de ürettikleriyle bir anda sabun köpüğü misali ünlenecek, ancak bir sonraki yüzyılda bir gün Mendelssohn kasaba gidinceye kadar gölgede kalacaktı. Yine Mendelssohn, Bach üzerine yaptığı araştırmalarda, Alman dâhinin İtalyan rahibin birçok eserini uyarladığını fark edecekti.

1678’de vakt-i zamanında berberlik yapmış, kızıl saçlı kemancı Giovanni Battista Vivaldi’nin oğlu olarak Venedik’te doğan küçük Antonio’nun nefesli çalgıları üflemesine mani olan astımı, bir enstrüman üzerindeki virtüözitesini katlarken, belki de onu başka bir yola sürüklüyordu. 25 yaşında papaz olan bestecinin lakabı çoktan hazırdı: Kızıl rahip.

Prenslerden Papa 13. Benedikt’e, kapısını aşındıranların sayısı yıllar içinde çok artmıştı. Fransız Kralı 15. Louis’ye düğün hediyesi olarak Gloria e Imeneo kantatını hediye eden Vivaldi, İmparator VI. Charles’ı o kadar etkilemişti ki 1728’de bir sonraki durağı son nefesini vereceği Viyana olmuş, sayısız besteye rağmen imparatorun ölümünden sonra malî zorluklar yaşayan besteci beş parasız ölmüştü.

İtalyan bestecinin Stephansdom’daki cenaze töreninde şarkı söyleyen küçük Haydn, büyüyünce besteci olacak, Vivaldi ise unutulup gidecekti. 1926’da yeniden keşfedildiğinde, onu neredeyse hatırlayan yoktu. Cenova Kontu Giacomo Durazzo’nun topladığı folyolar, 300 konçerto, 18 opera, 100’ün üzerinde arya ve diğer eserin tekrar doğmasını sağlamıştı.

Dere değil okyanus

Sayısız müzisyenin çıktığı Bach ailesinin “sıradan” bir ferdi olan Johann Sebastian ise 1685’te gözlerini açmıştı dünyaya. Almanya’nın dört bir köşesini arşınlasa da, Leipzig’de Thomas Kilisesi’nin müzik sorumlusu Johann Kuhnau’nun ani ölümü üzerine şehir tercihini yapmıştı. Leipzig’i bırakıp zengin liman kentine giden Telemann’ın emrinde beş katedral, bir de opera binası vardı. Kibarca kendisine yapılan teklifi reddeden besteciden sonra sıra Graupner’e gelmişti. Onun prensinden alamadığı izin, müziğin Tanrı’sını doğuracaktı. Bir şehir meclisi üyesinin “Bazen paranızın alabileceğinin en iyisini alamazsınız. Yetinebileceğinin en iyisini alırsınız” dediği Bach, Leipzig’e adım atıyordu. Protestan ahlâkıyla Tanrı’ya adanmış üretim dolu bir hayat, birçok bestecinin kaleminden çıksa başyapıt olarak nitelendirilecek sayısız eserin altına imza atıyor, sonra unutulup gidiyordu.

Almanca “dere” anlamına gelen Bach, Mendelssohn ile günışığına çıktığı günden beri manşetlerde. Eserlerinin bilim insanları ve matematikçiler üzerinde bu kadar güçlü bir çekimi olması, bir rastlantıdan ibaret olmasa gerek. Müziğinin kusursuzluğunun ötesinde, içindeki ‘tanrısallık’ bugün bile çözülemiyor.

O öldüğü gün, aslında Barok ölmüştü. Çok etkilendiği Rolling Stones Vivaldi’ye gelince, her ne kadar neşeli konçertoların adamı olarak bilinse de, hüzünle kaplanmış bir hayatta, hissetmediğini üretti durdu. Yaşamı boyunca çektiği çilesini Stabat Mater’inde duyduğumuz gözyaşlarını kemanına saklayacaktı, imparatorların topraklarının yarısını keman çalarken dinlemek için feda edeceğini söylediği tek oyuncağına...

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2020