Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 15
Sayı: 1750




Güzel Sanatlar Fakülteleri ve benzeri okulların yetenek giriş sınavlarının YÖK tarafından kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?

Kaldırılması doğru bir karar, Katılıyorum.
Kaldırılması yanlış bir karar, Katılmıyorum.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 13 müzisyen gazete okuyor
 
 
Fuat Ercan
 
 
Yayımlanan Sayı : 711

Müslüm Baba MARX’ın KAPİTAL’ini Öğretiyor! (2.Bölüm) - 28.01.2009





Emek-emek gücü, şeyleşme ve yabancılaşma-I

Ve elbette ki,
sevgilim, elbet,
dolaşacaktır
elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi
tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet...


Nazım Hikmet
Piraye İçin




Katı Olan Her Şey Buharlaşiyor Ama Sonra Yeniden Katılaşıyor

160 yıl önce Komünist Manifesto’da K.Marx ve F.Engels yaşadıkları dönemi “katı olan her şey buharlaşıyor” ifadeleri ile açıklamışlardı.  Bu ifade kapitalist topluma geçerken bir önceki toplumsal ilişkiler sisteminin nasıl tepeden tırnağa dönüştüğünü /dönüştürüldüğünü açıkladığı gibi, kapitalizmin bugün de hızı artarak devam eden dönüştürücü gücüne ait ipuçları da  veriyor. Daha otuz yaşlarına girmeden F.Engels ile birlikte kaleme aldıkları Manifesto’nun yayınlanmasının üzerinden yaklaşık 20 yıl geçtikten sonra, Marx, kapitalizmin yapısal özelliklerini serimleyecek çalışmasını yani KAPITAL’in ilk cildini yayımlayacaktır. Karl Marx, KAPİTAL’de katı olan her şeyin buharlaştıktan sonra nasıl yeniden katılaştığını açıklayacaktır. Metaların Fetişizmi ve Bunun Sırrı adlı alt başlıkta kapitalizmin yapısal özellikleri ile onun işleyişine monte edilen insanların öyküsü anlatılır. Buharlaşan her şeyin nasıl yeniden meta biçimine dönüştürüldüğü yani  katılaştığına dair teorik çerçeve, yazıldığı dönemden çok daha fazla bu günleri açıklayacak nitelikte. Önümüzdeki birkaç yazıda, KAPİTAL’den hareketle fetişizm, yabancılaşma ve şeyleşme kavram/olgularını güncel açılımları ile birlikte ele alıp incelemeye çalışacağız. Genelleşmiş meta üretimi aynı zamanda fetişizmin genelleşmesine yol açtığı ölçüde, gerçeği analiz edip anlama daha bir zorlaşacaktır. Bu zorluğun farkında olan Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da katı olan her şeyin buharlaştığı bir dünyayı anlamak için daha bir özen göstermenin gerekliliğini vurgularlar. Bu yüzden Marx, kapitalizmi anlama çabasına “meta” kavramıyla başlar. Kapitalizm değdiği her şeyin önce verili konumunu bozuyor, daha sonra ise meta biçiminde katılaştırıyor. Metalaşma ve metalaştırma zaman içinde yaşamın akla gelmeyecek her alanına girecek bir özelliğe sahip. Son zamanlarda üzerinde tartıştığımız konuları düşünmek bile metalaşmanın ulaştığı boyutları açığa çıkaracak nitelikte. Eğitimin aslında bir meta olduğuna ilişkin düşünceler mi dersiniz, kentsel dönüşüm adı altında barınma hakkının metalaşma süreci içinde erozyona uğraması mı dersiniz, kamu açıkları ileri sürülerek sağlık ve ortak kamusal alanlar olarak ormanların metalaşma sürecine çekilmesi mi diyelim. Sistemin yapısal mantığını görmeyen bazı sol-sosyal demokratlar, sorunu devletin yeterli kaynağının olmaması, tam anlamıyla liberal bir metedoloji ile devletin bu alanlardan çekilmesi gibi ampirisist bir dil üzerinden doğrusu biz marksistleri epeyce üzüyorlar. Yani şimdi sermaye ve sermayedarlorın artan egemenliklerine karşı bir şeyler yapmaya çalışırken, bir de enerjimizi size haracamasak ne olur yani (Bakınız son günlerdeki eğitimin neden paralı olması gerektiğine ilişkin “ezber bozma” yazılarına, kaynak tabili Radikal İki pazar ekleri).

Daha önceki konuşma ve yazılarımda işaret ettiğim gibi aslında neo-liberalizm diye ifade edilen gerçeklik/sürece neo takısının konmasının temel nedeni, sermaye ilişkilerinin iktisat politikaları kanalı ile  yaşamın farklı alanlarını da içine alması ya da o alanlara da nüfus etmesidir. Burada ise sol ya da marksist analizlerin neo-liberalizmi sadece iktisat politikalarına indirgemesi varsa yoksa neo liberalizmin ne kadar kötü olduğu ama gerçekten ne kadar kötü olduğu üzerinden kolaycı ve ezberci bir dil üzerinden açıklaması amaçlanan amaçlara ne yazık ki hizmet etmiyor. Daha da kötüsü verili kurgunun yeniden üretilmesine neden oluyor. Oysa neoliberal iktisat politikaları eğer sistemin yapısal mantığına dokunmadan işliyorsa, bu sistemin mantığını besleyen bir özellik de kazanabilir. Sadece bir uyarı.. Aynı şekilde küreselleşme denilen olgunun yeni ve farklı olan özelliği bizim gibi geç kapitalistleşen ülkelerde sermayenin sosyal evreninin zamanla tüm ilişkiler ve varoluş üzerinde egemenliğini kurması ve bunun öznesi olan bir sermayedar grubunun oluşmasıdır. Müslüm Baba’nın ihtiyaç listesinin kabarıklığı meta ilişkilerinin geldiği noktayı göstermesi açısından önemli. Tabiki başka açılardan da önemli. Elimizden geldiğince bu yazı dizisince bu başka açıları da göz önüne almaya çalışacağız. Geç kapitalistleşen bizim gibi ülkelerde genelleşmiş meta ilişkilerinin egemenliğini kurması, aynı zamanda kapitalizmin dünya ölçeğinde hız ve yoğunluğunun daha belirleyici olmasına neden olmuştur. Bu ise yeni ve farklı olanı işaret eder.

Nerden çıktı bu “bırrrr”lamak?

