Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 15
Sayı: 1762




Güzel Sanatlar Fakülteleri ve benzeri okulların yetenek giriş sınavlarının YÖK tarafından kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?

Kaldırılması doğru bir karar, Katılıyorum.
Kaldırılması yanlış bir karar, Katılmıyorum.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 37 müzisyen gazete okuyor
 
 
Vejdi Bilgin
 
 
Yayımlanan Sayı : 803

Putlaştırılan İnsan - 11.06.2009





Antik Yunan düşüncesinde insan düşünen hayvan olarak tanımlanır. İnsanı hayvanlardan ayıran temel özelliğin biyolojik özellikler olmayıp, düşünme gücü olduğuna dair vurgudur bu. Cassirer insanı “sembolleştiren hayvan” olarak tanımlananın daha doğru olacağını söyleyerek düşünme biçimimizi tasvir etmeye çalışır. Ona göre, kültür dünyamızdaki yaşam tarzlarımız çok zengin ve çeşitlidir, dolayısıyla bunu sadece “akıl” terimiyle kavrayamayız. İnsan dil, din, sanat, bilim gibi alanlarda bir sembolleştirme faaliyeti ile kendi dünyasını kurar. Kendi ifadesiyle, “Bu dünya, onun kendine özgü yaşantılarını anlamasını ve yorumlamasını, eklemleyip düzenlemesini, birleştirip evrenselleştirmesini sağlayan simgesel bir dünyadır.”(1) Soyuttan çok somuta ilgi duyan insanın düşünme ve duygu bileşiminde temel bir özelliği de putlaştırma eğilimidir. İnsan sürekli olarak kendi dışındaki nesnelere olağanüstü özellikler atfedip, sonra özellikle duygusal bir ilişki içine girmeye meyillidir. Şüphesiz bu cümle bir dindar için ilk bakışta yadırgatıcı olabilir ancak dinlerin bize verdiği bilgiler böyle bir kanaate varmak için önemli veriler sunarlar. İlk peygamberle birlikte tevhid dini insana sunulmuş, ancak insan sürekli olarak şirk koşmuştur. Hz. Musa örneğinde olduğu gibi bazen daha Peygamber aralarından ayrılmadan bir buzağı heykelini put edinmişlerdir. İnsanın içerisinde var olan putlaştırma eğilimi imtihan sırrının en dikkat edilmesi gereken özelliğidir. Hatta tamamen inkâr eden, hiçbir tanrıyı kabul etmediğini söyleyen bir kişi bile gündelik hayatı içerisinde farkında olmadan pek çok şeyi put haline getiriyordur.

Yabancılaşma ve Putlaştırma Eğilimi

Putlaştırma eğilimi temel bir varoluşsal problem olan yabancılaşmayla yakından ilgilidir. Yabancılaşmanın özünde “kendi benliğini unutma, farkında olmama ve benimsememe” yatar.(2) Kişi bir başkasının, bir eşyanın, bir sosyal kurumun karşısında kendini yitirmiş, ona bağımlı hale gelmiştir. Kişi kendini dünyanın merkezi, fiillerinin sahibi olarak görmez; tersine, fiilleri ve bu fiillerin sonuçları, onun boyun eğdiği, hatta taptığı efendileri olmuştur.(3)

