Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1746




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 74 müzisyen gazete okuyor
 
 
Barış Yıldırım
 
 
Yayımlanan Sayı : 711

Dağdaki çoban ve Platon - 28.01.2009





Elitizm ya da seçkincilik, sınıflı toplumların düşünce geleneğinde fazla köklü bir gelenek. O kadar köklü ki, hem elitler, hem kendini elit sanıp da elit olmayanlar hem de ne elit olup ne kendini elit sananlar bu gelenekten payını alabiliyor.

Mesela (Buket Aşçı’nın hatırlattığı üzere 1994’te) “Hakkari’nin dağındaki bir çobanla, İstanbul’daki bir profesör aynı oy verme hakkına sahip ” oluşundan yakınan Aziz Nesin ilk gruba örnek; ikinci grubun örneği pek güncel: Aysun Kayacı yine kafayı dağdaki çobanla kendi oyunun eşit oluşuna takmış, ama bunu bilgi düzeyinden çok vergi verme düzeyindeki farkla açıklamaya çalışıyor. Sonuncusuna örnek ise baştakilerin pek bir akıllı, bilgili, iyi olduğunu varsayarak “Allah sizi başımızdan eksik etmesin” diye zaman zaman duaya duran dağdaki çoban, masadaki memur, kondudaki işçi, yani çoğumuz. Bu son grubun tavrını “yanlış bilince” yorup düzelmesini uzun vadeye, köklü toplumsal mücadelelere bırakmak olası. Kayacı gibileri ise, “Pardon, sen biliş kabiliyetinle değil salınış kabiliyetinle üste çıkmış birisin. Elit falan değilsin,” diye uyararak yahut da düpedüz ciddiye almayarak savuşturmak mümkün. Ama bu elitizmin düşünce elitlerinde tezahürü en tehlikeli olanı.

Zira demokrasiyi eşit oy ilkesine eşitleyerek bu grubu ikna etmek pek kolay değil. Onlar çok iyi biliyor ya da seziyor ki burjuva demokrasisini uygulayan ya da uygular gibi görünen ülkelerde hâkim olan şey sadece bir sandık demokrasisi, yani bir biçim. Bir şeyin biçimine fazla sarılıyorsanız çok büyük ihtimalle içeriğinde bir takım alicengiz oyunları çeviriyorsunuz demektir. Başbakan daha yenilerde göğsünü “oy verme eşitliği”ne siper edip onu “demokrasinin en asli unsuru” ilan etmedi mi? Yani mesela burjuva demokrasisinin bile görünürdeki asıl amacı olan halkın iktidarın asıl sahibi olması noktasını asli unsur saymadı Erdoğan. Bu içerik (aslında hepten önemsizdir ya) tâli oluverdi. Öyle ya, bugün biraz dikkatli bakan herkes eşit oy hakkının halkın egemenliğini sağlayamadığını, seçimlerde seçilmenin büyük ölçüde parti önderlerine sadakat ve epeyce dolgun bir kese olduğunu görür. Buna elitlerimiz de dâhil.

Böyle olunca (gönlü halktan yana olduğu su götürmez) Aziz Nesin gibi önemli yazarlardan diyelim ki bir sosyal bilimler profesörüne kadar herkesten bir elitler diktatörlüğü özleminin dillendirildiğini duymak mümkün. Eh, diplomasi gereği, bu tür özlemler öyle açık açık dillendirilmiyor, mesela dost toplantılarıyla ya da az kadrolu lisansüstü dersleriyle sınırlı kalabiliyor; elitler dengeleri ve sınırları son derece iyi bilir. Bu sınırı aşabilmek için insanın Aziz Nesin gibi had safhada dürüst ya da Aysun Kayacı gibi had safhada patavatsız olması gerek.

Platonun aşçıları ve doktorları Sosyal bilimlerde her şeyi götürüp Antik Yunan’a dayandırmak da, elitizm kadar olmasa da, köklü bir gelenektir. Ama bu konuda yılanın başının izini oraya kadar sürmek çok daha kolay gibi. Platon’un demokrasiye duyduğu tiksintiden bahsettiğimiz konuya ilgi duyanlarca anlaşılmıştır.

