Kullanıcı Adı
Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 16
Sayı: 1789




Halen içinde yaşadığımız Pandemi Sürecinde; konser, tiyatro, opera ve bale gibi sanat etkinlikleri devam etmeli midir?

Devam etmelidir.
Devam etmemelidir.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 19 müzisyen gazete okuyor
 
 
Elçin Demiröz
 
 
Yayımlanan Sayı : 743

Nil Karaibrahimgil kıyımıza geldi! - 13.03.2009





Yaptığı bildiğiniz pop ama onun sözleri sanki slogan, şarkıları kritik hislere tercüman... Nil Karaibrahimgil’in dördüncü albümü ‘Nil Kıyısında’ kıyılarımızda... Yaş kemale erdikçe biraz uslanmış, müziğinde romantizmin tonu artmış

Bu albümün diğer üç albümden farkı ne?

En önemli farkı Alper Erinç. Başka bir babadan çocuk yapmak kadar farklı bir durum. Daha değişik bakıyor Alper, daha başka şarkıları seçti. Diğer albümlerde Ozan Çolakoğlu’yla çalışıyordum prodüktör olarak. Bu defa farklı bir şey yapmak istedim. Sırf yenilik olsun, sınırlarımı göreyim diye. Alper’le daha önce de çalışmıştık bir-iki kez. En sevdiğim şarkım olan ‘Masal’ı Alper’le yapmıştık mesela. Şarkı sözleri olarak bakarsak, daha oturaklı, aklı başında, sakin bir albüm oldu. Daha duygusal ve aşkla ilgili bir albüm diyebilirim. Şaka, mizah, espri hep benim şarkılarımın bir parçasıydı ama bu sefer daha duygusal şarkılar yaptım. Bir de insan her gün yeni bir şey öğreniyor, değişiyor, büyüyor. Çok doğal olarak bu da yaptığım müziğe yansıyor. Yolculuğum nereye gitmiş diye albümleri alıp önüme baktığım zaman, gidişatın iyi olduğunu düşünüyorum.

Bu albümde de diğerlerinde olduğu gibi sözler ve enstrümanlar minimal takılırken birden kemanlar ağlamaya başlıyor, sözler derinleşiyor, vokaller nameleniyor. Nedir bu durum?

Benim şarkıyla ilgili neler olacağını bilmediğim tek an, şarkının sözlerini yazdığım an. Ondan sonrası üstünde çalışmaya bakıyor. Ağlayan kemanlar meselesi bilinçli tabii. Ben hâlâ hiçbir şarkıda ‘Extra-large’ın solosunun üstünde bir solo yakalayabildiğime inanmıyorum. O çok güzeldi. Ne kadar Batılı enstrümanlar kullansam da bir yerde muhakkak Doğulu ezgiler olsun istiyorum. Çok seviyorum çünkü buralardan çıkan sesleri. Bir ney sesi mesela, dünyada eşi yok!

Türk Sanat Müziği ya da türkü falan da söyler misiniz?

Ya benim sesim hakikaten Türkçe için uygun değil. İngilizce şarkıları daha iyi söylüyorum. Çok fazla Türk müziği dinlemiyorum ve bilmiyorum. Yani öyle rakı masasında fasıl söyleyeyim durumu falan hiç yok. Kalan Müzik’ten çıkan çok iyi toplama albümler var. Onları dinlerdim. Aşık Veysel, Neşet Ertaş, Erkan Oğur falan... Ama pek de bilmiyorum aslında Türk müziğini.

Türkçe, şarkı sözü yazmak, kendinizi anlatmak için yeterli oluyor mu?

Yetiyor tabii ki. Türkçe çok derin bir dil aslında; ben daha ne kadarını biliyorum ki... Türkçe’ye hâkim olduğumu, Türkçe’nin imkânlarıyla edilebilecek lafları edebildiğime inanmıyorum. Bir de Türkçe rock yapılmaz falan denirdi ya bir ara, Teoman “Telesekretere konuşamayanlardanım” dedikten sonra Türkçe’yle her şey yapılırmış; onu öğrendim.