Kişinin yabancılaşması, tüm yabancılaşma çeşitlerinin özünü teşkil eder. Çoğunlukla yine toplum ile ilişkilerinin sonucunda çıksa da, neticede kişi “kendi” doğasına yabancılaşır. Marks'ın ele alıp işlediği, kişinin kendi emeğine yabancılaşması bu kategoridedir. Bir işçi çalıştığı fabrikasında bir araba üretir ancak sonra o araba kendi ürünü olmaktan çıkar, onu almak için para ödemek zorundadır. Hatta bazen kendi ürününü yıllarca para biriktirse de alamaz. Kendisinden daha kuvvetli hissettiği biri karşısında da insan kendisine yabancılaşabilir. Burada kişi kendisini güçlü olanın yanında zayıf, tek başına işe yaramaz hisseder; kendine olan inancını yitirmiş, hayata anlam katabilmek ve ayakta durabilmek için ona bağımlı duruma gelmiştir. Köklü ve asil ailelerin uşakları buna güzel bir örnek teşkil eder.(4) Başka bir açıdan baktığımızda “taparcasına sevmek” de bir yabancılaşma işaretidir. Nitekim Divan Edebiyatında “put (sanem)” aynı zamanda sevgili demektir. İlk yabancılaşma biçimlerinin puta tapıcılıkta ortaya çıktığını söyleyen Fromm, bir kişiyi taparcasına sevmenin yanında, Tanrıya putmuşçasına tapmanın, devlete veya siyasî bir öndere tapmanın, akıldışı tutkulara (ihtiras, servet, kudret) tapmanın da mümkün olduğunu söyler. Bunların hepsinde ortak olan şey, yabancılaşma sürecidir. Bu durumların hepsinde insan, kendini kendi güçlerinin, kendi zenginliğinin etkin sahibi olarak değil de, dışındaki güçlere bağımlı, canlı özünü bu güçlere yansıtmış, yoksunlaşmış bir “nesne” olarak algılar.(5)

Burada putlaştırma eyleminin ne olduğu daha iyi bir şekilde anlaşılmış olmalıdır. Fromm’un yaklaşımını biraz daha açacak olursak, ona göre, yabancılaşma kavramının ilk putperestliğe kadar gittiğini ifade ettik. Putperest enerjisini, sanatsal yeteneklerini bir put yapmak için harcamakta; sonra da kendi insanca çabasının sonucundan başka bir şey olmayan bu puta tapmaktadır. Bu nesne artık insanın kendi çabalarının sonunda ortaya çıkmış bir şey değil de sanki ondan kopuk, onun üstünde, ona karşı olan, insanın tapıp boyun eğdiği bir şey olarak algılanır. Putperest, kendi elleriyle icat ettiği şeyin önünde eğilir. Put, onun yaşam güçlerini yabancılaşmış bir biçimde gösterir.(6)

Yabancılaşma ve putlaştırma arasındaki ilişki, içinde yaşadığımız toplumun her yerinde, hatta bazen toplumsal yapının bütününde görülür. Bu durum, insanın işiyle, tükettiği şeylerle, resmi kurumlarla, başkalarıyla ve kendisiyle olan ilişkilerini belirlemektedir. İnsan ilk kez, bütünüyle insan elinden çıkma nesnelerden oluşan bir dünya icat etmiştir; icat ettiği teknik çarkı yönetsin diye karmaşık bir sosyal çark kurmuştur. Ne var ki; kendi eliyle ortaya koyduğu bütün bu şeyler onun üstüne çıkmıştır. Kendisini bir fail, bir merkez olarak değil, elleriyle yaptığı bir Golem’in (robot) kölesi olarak algılamaktadır.(7) Burada “kendisiyle ilişki” ifadesi dikkatimizi çekmelidir. Zira insan aynı zamanda kendi doğasına yabancılaşarak, çoğunlukla farkına varmadan, kendi bedenini bile bir put haline getirmektedir. Günümüzde sağlık, başka amaçlara ulaşmada bir araç, güzel bir hayatın temel direklerinden biri olma özelliğinin yerini, güzel bir hayatın ta kendisi olma özelliğine bırakmıştır. Yaşlanmaktan kaynaklanan görme bozuklukları, işitme eksiklikleri, derinin buruşması, diş ve saç dökülmesi ve daha nice oluşum sanki birer hastalıkmışçasına giderilmeye çalışılmaktadır. Tıbbın bir dalı olan farmakolojiyi ele aldığımızda, imal edilen ilaçların, organik rahatsızlıkları gidermekten çok, insanların rahat uyuması veya uyanık kalması, iştah açması veya kısması, enerjiyi artırmak, hafıza ve kavrama gücünü kuvvetlendirmek, hatta bedeni daha kaslı hale getirmek gibi amaçlarla kullanımı yaygın şekilde arttığı görülmektedir.(8) Günümüz insanı tıbbı sağlıklı ve huzurlu bir hayat sürmek yerine, bazen sağlığını tehdit etmesi pahasına daha genç, daha zayıf, daha çekici görünmek için kullanmaktan çekinmemektedir. Bu bedenin putlaştırılması değil midir? Ancak popüler bir yaklaşımla “cilalı imaj devri”nde yaşadığımız bir dönemde bu, kimsenin garip karşılamadığı bir putlaştırma eylemidir. Belki buradan yeni bir putlaştırma alanı olan popüler kültüre değinmekte fayda var. Zira gençlere “idol”lerinin kim olduğu sorulduğunda mutlaka bir cevap alınmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta cevaptan çok sorunun kendisidir. İdol “put”tan başka bir şey değildir zira. Ancak “idol”un yanında “tanrı” kelimesinin bile rahatlıkla kullanıldığı bir ortamda bu soru kimin dikkatini çekecektir ki?

