Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1748




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 57 müzisyen gazete okuyor
 
 
Mehmet Akif Ertaş
 
 
Yayımlanan Sayı : 702

Masmavi Okyanusları Yaratmak İçin Varoldular Her Daim; Hesaba Katılmayan Bazı Kara Sular… - 15.01.2009





Milliyetçi ve mukaddesatçı bakışın, uzun yıllardır demirden mahfazası içinde diğer bölgelere nazaran, daha fazla bırakılmış bir noktaya adını vermiştir Karadeniz.

Bu toprakların depolitizasyon sürecine girmesine bugün bile alkış tutmaktan geri durmayan popüler medya;izini sürmek zorunda bırakıldığımız neoliberal ve “modern fundamentalist” tavır ve yorumlarla yüklü dönemi;kimi zaman bezginlikleriyle,yılgınlıklarıyla,kimi zaman,militarizme ve tanındıkları,bilindikleri günden daha fazla bürokrasiye pirimini bire bin katarak vermiş asosyal demokratlarıyla; ya masa başlarında, ya da aynı telden çaldıklarıyla bir araya geldikleri müddetçe herkesten daha fazla devrimci(!?)kesilen,daha bireysellikten nasibini alamamış toplumcularıyla(?!) hazırlamış ve Karadeniz de,sofraya getirilen bu tatsız tuzsuz ve dibi tutmuş yemekten payına düşeni almıştır ve almaktadır fazlasıyla hala.

Temel, Dursun, Fadime; sadece şovenist pencerelerden, milliyetçilikle ırkçılık arasındaki kan bağını göremeden bakan güruhun değil, milliyetçiliğe; ulusalcılık yaldızını, enternasyonalist söyleme bel bağlayanları hayal pilavı tıkınmakla suçlayarak, artık onlardan daha fazla sımsıkı sarılarak kuşanan, etiket sayesinde; ”ilerici”, ”demokrat”, ”muhalif” kalabilen “adamcıl”ların-bu sıfatla bile Moliere’e azap çektirdiklerinin farkında mıdırlar acaba?- fıkralarının malzemeleri olma misyonlarını da layıkıyla sürdürmektedirler aynı hızla.

Bölgenin kilit noktaları birer şehzade yatağıdır hiç kuşkusuz; Devlet-i Aliye yegane şahittir buna; öncesinde, “hain” “haramzade” Davidlere ait bir imparatorluk masalı gizlenecektir doğal olarak; taht avcısı, büyümüş de küçülmüş çocuklar ve muhteris laları nöbet tutmuşlardır oralarda göğüslerini gere gere; Gülbahar ve Mihri Hatun gibilerinin esamileri mi okunacaktır bir de; düştükleri zaaflara karşılık diş sergisi yaptırmamışlarsa çevresindekilere;Nataşalaştırılıp, libido deneylerine giriştirmeden önce üzerlerinde;anlık hareketleriyle,cümle yürekleri hoplatmamışlarsa bir anda, kimin ne işine yarayacaktır ki, kah hüzün, kah cesaretle, sarmaş dolaş nihayete erdirilmiş bir ömürden bıraktıkları ; kadını konumlandırmaya çalıştığı bireyselliğiyle başta;şairliğiyle, yazarlığıyla,politik duruşuyla aynı zamanda, iktidar ortağı nutuklar atmadıkça kabullen(e)memiş ve kabullen(e)meyecek olan, çağdaşlığın içinden her daim ilkelliğe göndermelerde bulunan düzenek bilirkişilerinin bulanacaktır aslında bomboş bellekleri ve edemeyeceklerdir sormadan; necidirler,kimin nesidirler;niye kalmışlardır sanki,hazırlayıcılarının nazarlarında; pir ü paklığına halel gel(e)memiş,şanlı,şatafatlı ve erkeklerin sayesinde başı eğil(e)memiş,beli bükül(e)memiş sadece onlara ait kalemlerle yazılması gereken tarihlerinin derinliklerinde?