Müslüm Baba bırrrlıyor

Varılan, ulaşılan aşamayı isterseniz Marx’ın Kapital’ini anlamamızı kolaylaştıran Müslüm Baba üzerinden düşünmeye devam edelim. Beyaz’ın Güven Kıraç’la birlikte sunduğu Nası Yani Adlı programın birinde 'Arabesk” üzerine tartışılırken/konuşulurken şarkı sözü yazarı Ahmet Selçuk bir dörtlükle Müslüm Baba’ya seslendi:

“Ne güzeldi seninle bir sevdayı yaşamak
O sevdayı yürekte jiletle parçalamak
Küstürdün rakıları, küstürdün şarapları
Nerden çıktı be baba kola içip "bırrr"lamak”

Nerden çıktı bu "bırrr"lamak? Bu sorunun cevabının, Müslüm Baba’nın  oynadığı Akbank reklamında işaret ettiği ihtiyaç listesi ile ilişkisi olsa gerek. Daha önce Kadir İnanır ‘a da bırrrrlama teklifi götürülmüş ve Kadir İnanır 'Racona ters' diyerek teklifi reddetmiş. Tabii bir de Müslüm Baba’nın kendi ihtiyaç listesini bilmemiz gerekiyor, babamız kendi ihtiyaç listesi için bırrrrlamış ve itirazlarını ihtiyaca çevirmiş olabilir! Müslüm Baba’nın oldukça da zor olan o bırrrrlama hali, ihtiyaç listesinin epey yüklü olduğuna ait ipucu veriyor. Amacımız kesinlikle Müslüm Gürses üzerine bir şeyler söylemek değil, amacımız bu reklamlar dolayında yaşanan süreci kavramsal düzeye taşımak. Ama genelleşmiş meta ilişkileri açısından bırrrr diyenin kim olduğu da önemli, söyleyen/işaret edenin kendisinin de bir değer taşıması gerekli. Yani Hülya Avşar’ın sıkça işaret ettiği gibi bir marka olması gerekir. Her ne kadar Müjdat Gezen "Ben markayım" diyen Hülya Avşar'a, "Hülya Avşar kendisine 'Markayım'diyor. Ben otomobil miyim, diş macunuyum mu da marka olacağım? Ben insanım" diyerek espirili bir dille Avşar kızını eleştirse de, bence bu konuda da Avşar kızı haklı.

Çünkü bir bırlama yapılacaksa bunu herhangi biri değil de Müslüm Baba gibi birinin yapması gerekir. Yazmanın sıradüzenine uymadan daha sonra girmek istediğimiz bir konuya burada girelim. Bunu da Müslüm Gürses’le kişisel bir sorunumuz olmadığını ve hatta yaşama sesi ile katkı sağlayan birisi ile hiç mi hiç sorunumuz olmadığını söylemek için yapalım. Şunu demeye çalışacağız, bütün toplumsal yapılar bireylerin etkinlikleri/eylemliliklerince oluşturulsa ve üretilse de yapıları doğrudan bireylerden hareketle açıklayamayız. Tam tersine, temel derdimiz bireylerin eylem ve etkinliklerini yapısal olan üzerinden açıklamaktır. Marka olan meta ile normal meta arasında ne gibi farklılıklar vardır. Aslında insanların ihtiyacını giderme açısından marka olan ile olmayan arasında bir farklılık yok. Ama değişim değerinin egemen olduğu toplumlarda metalar arasında bir farklılık yaratılması gerekir. Böylece değişim sürecine giren her türlü metanın, kendini daha farklı göstererek diğer metaların önüne geçmesi gerekir. Kullanım değeri olarak hemen hemen diğerleriyle aynı olan bir metanın diğerlerinden farklılaşması nasıl gerçekleşir? Bu metalar bir anlamda insanların/tüketicilerin zihinlerine hitap eder, ayrıca orada bir yer edinmesinin de sağlanması gerekir. Yani metalar paketlenme servisine  sokularak allanıp pullanmması gerekiyor. Bu paketleme kapitalist anlamda üretimin zorunlu sonuçlarından biridir. Çünkü kapitalist anlamda üretilen metaların mutlaka ama mutlaka para biçimine dönüşmesi gerekiyor. Metaların ölüm parendesi  yani paraya dönüşme zorunluluğu, tüm bu paketleme servislerini gerekli kılıyor. Ama bu paketleme servisi son zamanlarda iyice fetişistik bir biçim aldı. Artık paketleme, doğrudan pazarlanacak metayla bile ilgilenmeden, o metanın birilerince işaret edilmesi önemli hale geldi. İşte bu birilerinin 'herhangi birisi' değil de, piyasada kendi değeri olan birisi/birileri olması gerekiyor. Yani metayı işaret edenlerin metalaşma süreci ile karşı karşıyayız. Müslüm Baba’nın yıllarca severek dinlediğim İtirazım var adlı parçasının “ihtiyacım”a dönüşmesi, dönüştürülmesi kendi başına Müslüm Baba’nın bir marka, bir simge olarak metalaşması anlamına gelmiyor mu? 

Aslında Müslüm Akbaş olarak başlayan bir yaşamın Müslüm Gürses ve sonra ise Müslüm Baba olması ve nihayetinde bırrrrlayarak ihtiyaç listesini açıklaması, katı olan  her şeyin buharlaşması ve sonra yeniden katılaşmasının anlamlı ve özel bir örneğini teşkil etmiyor mu? Burada Müslüm Babanın paketlediği ya da işaret ettiği “meta” ise ihtiyaç listesindeki metalara hiç mi hiç benzemediğini belirtmemiz gerekiyor. Bu metaların tüketilmesi için gerekli olan, kendine özgü olan bir meta, yani metalaşan paradır. Kapitalizm, reklam ve para kavramlarını daha sonra, daha detaylı ele alacağımız için şimdilik  sadece önemli olduklarını belirtmekle yetinelim.

Nedenini Yitirmiş Sonuçlar Toplumu mu?