Sizin böyle hep kendinizle didişir gibi bir haliniz var, yorulmuyor musunuz?

Yoruluyorum tabii ki. Hatta geçen gün bir noter babama, “Ya o kız biraz dinlensin, dursun” demiş. Noter ya, noter... (Kahkaha patlatıyor) Yani noter bile benim için endişeleniyor. Ama bazı insanlar öyledir ya, kafaları patlayacak gibi olur, hep düşünür, hep yazar, hep bir şeyler yapar. Ben de çocukluktan beri böyleyim. Kendimle böyle yaşamaya alıştım. Bir keresinde meditasyonla düşüncenin durduğunu duydum. Yapmaya karar verdim ama 10 kere sorduğumu hatırlıyorum, “Gerçekten düşünce duracak mı?”, “Gerçekten hiçbir şey düşünmeden durabilecek miyim?” diye... Denemedim ama benim düşüncemin durabileceğine inanmıyorum. Herhalde bir açlık var, her şeyi bilmeye, görmeye... Hayatı çok sevmekten kaynaklanıyor bu durum ama ölümü de düşünürüm sık sık. Hatta böyle 12 yaşındayken falan bir tişört yapmıştım kendime. Tişörtün üstünde “Nil Karaibrahimgil, doğum: 1976, ölüm...” yazıyordu. Annem görünce çığlık attı tabii “Nil ne yaptın, çıkar şunu...” diye ama işte içimden öyle gelmişti.

Albümde ‘Yalnız kalpler de atarlar’ diye bir şarkı var. Onun hikâyesi nedir?

Ben çizgi romanlardan, çizgi filmlerden, okuduğum, gördüğüm her şeyden ilham alıyorum. O şarkıyı öğretmenlere yazdığım sanılmasın. Bir gün ‘Simpsonlar’ı izlerken yazdım. Bart’ın öğretmeni gazeteye ilan veriyordu, seveceği birini bulmak için. Bart ve arkadaşları da kadınla dalga geçmek için bunu kafelere falan çağırıyordu. Böyle yağmurlu havalarda saatlerce bekletip uzaktan bakıp gülüyorlardı. Ben bunu izlerken bir ağla, bir ağla... Mahvoldum, çok üzüldüm, bu şarkıyı yazdım. Demiştim ya, bazı insanların algısı başka türlü açık. Her şey size şarkı yazmak için ilham veriyor. Lisa Simpson benim idolüm mesela. Alice de öyle. Bazı karakterler çok etkiliyor beni. Mesela ‘Wall-E’ diye bir film izledim en son. Oradaki robotu kendime benzettim. İçine aldığı şeyleri küp şeklinde dışarı çıkarıyor bu robot. Ben de öyleyim; gördüğüm, duyduğum şeyleri kendi içimde dönüştürüp şarkı olarak, yazı olarak dışarı çıkarıyorum.

Dinlenirken ne yapıyorsunuz?

Bana dinlenmek yok ki... Bazen geziyorum falan ama o zaman da boş duramıyorum. Bugünlerde ‘Ağaçların Gizli Hayatı’ diye bir kitap okuyorum. Kitap şöyle başlıyor: Ağaç olmak zordur! Ben bunu okuyunca dedim ki “O da mı?” (kahkaha patlatıyor) O da mı zor ya? Ağaç olmak da zorsa, ne kaldı? Ağaçlara bile huzur yokmuş, anladım. İnsana nasıl olsun? Bazen dışarı çıkıyorum, konserlere falan gidiyorum ama o zaman da gözüm sürekli grupta, kulağım müzikte. Neler yapmışlar onları takip ediyorum. Mesela en son Tindersticks konserine gittim. Ses düzeni çok kötüydü, ona taktım, adam da taktı; solistleri küfür etti mikrofona vurup. Hep gözlemliyorum böyle işte konserde bile. Mesela enstrümanlar şarkıya tek tek girdi. Onu ben de yapmak istedim orkestramda. Bak, çalmış gibi oldum ama böyle söyleyince (kahkaha patlatıyor)...