Panslavizm’in ilk ayağında geliştirilecek olan politikalar,Ulus-Devletleşme sürecinden asırlar önce;ilkin, Türklükleriyle ve İslam olmalarıyla gurur duymaları gereken çoğunluk hesaba katılarak yürütülmüştür; Çariçe ikinci Yekaterina’ nın planlarını suya düşürecekler sadece bu çoğunluk içerisinden çıkmıştır güya ve çıkmalıdır da;boşuna mı yapılıyordur onlarca araştırma ve inceleme?

Lazca’dan yola çıkılarak geçiliyorsa gelişme cümlesine, belli değil midir gülmeceden bir şeycikler kalmadığı “dış mihraklar” ın desteğiyle uzatılan ellerde; Megrelce sıyrıltılıp aradan arz-ı endam ettiriliyorsa ansızın, başka noktaların “had bilmeyenleri”, vay halime makamında en güzel ezgilerini mırıldanmak zorunda değiller midir artık;aynı ekibin spordan sorumlu fanatizm sözcülerince sicil notu belirlenen Rumlar’ın-komşu kimdir ve şarkısında yoksa hakaret mi yağdırıyordur bitişiğindekilere?- dillerini de alarak yanlarına;istim üzerinde oluşturdukları, enternasyonalizme envai çeşit yüzme teknikleriyle kulaç atan;gür,tok ve bir o kadar ebruli renkli koroda?

Ulus-Devletleşme sürecini yaşamaya başlayan bu toprakların edebiyatının fay hattından ayrılamayan yazarı Halide Edip’in folklorik malzemelerine ev sahipliğine,”Döner Ayna” aracılığıyla ilk kez,Lazca’ya günümüzün bildik popüler söylemine hiç de uzak durmayarak soyunan bölgeyi; iç eleştiri mekanizmasının biçimlenmesinde katkısı olan “Denizin Çağırışı” vitrinlerde görününce hatırlanan-”Cemo” ile ”Memo” üvey evlat muamelesi gördürülen ikiz kardeş gibi kalmışlardır tozlu raflarda;kullanınca beyaz perde birisini naçar kalmıştır diğeri de- Kemal Bilbaşar’ın ”Yeşil Gölge” si;“geçimlerini etiketi de ihmal etmeden sürdürenlerin kirli tarihlerini kaleme alarak bu kez “gerçekten” tanıtarak vermiştir aslında,bugün de yöneltilen soruların karşılıklarını.

Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olduktan yıllar sonra aralar, üzerine ağır bir sessizlik çöken perdeyi, hazırladığı “Trabzonlu Delikanlı” adlı dosyanın Ritsos’tan dahi övgüler almış şairi Yaşar Miraç ve özlerini aşındırmayarak “Çağdaş Türküler” söyleyen grup eşliğinde “Rami kışlasının kapısı”ndan topladığı Türkiyelilerin “hep sevdalı delikanlılarını”,maço kültürün ehli keyiflerini ima etmeden “hiçbir şehre benzemeyen“yedi tepeli şehir” dedikleri yerde,isterlerse,yoksa girişecekleri bir uğraş “köprüde balık tutmaları “için toplar.
Büyük şehrin yarattığı uyum sorunlarıyla baş etmenin belki de en kestirme yoludur bu. Onur değildir ya bağışlanacak olan;satacak su bile bulamayınca neyleyeceklerdir; ebeveynlerinin dizlerinin diplerindeyken daha belleklerine kazıyan onlardır çaresiz kaldıklarında “karanlık sular”ı ve o kapalılığın ete kemiğe büründürdüğü, ayak oyunlarını kadın olmaya yeğleyen,ataerkillikle düşüp yine onunla kalkan tuzu kuruları tercih edenlerden olmayacaklardır ki onlar; dünya tersine götürse dahi her bir şeylerini.

“Hayatın bilgesine”, tay durmaya çalışan çocukluklarından itibaren, bu mahluklarla değil Çiğdem Sezer’in dizelerinden ilham alarak çalışacaklardır.