Bir Putlaştırma Alanı Olarak Popüler Kültür

Günümüzde inanılmaz bir özgürlük talebi söz konusu. Reklam filmlerinden, uzman psikologların ciddi kitaplarına, anne-babalar ve çocuklar arasındaki tartışmalara kadar her yerde bir özgürlük talebi karşımıza çıkıyor. Ancak nasıl özgür olacağımızı kimin belirlediğini sormamız da gerekiyor. Üniversiteye başlayan bir gencin annesi, örneğin oğlunun saçlarını yandan taramış ve tıraşlı vaziyette, kumaş pantolonun üzerine bir gömlek ve sonbaharın yanıltıcı havalarına bir tedbir olarak sırtına atacağı sıfır yaka ince bir kazakla okuluna gitmesini arzu ederken, lisenin standart biçimdeki kıyafetlerinden sıkılmış erkek (ya da kız) artık özgür olduğunu dışa vuracak kıyafetler giymek arzu eder. Bu özgür kıyafetler değişik saç ve sakal biçimleri, kolye, yüzük, küpe gibi aksesuarlar, belde duramayan kimisi yırtık pantolonlar şeklinde karşımıza çıkar. Aslında genç, annesinin tercih ettiği kıyafetleri giyerken ne derece özgür değilse bu kıyafetleri giyerken de aynı şekilde ama belki de daha yüksek derecede özgür değildir. Çünkü bunların hiç biri kendi özgür iradesiyle belirlenmiş, tasarlanmış değildir aksine bir grup modacı tarafından üretilmiş, çeşitli gençlik gruplarının sembolü olmuş, kendi çevresinde standartlaşmış kıyafetlerdir. Genç insan arkadaş çevresindeki herkesin bu tür kıyafetlerden birine büründüğünü gördüğünde ailesine karşı gelmeyi daha kolaylıkla tercih etmektedir, çünkü “özgür iradesi” arkadaş çevresine ve hâkim modaya karşı gelmeye güç yetiremez.

Burada popüler kültürün etkin gücünü görürüz. Popüler kültür, toplumun belirli aralarla gündemini meşgul eden ama sürekli üretildiği için devamlılık gösteren, özellikle kitle iletişim araçlarıyla yayılan, bizim çoğunlukla aktif olarak değil de edilgen olarak tutum takındığımız kültürdür. (9) Bugünün kültürüdür, yarına kalıp kalmayacağı belli değildir ve kitlelerce tüketilip yenisi piyasa sürülür. Türkiye için söyleyecek olursak futbol, televizyon dizileri, popüler müzik, moda, mankenler ve şarkıcıların özel hayatları çerçevesinde şekillenen magazin kültürü buna örnek verilebilir. Bu kültür o kadar üretken bir yapı arz ederken, sıradan bireyler olan bizlerin “Canım, bu da ilgi çeker mi?” dediği şeyler birkaç hafta içinde gündemimize geliverir ve bizleri aylarca meşgul eder. Ünlü insanların özel hayatları şüphesiz ki her zaman için bir merak konusu olmuştur ancak popüler kültür üreticileri bize sıradan insanların özel hayatlarını da, hem de neredeyse yirmi dört saatini içine alacak şekilde takip ettirmeyi başarıyorlar. Artık şarkıcılık, oyunculuk, mankenlik gibi meslekleri olan ünlülerin yanı sıra medya ünlüleri de arzı endam etmeye başladı.