Reklamımıza geri dönecek olursak, Müslüm Baba ihtiyaç listesini sıralamaya başladığında evde, işyerinde, daracık sokaklarda, parklarda insanların tepesi üzerinde kırmızı gülen metalar dolaşmaya başlıyor. Bankta oturan sevgililerin “mutlu günlere” ihtiyaçları olduğu Müslüm Baba tarafından belirtilmesi ile sevgililerin birbirlerine yönelmeleri, eş zamanlı bir biçimde kırmızı yüzlü şeylerle bütünleşir. Tabi sevgili ve gelecek bu metalar dolayında ancak gerçekleşebilir. Ya da çalışmadan bahsederken bu şey belirir, bilgisayar olmadan önce çalışma diye bir şey mi vardı ki? Tatil derken, bu devam eder ve her şey ihtiyaç listesini dolduran nesnelerden hareketle yeniden yeni bir tarih ile yaşamaya devam ederler. Herşey yeniden metalar dolayında tanımlanıyor. Tarih sanki onlarla birlikte yeniden yazılıyor. İnsanların üzerinde, beyinlerinde ve hatta geleceklerinde metalar ve nesneler belirgin bir yer tutarlar. Reklam bize ihtiyaç listesinin her yere girmiş ve her yere sinmiş olduğunu o kadar açık bir biçimde veriyor ki? Bu reklamın pedagojik değeri gerçekten çok fazla valllahi... Evlere, sokaklara, işyerlerine dahası duygulara, düşüncelere egemen olan nesneler dünyası. 

Bir soru ama önemli bir soru, ihtiyaç listesine giren tüm bu nesneler/metalar gökyüzünden tanrısal bir el tarafından mı yeryüzüne fırlatıldı? Bu yazının temel derdi bu soru ve bu soruya -başta kendimi ama özellikle sizleri- yormadan cevap vermek. Aman yorulmayalım. Takılalım abi ya da ucundan tutuverelim. Derinleşmek ve yoğunlaşmak hızın arttığı bu çağa bu günlere uymaz. Neyse sorumuza dönecek olursak  keşke böyle bir tanrı olsaydı. İnsanların ihtiyaç duyduğu gerekli ve gereksiz ne varsa tanrısal bir iradeyle insanlara sunulsa. Ve tüm bu ihtiyaçlar aslında gökyüzünde yüzer gezer biçimde dolaşsalar. İnsanlar da ihtiyaçlarını alıp, bir güzel mutlu mesut yaşamlarını sürdürseler. Ama tanrıya da haksızlık etmememiz gerekiyor, bizlere o kadar güzel bir dünya ve o kadar çok güzellik sunmuş ki, ama sunduğu şeyler arasında bir tanesi defolu çıkmış ve verili düzenekleri tamamen tersine çevirmiş. Bakın J.J. Rousseau gelişmeleri  nasıl açıklıyor; İnsan özgür doğar oysa her yerde zincire vurulmuştur.” Neyse sözün özü; “Biz büyüdük, kirlendi dünya.” 

Eğer tüm bu nesneler, ilahi güçler tarafından dünyaya insanlar için fırlatılmadıysalar, bu güler yüzlü nesneler/şeyler nereden gelir ve nereye giderler? Amerika’yı ziyaret eden Baudrillard, Amerika için nedenlerini yitirmiş sonuçlar ülkesi der. Aslında Amerika için kullanlan bu ifadeyi kapitalizmin meta egemenliğindeki dünyasını anlatmak için kullanmak daha uygun olacaktır. Sağım solum sobe.  Herkes meta. Her şey meta... Tekrar edelim sorumuzu, bu nesne/metalar nereden geldi ve dahası tüm çevremizi kuşatacak kadar çoğaldılar?

Toplumun Nedenlerini Yitirme Çabaları

İşte şimdi bu olmadı. Sistemin, sermayenin organik aydınları bunca emek ve çabayı nedenleri ve niçinleri gizlemek için bu kadar çok çabalerken. Bu emeğe yazık değil mi?  Post-endüstri toplumu, yeni-kapitalizm ya da bilgi toplumu kavramları niçin üretildi? Akademik dünya olanca emeğini bu yönde kullanmıyor mu? Artık bildik anlamda üretimde çalışanların sayısı azalıyor, servis sektörü muazzam gelişti. İşçi çalışmayan fabrikalar devrine girmedik mi? Zaten üretimdeki esas değeri yaratan artık bilgi değil mi? Türkiye’de en son çıkartılan İş Yasası’nın gerekçesine allah aşkına bir zaman ayırarak da bakın. Orada yirmi birinci yüzyıla girerken işçilerin artık eskisi gibi önemi kalmadığı belirtiliyor. İş Yasası'na, yani işçiler için çıkartılan yasaya, bilirkişiler, bilmişliğini göstererek işçilerin artık önemlerinin kalmadığını yazarlar. Neyse bakmak için zamanız olmayabilir. Ben aktarayayım: ”.. Üretimde bilginin öneminin sermayenin önüne geçmesi, çalışanların vasıf derecelerinin beden işçiliğinden fikir işçiliğine kayması, küresel rekabetin, esnekleşme olgusunu zorunlu olarak gündeme getirmesi çalışma hayatını yakından etkilemektedir" (İş Kanunu Ön Tasarısı’ndan) O zaman neden bir iş yasasına ihtiyaç duyulur ki? Ama gene de olsun, bir iş yasası çıkartılmalı!

Saklayamazsınız! Saklayamazsınız! Haydi söyleyin tüm bu metalar nereden geldi?