Poetik alemde horonlarla bir araya gelmenin güzelliğinden Hüseyin Alemdar söz açmıştır ilk yüz akıyla-şair, suretini siyahla özdeşleştirmeden siyaha çuvaldızlar saplayan gönüllü Don Kişot’tan özge nedir ki sorusunu, alnında papatya demeti açtırarak yöneltme mesaisini sona erdirmeye niyetli değildir o da ruh akrabaları gibi-Ahmet Özer, melankoli bezeli anlarının hal tercümeliği işinden istifa edecek olursa;okuyucuları arabesk reflekslerle savunmaya başlarlar hayatı;direnmek,umut etmek eskiden yazılan bir hikaye değildir çünkü,yeni gün,yeni umutların, direniş stratejilerinin planlanıp programlanacağı yeni bir ,sonsuz boşluk açacaktır ve insanı,milliyetiyle,cinsiyetiyle tanımlamayan, militarizme ve ideolojik buyurganlığa,estetikten yoksulluğa,yoksunluğa uzak bu yerçekimsiz alanda tek kanatlı kuşların uçamayacağı gün gibi aşikardır sonuç alarak.

Sunay Akın “Makiler” getirmekten geri durmamıştır,doğup büyüdüğü coğrafyaya; birinci kitabından sonra da.

Karadeniz, Türkiye doğumlu bir Broudel’le ne zaman tanışacaktır acaba;Akdeniz’in merhabalaşmasından sömürgeciliği kayıt dışında tutan bir kültür yaratma planları suya düşe yazsa da bazen çoğu- uygulama alanına dahil edilirken cümle kolonizatörlere rağmen?

Sami Baydar’ın üstü örtülü dünyasının; son yıllarda şiirlerine sıklıkla tesadüf edemediğimiz Seval Esaslı’nın; kadim kent Safranbolu’yu ve çağcıl şiirlerle ören Hüseyin Avni Cinozoğlu’ nun;parmakların ucundaki tıklım tıkış sanal alemden monitörlerin soğukluğunu göz ardı ederek hasbıhalini sürdüren Kıyı’nın;internet ağını mavinin bütün tonlarıyla boyayan Müfit Semih Baylan’ın ve taifesinin;spektrumu geniş sosyal bilimci Nuray Mert’in kulakları çınlatılmadan geçilemeyecektir elbette Karadeniz’i ve Birol Topaloğlu’nu odağına alan bir yazı söz konusu olunca;kaş yaparken göz çıkartan,gözü incelerken kaş tellerini yolup duran Unkapanı Endüstrisi’nin bölge için gerçekleştirdiği;oryantalistlerin ekmeğindeki yağı taşıran çıkarmaya ve buna nasıl karşı konulduğuna.

Rock saundunu, tulumun ve kemençenin sesiyle harmanlayan Zuğaşi Berepe ;bu gruptan ayrıldıktan sonra solo çalışmalarını Karadeniz’in yeşiline ve mavisine “Viya” inerek sürdüren,bir cümleye sığdırılamayacak kansere yenik düştüğü halde,ardındakileri umut dolu yarınlara “Hayde gidelum hayde” diyerek çağırmaktan bıkıp usanmayan Kazım Koyuncu;popüler işlere artık daha çok bulaşarak gönüldeşlerinde sinir sistemi diye bir nimet bıraktırmayan; Fuat Saka ve Volkan Konak bir adım öne çıkmışlardır hep; başkaldırmadan açılınca söz.

1997’de Kalan Müzik’ten çıkardığı ilk albümü “Lazuri Birabape”üst başlığını taşıyan Heyamo”dan itibaren; Maçkalı Hasan Tunç’un,Yaşar Turna’nın Ahmet Güngör’ün ve folklorik malzemeleri derleyen toparlayan Hasan Elimişi’nin yörüngesinde,geleneksel motif arkeolojisi yaparak ilerleyen sanatçı,sırf bu özelliğiyle bile farklı bir yerde konumlandırmıştır
kendisini.

Üstat belledikleri için düzenlediği gayri resmi bir geçit töreni olarak da düşünülebilecek olan “Lazeburi” ye gelmeden çıkardığı “Aravani” ile ilk çalışmasını-“Salkımsöğüt” projesine katkısını da ihmal edecek değiliz bu arada- yeniden buluşturur dinleyicilerle.