Popüler kültür kendi mesajını kendi ürettiği kahramanlarıyla bize sunar. Örneğin Türkiye'de müzik geniş kitlelere hitap eden ve onların bilinç altlarına istediği düşünceyi empoze eden bir fenomen haline gelmiştir. Günümüzde müzik, insan ruhunun estetik yönüne değil, tüketim toplumunun tüketim hırsına hitap etmektedir. Aslında Türkiye'de "tüketilen" müziğin tanımını ve bu "tüketme" olayını da tahlil etmek çok zordur. Belki de bu yüzden bu olay, ancak sosyal histeri veya cinnet olarak nitelendiriliyor. Müziğin bir cinnet halinde toplumu sarmasının başlıca göstergelerinden biri müzik starlarına verilen ilahlık payeleridir. Burada insanın putlaştırma eğilimi ciddi biçimde manipüle edilmektedir. Yani ortada bir sunumdan öte hedef kitlenin buna “hazır oluş”u daha önemlidir. Özellikle gençler bu insanların konserlerinde çılgınca sevgi gösterilerinde bulunuyor, konserlerine giremeyince sinir krizleri geçiriyorlar. Türkiye'de örneğin arabesk türü şarkı söyleyen bazı şarkıcıların konserleri, bu ilginin patolojik boyutunu ortaya koyuyor. Gençlerin bu konserlerde şarkıcıya dokunabilme çabaları bir yana, göğüslerini açıp jiletlediklerini görüyoruz. Starların ilahlaştırılmasının ilk örnekleri Batı'da görülür. Elvis Presley bu “ilah”lardan biriydi. Yine Eric Clapton 60 kuşağının gözünde ölümsüzdü. 1960'lı yılların sonuna doğru, Londra duvarları bu inancın yazılı ifadesiyle süslenmişti: “Clapton is God”.(10) Rock “ilah”ları bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de “kul”larını bulmuştur. Bir rockçının geçtiğimiz yıllarda Aktüel dergisinde şöyle yazdığını gördük:

“Guns N'Roses konserinden yaklaşık bir ay sonra 25 Haziran günü biz rockerler için bir kutsal gündü. Kimimizin deli gibi sevdiği, kimimizin taptığı Metallica İstanbul'daydı... Tanrıya diğer tanrıları da bize gönderdiği için teşekkürler.”(11)

Türkiye'de bir ara Erol Büyükburç gençliğin gözünde "ilah"tı. Tabii Büyükburç bugünkü yıldızlara ve bugünkü şartlara göre daha az medyatik ve daha az popüler sayılırdı. Bugünün yıldızları çıkardıkları bir-iki kasete rağmen çok daha popüler ve medyatik oluveriyorlar. Ve onlara karşı gösterilen yoğun ilgi, onların kişiliklerinde de dejenerasyona yol açıyor. Nitekim Kenan Doğulu'nun henüz 1994’te, “Kendimi gerçekten ilah gibi hissettiğim oluyor”, dediği basına yansıdı.(12)