Ama bu sefer o sert ve sert olduğu kadarıyla gayri insani iktisat disiplini olanca gücüyle sahneye çıkar. Yok yok baştan beri sahnede. İktisat disiplini özellikle işçi sınıfının (aaa valllahi ağzımızdan kaçtı) sayısal olarak arttığı ve politik özne olmaya başladığı bir zamanda müdahale eder. Sistemin yeniden üretimi için, sistemin bilgisinin de üretilmesi gerekiyor. İktidar için ve iktidar adına bilgi üretilir. Yani bu günlerde projecilik diye kızıp sinirlendiğimiz olgunun büyük babası olur tüm bu tarz bilgi üretimi. İktisat disiplini ekonomi politikten uzaklaşır ve bu konuda iktisadın temel konusu olan değer ve değerin ölçümü üzerine yeni şeyler söylenmeye başlanır. Çünkü kapitalist öncesi toplumsal ilişkilere karşı yine sistem dili üzerinden yorum yapan A. Smith ve D. Ricardo gibi öncüler, bir metaın değerini o metanın üretilmesi için harcanan emek miktarına bağlar. Ve dahası bir toplumun zenginliğini de, o toplumun sahip olduğu emek miktarı üzerinden açıklar. Ve D. Ricardo işi daha da ileri götürür. Bir toplumun gelecekteki zenginliğinin, var olan zenginliğin üç sınıf arasında nasıl paylaşıldığına bağlayacaktır. Bu densizliğe dur demek gerekirdi. Ve dendi de. Ekonomi politik bile kötü çağrışımlara neden olduğu için ekonomi olarak devreye girer. Ve ekonomi sorunu çözer metaların değeri, o metaları tüketenlerin metalara duydukları ihtiyacın şiddetine bağlanır. Yani değer özne ile tüketilen nesne arasındaki ilişki üzerinden tanımlanır. Aman yarabbim kurtulduk. Sen sağ, ben salim. Peki iktisat disiplini işçi kavramını analizlerine hiç sokmaz mı? Olur mu öyle şey!  Meta ve para piyasası gibi iki önemli piyasa gibi bir de analizlerine  emek piyasasını eklerler. Marx ve Engels, burjuvazi kendi imajlarına uygun bir dünya yaratır derler. İktisat tam da bu işlevi yerine getirir. Yaa... bunu da  bir başka yazıda ele alalım. Bizim solcu millet iktisat ideolojidir diyerek kestirip atıyor ve  bir güzelce onu yanliş bilgi üreten bir konumda ele alırlar, yok yok ele almaz bırakırlar. Nasıl olsa yanlış bilinci temsil eder diye. Oysa iktisadın 1800’lerin ortasından itibaren işaret ettiği şeyler, bu günlerde yaşanan şeyler haline geldi. Bu gün işaret edilenler de toplumsal bir karşı çıkış olmazsa yarınlarda yaşanacaklar. Yani, yani iktisat sadece bir ideoloji değil, tam tersine burjuvazinin hayalindeki dünyayı biçimlendiren, ona şekil veren ve hatta tökezlediğinde elinden tutup kaldıracak yaşama dokunan bir dizi işlevi var. Neyse bu emek piyasası mantığına göre işçi de bir meta sahibi olarak emek piyasasına gider ve sahip olduğu metayı piyasaya, emek piyasasına sunar ya da arz eder. Birileri de emek piyasasına sunulan bu metaya hani ihtiyaç duyar da alır. Elma, domates, ayakkabı piyasası gibi, bir de emek piyasası vardır. Evet, bugün işçi dediğimiz bu insanlar tıpkı elma, domates ve patates gibi emek piyasasında emek-güçlerini satmaya çalışır.  Yani olay çok kolay. Bir satan var, bir de satın alan. İktisat disiplinine göre aynı zamanda alan memnun satan memnun, size yani bize ne oluyor. Dikkat ederseniz iktisat disiplinin emek piyasası dediği şeye biz ısrarla emek-gücü piyasası diyoruz, diyeceğiz. Konu konuyu açıyor,  ama toplumsal ilişkileri  bu tarzda ani toplumsal ilişkiler dolayında ne kadar ele alırsak alalım. Bir muhalif ve Türkiye’de Karl Polanyici kolaycı var olma hali, hemen kaba marksizm diye bu tarz analizleri ellerinin tersi ile iterler, istemezler. Onlar için Marx ve marksizmin adı geçtiği her yer, her şey kaba, indirgemecidir. Bu kadar tarihsel geçmişi ve farklılıkları olan ve kendi içinde kaba indirgemecilik konusunda bu kadar eleştirel farklılıklar taşıyan bir düşünsel/pratik oluşu bir kalemle nasıl indirgemeci diye silersiniz. Bunu anlamak hem zor hem kolay.

Neyse biz yine emek piyasasına dönelim. Eeee... bu piyasada emekçinin emek-gücü bir alıcı bulursa karşılığında ücretini alır ve bir güzel Müslüm Babanın saydığı ihtiyaçları/ihtiyaçlarını karşılar. Ya emek-gücüne piyasada alıcı bulamazsa, bu insanlara da işsiz diyoruz. Bizde çokca bulunur bu işsiz denen insanlardan (bir hesaba göre 2 milyon dört yüz bin, başka bir hesaba göre ise 4 milyonun üzerinde). Bu insanlar yani işsizler de ihtiyaç listesine pek ihtiyaç duymazlar. Bu öyküde inandırıcı olmayan, gerçeklere uymayan ne kadar çok şey var.

Nedenleri ve Sonuçları ile Kapitalizm

Öykünün en sorunlu yanı, işçi-emekçi denen varoluş sanki tarihin her döneminde var olan bir gerçeklikmiş gibi açıklanmasıdır. Hemen söyleyelim, bu doğru değil. İnsanların işçileşmesi,  binlerce yıl süren tarım toplumlarından sonra gerçekleşiyor. Müslüm Baba’nın ihtiyaç listesine giren malların/metaların üretilmesi için öncelikle bu malları üretecek içilerin üretilmesi gerekir. Evet evet yanlış duymadınız, işçiler süreç içinde ve genellikle de zor üzerinden üretilmiş bir gerçekliktir. Komünist Manifesto’nun öncülü olan Komünizmin İlkeleri’nde F.Engels basit bir dille bunun böyle olmadığını açıklıyor. Hem de en basit bir dille.  

“Soru : Proletarya nedir?

Yanıt: Proletarya, toplumun, geçim araçlarını herhangi bir sermayeden elde edilen kârdan değil, tamamıyla ve yalnızca kendi emeğinin satışından sağlayan; sevinci ve üzüntüsü, yaşaması ve ölmesi, tüm varlığı emek talebine, dolayısıyla işlerin iyi gittiği dönemler ile kötü gittiği dönemlerin birbirlerinin yerini almasına, sınırsız rekabetten doğan dalgalanmalara dayanan sınıfıdır. Proletarya, yani proleterler sınıfı, tek sözcükle, 19. yüzyılın çalışan sınıfıdır.

Soru: Şu halde proleterler her zaman var olmamışlardır?

Yanıt: Hayır. Yoksul halk ve çalışan sınıflar her zaman var olmuştur,[45] ve bu çalışan sınıflar çoğunlukla yoksuldular. Ama demin sözü edilen koşullar altında yaşayan bu tür yoksullar, bu tür işçiler, yani proleterler her zaman var olmamışlardır, nasıl ki rekabet her zaman serbest ve sınırsız olmamışsa.

Soru : Proletarya nasıl doğdu?