Diyalog metinlerinde Platon’un sözcüsü olarak işlev gören Sokrates, basit bir hastalıkta bile çareyi ilk önümüze gelene değil de doktorlara sorarken, devlet yönetmek gibi önemli bir meselede işi en fazla bilgi sahibi olanlara değil de en fazla oy toplayana emanet edişimize çok şaşar. Sokrates böyledir, herkese en doğal gelen şeyler onun için şaşırtıcıdır. Öyle ya, devlet yönetmekle ilgili en ufak bir bilgisi olmayan iyi bir demagog, ağzı fazla laf yapmayan bir siyaset uzmanından daha çok oy alarak devlet gemisinin kaptan koltuğuna oturabilir. “Aşçılık,” der Platon “tıp gibi davranır, hangi yiyeceğin bedene en yarayışlı olduğunu bilirmiş numarası yapar.” Gazete sayfalarını dolduran sağlıklı besin haberlerini düşünürsek, hiç de 25 yüzyıl öncede kalmış gibi görünmeyen Platon şöyle devam ediyor Devlet’te: “Eğer sağlık konusunda doktorlarla aşçılar yarışacak olsa, hakemler de çocuklar olsa, doktorlar açlıktan ölürdü!”

Bizim elitlerimize göre, içlerinde yaşadıkları toplum çocuklardan farksız. Onlar, dağdaki çobandan nefret ettiklerinden böyle konuşmuyorlar. Birçoğu, fazla samimi olmamak kaydıyla, onlara şefkat ya da sevgi de besliyor olabilir. Mesela kendini elit sanan Kayacı’nın çok tartışılan sözlerinin geçtiği aynı programda harbiden elit olan yazar Pınar Kür, “Otursun memleketinde , niçin geliyor buraya? ” diye şehre göç edip gecekondularda yaşayan köylülere kızıyordu. Onlar köylerinin pitoresk ve idilik manzarası eşliğinde (uzaktan bakınca yerdeki tezeği değil de ağaçlar içinde akan dereyi görmek daha kolaydır) koyunlarıyla ve ekinleriyle baş başa, mutlu mesut refah müreffeh yaşasalar, eminim, çok da mutlu olur Pınar Kür.
Pek çok konuda haklı olabilirler. Gerçekten de bu, biçimden ibaret “demokrasi” (ya da Mahir Çayan’ın kullandığı ve sonraları o oyunun içinde yer alanlarca bile kullanılacak kadar yaygınlaşan adla “demokrasicilik oyunu”) olası yönetimlerin en kötülerinden biri. Gerçekten de kendileri eğitimli ve bu ülkede yaşayanların çoğunluğu alabildiğine eğitimsiz. Ama bilmedikleri ya da 1990’ların sınıfı defterden silmeye çalışan rüzgarlarının amnezik etkisine maruz kaldıkları için hatırlamadıkları bir şey var:

“Toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çok” olanlar aynı zamanda bütün değerleri üretenler. Bu değerlere kültür de dahil. Dağdaki çobanlar sütü, yumurtayı çocuklarından esirgeyip elitlere satıyorlar, zekâları daha keskin olsun diye. Masadaki memurlar o kadar çok evrak okuyorlar ki kitap okumaya mecalleri yok. Tezgâhtaki işçiler, söz gelişi tersanelerde ölmekle o kadar meşguller ki, varoşlarda Oksford olsa da okuyamazlardı, bu yüzden üniversite sıralarını elitlere bırakıyorlar. Ama bu arada dünyanın en zor üniversitesinin en zor “sınıf” ında okuyorlar. Dünyayı geç ve güç, ama rahat “sınıf” larda oturanlardan çok daha iyi öğreniyorlar; bir ara denk düştüğünde, değiştirmek için.
 


yildirimb@gmail.com

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019