Burada popüler kültürün ikonolojik yönü ortaya çıkmaktadır. İdol ile çok yakın bağlantılı bir kavram olarak ikon, insanın eleştirisiz ve tartışmasız kabul ettiği, bağlandığı ve saygı duyduğu nesne anlamına gelir. İkona atfedilen nitelikler, nesnenin kendisinden kaynaklanmaz. Bu aşkınlığı, ikonlara bir anlam veren ve bu anlamı yücelten fertler ve gruplar verir. Örneğin İsa heykelleri bir ikon olduğu gibi ünlü pop şarkıcılarının posterleri de birer kültürel ikondur. Tüketim ideolojisinin yaygınlaştığı bir toplumda sayısız ikon üretilmekte, bunlar ucuz fiyatlarla piyasaya sürülmektedir.(13) Nitekim Elvis Presley ölümünün her yıl dönümünde konserler ve mum ayinleriyle doğduğu şehirde anılmaktadır. Elvis’in evini ve mezarını her yıl bir milyon kişi ziyaret etmektedir. Elvis’in albümleri, filmleri, üzerinde resmi basılı bulunan tişörtler, fincanlar, oyuncaklar üretici firmalara hâlâ yılda yüz milyonlarca dolar kazandırmaktadır.

Şüphesiz gençlerin “ilah”larını seçmede başlıca aktör yine medya olmakta hatta medya bunu gençliğe telkin etmekte, aşılamaya çalışmaktadır. 1993 yılında Türkiye’ye gelecek olan Michael Jackson’u bir özel televizyon kanalı, haftalarca “yüzyılın ilahı” olarak takdim etmiş, daha sonra muhafazakar kesimlerin tepkileri üzerine geri adım atmak zorunda kalmıştı. Fakat medya genel olarak bu eğilimdedir. Nitekim bırakın Jackson gibilerini, henüz tek kaseti çıkmış ve bir parçası “hit” olmuş kişileri medyanın ilah olarak takdim etmesi buna açık bir örnektir.

Bütün bu yazılanlar “delikanlılık” çağındaki insanların hoş görülmesi gözüken “aşırılıkları” olarak değerlendirilebilir. Ancak konu kesinlikle delikanlılıkla ilgili değildir. Esas problem insanın içinde varolan putlaştırma eğilimi ve bunun her zaman için manipülasyona açık oluşudur. Hayatın bir döneminde popüler kültür yıldızlarının bir idol olarak kabul edilmesi, hayatın ilerleyen safhalarında belirli makamların, paranın, insanın kendisinin ya da diğer insanların, hatta araba gibi basit maddi öğelerin birer idol haline getirildiği dönemlerle devam edebilir. Şüphesiz din Yüce Allah’ın dışında hiçbir varlığın tanrı kabul edilmemesini emrederken ve diğer varlıkların birer idol haline getirilmemesinin yolu olarak En Yüce Varlığa kulluk yapmayı gösterirken insanoğlu çok garip –ama doğasının yapısına da uygun olarak- dinin kendi içinde putlaştırma eylemleri sergilemektedir. Şirk-i hafî kavramı gayet veciz bir şekilde bize bunu anlatır.



1) Ernst Cassirer, İnsan Üstüne Bir Deneme, Çev. Necla Arat, İstanbul, 1980, s. 34, 206.
2) Ali Şeriati, Medeniyet Ve Modernizm, Çev. A. Yüksek, İstanbul, 1984, s.13.
3) Erich Fromm, Sağlıklı Toplum, Çev. Y. Salman, Z. Tanrısever, İstanbul, 1990, s.134.
4) Ali Şeriati, Medeniyet Tarihi, Çev. İ. Keskin, Ankara, 1987, c.2, s.294.
5) Fromm, a.g.e., s.138.
6) Fromm, a.g.e., s.136.
7) Fromm, a.g.e., s.138.
8) Irving Kenneth Zola, “Sağlık ve Köreltici Tıp”, Profesyoneller İktidarı, Çev. Cevdet Cerit, İst., 1994, s. 57.
9) Ahmet Oktay, Türkiye'de Popüler Kültür, İstanbul, 1994, s. 13-22.
10) Nokta, 7-13 Mart 1993, s. 81. 
11) Aktüel, 1-7 Temmuz 1993, s. 67.
12) Tempo, 22 Haziran 1994, s. 45.
13) Oktay, a.g.e., s. 31.


* Doç Dr.


NİDA

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2020