Yanıt: Proletarya, geçen yüzyılın ikinci yarısında İngiltere'de ortaya çıkan ve o zamandan bu yana dünyanın bütün uygar ülkelerinde kendini yinelemiş olan sanayi devriminin bir sonucu olarak doğdu. Bu sanayi devrimine, buhar makinesinin, çeşitli dokuma makinelelerinin, buharlı tezgahın ve daha birçok başka mekanik aygıtların icadı neden oldu. çok pahalı olan ve, bunun sonucu, ancak büyük kapitalistler tarafından satın alınabilen bu makineler, o güne dek varolan tüm üretim biçimini değiştirdi ve makineler işçilerin derme çatma çıkrıklarıyla ve el tezgahlarıyla ürettiklerinden daha ucuz ve daha iyi metalar ürettiği için, eski işçileri safdışı bıraktı.” (Engels, Komünist Manifesto)

Tabi ki işçi üretimi hiç de kolay olmadı.  İşçi üretiminin ilk uğrağı olan İngiltere tarihinde, işçileşme sürecine paralel olarak bir çok işçileşmeme hareketi olduğunu da biliyoruz. Bu gün artık normalleştirilmiş ve sıradan bir olgu olan işçileşmeye karşı neden mücadele verilsin ki dendiğini duyar gibiyim.

Ayrımlar Çağı: Emek ile emek-gücünün birbirinden ayrılması

Komünist Manifesto’da K. Marx ve F. Engels 160 yıl önce “katı olan her şey buharlaşıyor” diye süreci açıklarken, Peter Kropotkin olup bitenler karşısında tepkisini dile getirmek için yaşananları “ayrımlar çağı” olarak tanımlayacaktır. Ayrımlar çağı ifadesi oldukça anlamlıdır. Ve katı olan her şey buharlaşıyor, ama buharlaşması için ayrışması gerekiyor. Belki de buharlaşma yerine ayrışması demek daha uygun. İşçileşme diye tanımladığımız olay tam da burada açığa çıkıyor. Çünkü işçileşecek insanların binlerce yıl sürdürdükleri üretken faaliyetleri ve dahası üretim araçlarından kopartılması yani ayrıştırılması gerekiyor. Marx, KAPİTAL’de  bu mekanizmayı ilkel birikimin önemli bileşenlerinden biri olarak adlandırır. Marx’tan daha güzel anlatamayacağım için, yukarıda sorduğumuz sorunun cevabı olan emek ve emek-gücünün oluşumunu direkt Marx’tan aktarmayı uygun buldum:

“Kapitalist sistem, emekçilerin, emeklerini gerçekleştirebilecekleri araçlar üzerinde her türlü mülkiyet hakkından tamamen ayrılmış ve kopmuş olmalarını öngörür. Kapitalist üretim, ayakları üzerinde doğrulur doğrulmaz, yalnız bu ayrılığı sürdürmekle kalmaz, bu ayrılığı zamanla artan oranlarda yeniden-üretir de. Bu nedenle, kapitalist sistemin yolunu açan süreç, emekçinin elinden üretim araçlarının sahipliğini alan süreçten başkası olamaz; bu süreç, bir yandan toplumsal geçim araçlarını sermayeye dönüştürür, öte yandan, doğrudan üreticileri ücretli emekçilere dönüştürür. İlkel birikim denilen şey, bu nedenle, üreticiyi üretim araçlarından ayıran tarihsel süreçten başka bir şey değildir.” (Marx, KAPİTAL). Sevimli kırmızı güler yüzlü  nenselerin üretilmesi için öncelikle emek-gücünün üretilmesi gerekmiştir. Türkiye için bu sürecin kısmi olarak devam ettiğini söyleyebiliriz. Tarımsal alandaki dönüşüm ile geleneksel zanaatkarlığı sürdüremeyenler emek-güçlerini piyasaya sunuyorlar. Artık alıcı bulursalar çalışan, bulamazsalar işsizler ordusuna katılıyorlar.

Ama her durumda yaşanan süreç ilginç, ilginç olduğu kadar da acımasız bir süreçtir. Çünkü toplumun oldukça büyük bir bölümü sahip oldukları tek şey olan kendi enerjilerini, eylemliliklerini, kendi hareketlerini bir ücret karşılığında satmak zorunda bırakılmışlardır. Yaptığının genellikle bilincinde olmayan ama daha da tehlikeli bilinçli vulgar iktisatçı, emek piyasası üzerinden konuştuğu anda, aslında insanlık tarihinde oldukça yeni ama bir o kadar da gayri insani bir şeyi normalleştiriyor ve zorunlu kılıyor. Ve kapitalist toplumun diğer toplumlardan farklı olarak insanlara çalışıp-çalışmama özgürlüğü verdiği de hemen ilave ediliyor. Yani bizde zor yok abiler ablalar! İsteyen çalışır isteyen çalışmaz. Nedense bu ifadeleri kullanırken belleğimde birden 2006 İstanbul 1 Mayıs'ı canlandı. İşçiler üretim araçları ve işimizi isteriz ifadeleri ile pankartlar açıp yürümüşlerdi. Özgür olduğu söylenen ve emek-güçlerinden başka bir şeyi olmayan insanlar, hayır ben emek-gücümü satmak istemiyorum kararını özgür iradesi ile verse ve ardından da Müslüm Baba’nın ihtiyaç listesine ulaşma yol ve yöntemlerini denese ne olur? Tabi ki yasalar devreye girecek. Hemen hemen herkesin ihtiyaç listesini karşılayacak kadar ürün etrafımızı sarmışken, bu yasalar sayesinde ihtiyacını gideremeyen insanlar kaderlerine razı oluyorlar. Bu duruma da yoksulluk deniyor. Onların neden yoksul oldukları sorgulanacağına, bu kadar çok nesne/meta orta yerde dolaşırken, bu insanlar neden yoksul diye sorgulanmaz ki? Müslüm Baba’nın değişimi de tam burada belirginleşiyor. Bırrrlamadan önce Müslüm Baba yüzünü bu nesnelere ulaşamayan insanlara dönmüştü, onlar için söylüyordu. Örnek olarak 'Hayat Berbat' adlı şarkısında bu insanlara şöyle seslenir:

“Ah felek söyle bana ne yapmam gerek

Hayat berbat gel bu eli saymayalım

Ah felek söyle bana ölmem mi gerek

Hayat berbat al sırtımdan kamburunu

Biz yeniden başlayalım”


Ama gerçekten belki de “Aşk tesadüfleri sever” ve "Yıllar geçmeyi sever ve İnsan aramayı.” Sistemin ezdiği, dışladığı insanlardan sistemi ayakta tutan nesnelere yönelme de bir tesadüf. Sistemin mantığı  olarak fetişizm burada da kendini gösteriyor. Belki de Müslüm Baba ihtiyaç listesini yeniden düşünür. Gerçekten de reklamda olduğu gibi boğazımıza kadar mal/meta varken nasıl olur da aynı zamanda bu kadar yoksulluk, sefalet olur diye bir yol kendine sorar. Baba belki yeniden itirazım var der belli mi olur.