Nil takipte’, bir diğer ismiyle ‘Nil’in altbenliği’ adında bir de internet siteniz var, o nasıl bir iş? Sizi biraz kendinizin hafiyesi yapmış gibi görünüyor.

Ya evet, bütün gün yaptığım işleri not alıyorum, kimle konuştum, ne konuştum, ne hissettim hepsini not alıyorum ama çok zevkli. Ünlü bir tasarım dergisi bu sayısında bize yer vermiş. Herkesinki gibi bir site olsun istemedim, zaten fotoğraflarım ya da benle ilgili bilgiler Google’da var. Bu daha çok bir blog gibi. Gün içinde yaptıklarım, çizdiklerim, videolar, fotoğraflar, söylediğim bir söz, aklıma takılan bir şey...

İlk klip ‘Seviyorum, Sevmiyorum’a çekildi değil mi?

Evet, Umur Turagay çekti. Zaten ben hep aynı ekiple çalışmayı seviyorum. İşte, Ozan şarkıları düzenlesin, Umur klipleri çeksin, Nihat (Odabaşı) da fotoğrafları. Alıştığım insanlarla çalışmayı seviyorum. Klipte hayatımda ilk defa dinleyicinin üstüne atladım. Hep isterdim ama olmazdı. Bu sefer yaptım. O kadar güzel bir his ki... Konserlerde de yapacağım artık. Bir kere çok hafif yapar gibi oldum, korumalar tuttu ama bundan sonra yapmak istiyorum.

Neyse Umur sayesinde yaşamış oldum o hissi.

Yaptığım işle ilgili olarak beni en heyecanlandıran şey, popüler müziğin de bir derdi olduğunu göstermek. Yani ‘Pırlanta’ şarkısı slogan oldu düşünsenize. Bu çok sosyolojik bir durum. Kadınlar benim şarkılarımla kendilerini ifade ediyor. Ya da ‘Çocuk da yaparım kariyer de’ şarkım üniversitelerde tez konusu olmuş. Bununla gurur duyuyorum. Ben Türk kadınına slogan buluyorum. Hayatının gerçekliğine uygun cümleler buluyorum. Bunlar kaybolmuyor, unutulmuyor. Popüler müzik dediğin şey unutulur ama benim şarkı sözlerim insanların gerçekliklerine karşılık geliyor.

Nil Karaibrahimgil söyleşi yapacağımız masaya oturduğu an anlatmaya başlıyor: “Dün gece bir rüya gördüm. Albümün ikinci şarkısı ‘Çok Canım Acıyo’ diye bir şarkı. Biz ‘Kabristan’ diyoruz aramızda. Ben albümü dinliyorum ve o şarkı bambaşka çalıyor. Kesinlikle yaptığımız şarkı değil. Nasıl bir kâbus anlatamam. Diyorum ki bende hata, ben dinlemedim bunun son halini, o yüzden böyle oldu. O sırada Serhan (Şeşen) geliyor yanıma, elini omzuma koyuyor ve ‘Sakin ol, albüm çok güzel oldu, her şey çok güzel’ diyor. O kadar güzel bakıyor ki, hâlâ kurtulamadım etkisinden. Bence o duyuyor bizi, burada olanları... O, çok başka bir insandı. Bazı insanlar hani hem çok güzel, hem çok akıllı, hem de çok iyi olur ya, öyleydi Serhan. Yazın turnedeyken biz denize girerdik, o sahilde böyle kurşun kalemler ve saman kâğıtlara yazılmış notlarla Kierkegaard, Heidegger çalışırdı. ‘Serhan gel, denize gir’ derdik, gelmezdi. Onu, kısa hayatında tanımış olmaktan dolayı çok mutluyum.”

FOTOĞRAFLAR : MUHSİN AKGÜN

RADİKAL

 

     



     



     



     



 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2021