Yabancılaşmanın İlk Durağı:Yaratıcı Enerjinin Öznesinden Ayrılması

Bu temennilerden sonra kapitalist toplumda yabancılaşmanın ilk uğrağının, emekçinin kendi enerjisinden ayrılması ve hayatı dönüştürme enerjisini meta biçiminde kapitaliste sunması olduğunu söyleyebiliriz. Bu ayrışma için ilk başlarda zor kullanılmıştır. Kapitalist meta üretiminin egemenliği bir yabancılaşma ile gerçekleşir hale gelmiştir. Sermayedarın ihtiyaç duyduğu emekçi değildir, emekçinin sahip olduğu enerji ve dönüştürme gücüdür. K. Marx, 1844 El Yazmaları’nda bunu acı bir şekilde dile getirmiştir:

 “Ekonomi politiğin, proleteri, yani ne sermayesi ne de toprak rantı olan, sadece emekle ve tek yanlı ve soyut emekle yaşayan kişiyi, ancak işçi olarak gözönünde tuttuğu kendiliğinden anlaşılır. Öyleyse ekonomi politik, ilke olarak, onun tıpkı herhangi bir beygir gibi ancak çalışabilecek kadar kazanması gerektiğini tanıtlayabilir. Onu çalışmadığı zamanda, insan olarak düşünmez, bu özeni ceza mahkemelerine, hekimlere, dine, istatistik tablolarına, siyasete ve dilenciler çavuşuna bırakır.”(Marx, 1844 El Yazmaları)

Burada bir parantez açarak endüstri/sanayi devriminin insanların ihtiyaçlarını doğadan elde edilen ürünler üzerinde işlem yaparak dönüştürme ile karşıladıkları bir düzeneği işaret ettiğini belirtelim. Yani Aşık Veysel’in söylediği gibi toplumsal zenginliğin kaynağı “bir verdim bin verdi” anlamında geleneksel tarımsal üretim değil (ki burada da yani tarım toplumunda da üretim toplumsaldır, bin vermess için vir dizi düzenek gerekir) doğadan elde edilen ürünler üzerinde işlem yaparak toplumsal zenginliğin/ihtiyaçların yaratıldığı bir toplumsal düzeneğe geçişten bahsediyoruz. Yani kullanım değerlerinden kullanım değerleri yaratılmaktadır. Emekçinin emek-gücü dönüştürmenin gerçekleşmesi  için gereklidir. O yüzden A. Smith bir toplumun zenginliğini o toplumun sahip olduğu emek miktarına bağlar. Ama bu ne pahasına: emekçinin kendi eylemi üzerinde söz sahibi olmaması pahasına.

Şeyleşmenin ilk durağı:

Emekçi emek-gücünü bir meta olarak kendinden ayırdığı an, yani emek-gücüne piyasanın belirlediği koşullarda bir değer biçilmesi gerçekleştiği an, sadece emekçinin emek-gücüne yabancılaşması gerçekleşmez, ama çok daha önemlisi sermayedar ile emekçi arasındaki ilişki metalar arasındaki bir ilişkiye dönüşür. Sermaye, emekçinin emek-gücüne kullanım değeri olarak ihtiyaç duyarken, emekçi için ise kendi emek-gücü bir değişim değeri olarak görünür. Sanki onun eylemliliği ona dışsal bir gerçeklikmiş gibi. Bir baltaya sap olamadım ifadesi biraz da abi bu enerji ve eylemliliğimi bir türlü kendimden ayırıp piyasaya süremedim anlamına gelir. (Nitelikli emek yani değişim değeri olarak emek-gücünün değerlenme süreci ona yatırım yapılması, kişilerin kendi emek-güçlerine bir baltaya sap olmak için yatırım yapmasını  daha sonra ele alıp işleyeceğiz.)

Sermaye ve emekçi arasındaki bu ilişki artık bir meta biçimine dönüşen/dönüştürülen emek-gücü üzerinden biçimlenir. Meta dolayında kurulan bu ilişkinin en belirgin görünümü ise ücret formudur. Yani bir meta olarak emek-gücü, ücret üzerinden kendini ifade eder hale gelir. Böylece ilişki metalar arasında gerçekleşen bir ilişkiye dönüşmüştür. Şeyleşmenin ilk durağı, metalaşan emek-gücü dolayında biçimlenmiş olur. Yakın bir tarihte Müslüm Baba ya da başka önemli bir simaya, en uygun emek-gücünün kendilerinde olduğuna dair reklamlarla karşılaşabiliriz. 19 Şubat 2004 tarihli Resmi Gazete’de 'Özel İstihdam Büroları’na Dair Yönetmelik' yayınlandı. Bu yönetmeliğin 2. maddesi aynen şöyle: “Bu Yönetmelik, yurt içi ve yurt dışında iş ve işçi bulma faaliyetinde bulunacak olan özel istihdam bürolarının seçimi, izin verilmesi, izinlerin yenilenmesi, iptali ile çalışma ve denetimine ilişkin usul ve esaslar ile özel istihdam bürolarına ilişkin diğer esasları kapsar.” Bu Yönetmeliği heyecanla  karşılayan TİSK, İşveren dergisinde İstihdam Büroları’na olan ihtiyacı şöyle dile getirmiş: “Günümüzde artık işverenlerin dönemsel ve geçici işgücüne bakış açıları büyük ölçüde değişmiştir. Dönemsel ve geçici pozisyonlar için 'burada birisi bulunsun' geleneksel yaklaşımından, işgücü 'gerçekten olması gereken zamanda, olması gereken pozisyonda bulunmalı' yaklaşımına geçilmiştir. Bu nedenle geçici işçi seçimi, eğitimi ve bu işgücünü kalıcı kılmak üzere kurulan İstihdam Büroları, yeni ekonominin çok önemli bir parçası ve iş dünyasının vazgeçilmez tedarikçileri haline gelmişlerdir. Geçici Özel İstihdam Büroları işletmelere gerektiği sürece işgücü temin ederek insan kaynakları konusunda esneklik sağlamakta, böylelikle işletmelerde personel şişkinliğinin önüne geçilerek personel giderlerinde tasarrufa gidilebilmektedir.”

Evet, çok yakın bir zamanda emek-gücü tüketicisi olan sermayedarlar için ve onlara uygun emek-gücünün elinde olduğunu söyleyen ve emek-gücü ihtiyaç listesini açıklayan reklamlarla karşılaşacağız. Reklamda gülen kahverengi nesneler olarak emek-güçlerinin, bürolarda, atölyelerde, fabrikalarda ayaklar altında dolaştığını göreceğiz. Emek-güçlerinen başka bir şeyi olmayan insanlarda bu gülen ve ayaklar altında dolaşan kahverengi nesneler/metalar olabilmek için kendilerine yatırım yapacaklar (beşeri sermaye) ve bu da yetmeyecek bu yatırımı yaşam boyu yeniden yeniden yapacaklar. Öyle ya bir defa emek-gücünü satınca iş bitmiyor, onu sürekli parlatmak zamana ve zemine uygun hale getirmek gerekiyor (Yaşam boyu eğitim diyorlar ya.)  Köle ile işçi arasındaki farkı bir yerlerde Marx nasıl açıklamıştı, köle bir defa sahibine satılır. Emekçi ise emek-gücünğ sürekli yeniden satmak zorundadır . Böyle ise bu emek-gücü listeslerini açıklayan reklamlar neden olmasın ki. Zaten geçenlerde yeni sanayi bakanımız ama 26 yıllık sanayicimiz TV-2 programında ne demişti aslında Türkiye’de işsizlik yok. Kendisi bir kaynakçı aramışta bulamamıştı. Yani emek arzı ile talebi birbirine uymuyor. Yokk yaaa bizim emek güçlerimiz   talebe uygun değil. Ne yapmak lazım. Uygun hale getirmemiz gerekir. Öncelikle meslek liselerini memleket meselesi olarak yeniden ele alınmalı. Mühendisler ve avukatlar, doktorlar gerçekten talebe uygun olduklarını belge ile belgelendirmeleri  gerekiyor.  Şeyleşmenin belki de bu yöndeki en önemli Türkiye gerçeğindeki durağı geçen yıllar çıkan Mesleki Yeterlilik Kurumu Yasası olmuştur. İş dünyasının alkış ve heyecanla karşıladığı bu yasayı anlamadığımız bir şekilde işçi sendikasının yöneticileri de olumlu karşılamıştır. Oysa yasa ile ulusal ve uluslararası meslek standartlarını temel alarak, teknik ve mesleki alanlarda ulusal yeterliliklerin esaslarını belirlemek, denetim, ölçme ve değerlendirme, belgelendirme ve sertifikalandırmaya ilişkin faaliyetleri yürütmek için Mesleki Yeterlilik Kurumu oluşturmuştur. Standartlaşma, denetim, ölçme, değerlendirme, belgelendirme, sertifikalandırma kavramlarını yan yana yazdığımızda emek-gücünün metalaşmasına ait başka bir şey söyleme ihtiyacı duyar mıyız. Duyarız, duyarız. Çünkü içselleştirilmiş  normalleştirme ve şeyleştirme öyle bir noktaya ulaşmış ki, bu konuda da en yakın arkadaş ve dostlarımız başta olmak üzere tartışırız, hem de  bu tartışmalardan de yoruluruz,

Şeyleşmenin ve Yabancılaşmanın İkinci Durağı:

Emek-gücünü emek piyasasında satın alan sermayedar, emek-gücünü emekçiden ayırıp üretim yerine götüremeyeceği için, emek-gücünün emekçiden ayrılması, yani sermayedar için kullanım değeri olan emek-gücünün işe yaraması için belirli üretim mekanlarına taşınmaları gerekir. Emek-gücünün üretim için gerekli diğer bileşenlerle belirli bir yerde birleştirilmesi gerekiyor. İşte bu yer ve yerlerin adı önceleri ev, sonraları atölye ve daha sonra fabrika, bürolar oldu. Günümüzde ise hemen hemen yaşamın her alanı üretim mekanlarına dönüşmüştür. Korunmasız ve farklılaşmış emek güçlerine ulaşmak için erkek egemen yapılanmanın sağladığı olanaklarla kadın emeği, geçim derdine düşen ailelerin çocuklarının emekleri izlenir bu bulundukları mekanlarda bulunur ve tüketilir. Tabii açıklanan ihtiyaç listeleri ne uyum sağlama çabaları da bunu emekçiler kanalıyla destekler. Satın alınan emek-gücünün belirli bir yerde kullanılması, emekçinin de bu yerlere belirlenen zaman dahilinde bağlanması anlamına gelecektir. Fabrika ve atölyeler, bürolar emek-gücü üzerinde kontrol kurma mekanlarıdır. İşletme, işletme mühendisliği ve burada sayamadığım birçok disiplin, fabrikalarda emek-gücünün nasıl kontrol edileceğinin bilgisini sermayedarlara sunarlar. Emekçinin belirli zamanlarda belirli yerlere bağlanması, emekçinin sahip olduğu zaman üzerinde de sermayenin egemenliğini kurması anlamına gelir. Meta üretiminin genelleşmesi için eş zamanlı olarak, hem emek-gücü için emek üzerinde kontrol kurulması ve hem de emekçinin kendi emek-gücünü bir meta olarak algılayacak biçimde kendi eylemliliğine/enerjisine yabancılaşmasını gerekiyor. Bu gereklilik de oldukça bilinçli bir şekilde yerine getiriliyor. Yabancılaşma + kontrol olmazsa kırmızı gülen nesne/metalar da olmayacak. Ne kadar yabancılaşma ve kontrol, o kadar çok gülen kırmızı nesne. Ne kadar gülen kırmızı nesne, o kadar çok kontrol altına alınmış, ayaklar altında dolaşan kahverengi emek-gücü.  Sakallı amca ne güzel özetlemiş:” Sermaye ölü emektir, vampir gibi sadece canlı emeğin enerjisini çekip aldığında yaşıyor, ne kadar çok canlı emeğin enerjisini çekip alıyorsa o kadar güçleniyor ve daha fazla yaşıyor (Marx).

Meta biçimine dönüşen emek-gücü, esas işlevini yararlı enerjisini üretim araçları dolayında üretim sürecine aktardığında yerine getirir. Üretim sürecine aktarılan, emekçinin eylemliliği/enerjisidir. Her el-kol hareketi, her alınteri, harcanan her kalori üretim sürecinde yaratılacak yeni metayı var eder, biçimlendirir. Böylece meta harcanan enerjide hayat bulur. Yani gökyüzünde dolaşan Müslüm Baba’nın kırmızı ve gülen metaları tam da bu enerjilerin ürünüdür. Emekçinin üretim sürecinde açığa çıkardığı yararlı enerji, sonuçta nesneleşmiş, metada biçimlenmiştir. Çalışma zamanı bittiğinde çalışanın enerjisi de bitmiştir. Evrensel Gazetesi’nin işçi mektupları köşesinde bir işçinin sözleri ne çok şeyi anlatıyor: “Sekiz saat çalışıyorum, 16 saat çalışmış gibi yorgun hissediyorum.” Neyse, çalışma zamanı ve çalışma yoğunluğunu daha sonraki bir yazımızın konusu. Tüm bu yorulma ve enerjinin harcanması sonucunda  yaratılan yeni kullanım değeri yani meta üzerinde çalışanın hakkı var mıdır? Tabi ki yok. Diğer yandan çalışanlardan çekilip alınan enerji, yaşamını meta formunda ve daha sonra ise para formunda dönüşerek sürdürür. Genelleşmiş meta üretiminin egemenliği birçok dönüşüm ve farklılaşmayı ve birçok yabancılaşmayı içinde taşır. Böylece üretim süreci sonucunda açığa çıkan metalar, bir yandan birilerinin (tüketici) ihtiyacını karşılayacak özelliğe sahipken, diğer yandan ürün üzerinde söz sahibi olan sermayedar için ise metaın değişim değeri özel bir önem kazanır. Müslüm Baba'nın eline ihtiyaç listesini veren, anlaşılacağı gibi ne tüketici ne de işçilerdir. İhtiyaç listesi metalara içkin olan ve emek-gücünün  yarattığı değere ulaşmak isteyen sermayedardır. Bu anlamda da kapitalist toplumda meta biçimi yabancılaşma, nesneleşme ve dolayısıyla fetişizmin farklı uğraklarından geçer.  Burada daha sonra ücret ve sınıflar konusunu ele alacağımız için kısaca meta formunun tüm bu fetişistik özelliklerinin sömürü ve dolayısıyla sermaye-emek çelişki ve ilişkisini de içerdiğini kısaca belirtelim. O sevimli nesnelerin üretimden sonra hayatlarını sürdürmelerinin bir bütün olarak yaşam tarzları ve gündelik zaman ve mekan kullanımlarını da belirlediklerini söyleyebiliriz. Bu anlamda tüketim toplumu kavraması ve nitelemesi veya nedenini kaybetmiş sonuçlar toplamı varoluş hali de yine meta biçiminin ulaştığı aşama ile ilişkilidir.  Ama Marx ve Engels bizi daha 1848 yılında yani Komünist Manifesto’da bu yeni toplumsal ilişkilere daha dikkatli ve uyanık bir kafa ile bakmamız gerektiği konusnda uyarmışlardı. İşte tüm bu nedenlerden dolayı Marx, fetişizme sadece özel bir bölüm ayırmamıştır. Aslında tüm Kapital’i meta fetişizmi üzerinden kurgulamıştır. Konunun önemini de şöyle dile getirmiştir: Bu “İlk bakışta bir meta, çok önemsiz ve kolayca anlaşılır bir şey gibi gelir.” Ama metaın tahlili diye açıklamaya devam eder. “Aslında onun metafizik incelikler ve teolojik süslerle dolu pek garip bir şey olduğunu göstermiştir. Kullanım-değeri olduğu sürece, o ister insan gereksinmelerini karşılayabilen özellikleri açısından, ister bu özelliklerin insan emeğinin ürünü olması yönünden ele alınsın, gizemli bir yanı yoktur. İnsan, çalışmasıyla, Doğanın sağladığı maddelerin biçimini, kendisine yararlı olacak şekilde değiştirdiği gün gibi açıktır. Sözgelişi ağacın biçimi, masa yapılarak değiştirilir. Ama gene de masa, o alelâde günlük şey olmakta, ağaç olmakta devam eder. Ne var ki, meta olarak ilk adımını atar atmaz, tamamen başka bir şey olur. Yalnız ayakları üzerinde yerde durmakla kalmaz, tüm öteki metalarla ilişki içerisinde amuda kalkar ve o ağaç beyninden, 'masa yürütmek'ten çok daha çarpıcı, parlak fikirler saçar.” (Marx,Kapital-I).

Metaların bu garip var oluşları tamamen kapitalizme özgüdür ve toplumsal-sınıfsal koşullarca biçimlenmiştir.  Marx’ın Kapital’ini fetişizm kavramı üzerinden okuyan I. Rubin’in haklı olarak göstermeye çalıştığı gibi kapitalizmde üretim ilişkileri metalar arasında gerçekleşen ilişkiler olarak görülmez, ilişkiler metalar dolayında kendini açıklar. Bu toplumsal-sınıfsal koşullar, metaların bizlere hep dolaşım alanında yani o gülen kırmızı sevimli halleri ile görülmelerine neden olur. Paketlenmiş o sevimli şeyler, çeşitlenip çoğalarak hayatımıza girdikçe, metalar dolayında sınıf ilişkileri derinleşir. Üretim süreci sonucunda metalar, kendini yaratan güce değil kendini kontrol eden güce güç katar. Sonunda işçiler ve işçilerin hayatları  olabildiğince  bir rutin içinde görünmez kılınır, işçilerin enerjileri ile renk bulan ve gülücükler saçan metalar sokaklarda, evlerde dolaşmaya başlar.

Şairimiz  Nazım bu yabancılaşmayı gündemine almaz mı? Alır, hem de çok güzel ele alır. İşçilerin görünür olduğu zaman, yani en şanlı tulumlarıyla ellerini kollarını sallaya sallaya dolaştıkları zaman, sadece onların değil bütün dünyanın özgürleşeceğini muştular.



Mavi Defter

 

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019