İçinde bulunduğumuz sene ise;yine Burcu Kayalar’ın öve öve bitiremediğimiz grafik tasarımıyla-“Aravani”yi ışıldatan İ.Ümit Erzurumlu, kalmayacaktır eminiz Kayalar’ın gölgesinde-Hasan Saltık’ın çok katmanlı desteğiyle aynı noktadan hızını alan Ezmoce’ de yüzünü biraz daha modern hayata gündelik koşuşturmaya dönen bir sanatçıyla ve yorumcuyla karşılaşıyoruz bu kez.

“Dolup da boşalamayan” Kara deniz’in dalgaları sanatçının pes ve tiz sesine katılarak açtırıyor; son çalışmasının perdesini.

İkinci durakta Heyamola’nın dipnotlarını yazarken Azak Denizi’ni ve dolaylarını kuşatıp ele geçiriyor sol anahtarının yanında “etnikten evrensel” e yürüme çabası içindeki Topaloğlu. Üçüncüsünde melodilerde değil ama kapakta bir hayal kırıklığı dört gözle bekliyor bizi adeta: Kadın çığlıklarına da kulak kabartan Femnizan düzlemde ilerleyen albümlere imza atan Topaloğlu-“Ezmoce” de horon çekilirken söylenilir “Kadın Ağızlı Türküler”-;bir zaman Nataşaların kendisini harlı ateşe koymalarından aslında yakınmayan, bıyık altından onların trajik hallerine gülümseyen bir kaynak kişiden (?!) aldığı ezgiyi bugünlere getirirken, yerelin fasit dairesinden çıkmayan bu zat-muhteremi(!?) keskin çuvaldızlarından nasiplendirmiyor.

Neyse ki;elektronik bağlamaya;tamburda,çöğürde ve divan sazında olduğu gibi hakkını veren Engin Aslan ve “Urum Kızı”nın hallerini hemşerisi gibi tiye porte üzerinde almayan sanatçı bize ulaştırıyorlar da can yeleklerini de ucuz kurtuluyoruz bu dineceğe hiç benzemeyen Ocaklı Kasırgası’ndan.

Takamızda; kadırgada, kalyonda fırkateynde olmadığımız kadar güvendeyiz ya bir kere pastel renkli pastoral aşkların düşünü kurabilir;istersek düşü gerçeğe de yorabiliriz artık.

Sulu sepkenlerde bizi şemsiyesiz yakalayan, son damla düşmeden yere; dolu döktüren, güneşte dipfrize sokan ,gölgede yataklara düşüren,tende ruhu,ruhta teni hissettiren bir yoğun duyguya çağ yerine an yaşatılsın isteniliyorsa ;umurumuzda değil ki bizim; “bir kuru hasır” olarak da düşünmeye gücümüz yettikten sonra Karadeniz’in,İstanbul’unki gibi kara olmayan sularını da, değil mi ama?

Türkiye’de ilkin 1997’de,sanatçının diskografisinin ilk halkasında yer aldığında anonim olarak bilinen Didou Nana’yı yaratıcısı olarak toprakla kucaklaştığına inanmak istemediğimiz-her ölüm erken gelmez mi randevusuna;yaş yolun yarısına gelmiş,merdiven seksene dayanmış fark eder mi hiç?-Kazım Koyuncu gibi bayağılaştırmadan mırıldandığı albüm beşinci durağından itibaren kaldırıyor önümüzdeki sayı doğrusunu Topaloğlu modernizasyonun cılkını çıkartmadan yorumladığı melodinin ardından,bize aslında bir mektup gönderdiğini söylüyor;sırrını faş ediyor daha doğrusu.

“ Okuyun” diyor soy adaşlarının ancak hasımı olabilecek Topaloğlu; “okuyun ve esirgemeyin harfleri retinanızdan; Rize’de, Elevit yaylasında horonlara katılın ve çoğalın,seslenin hep birlikte; sedalarınızı Batum ötelerindeki hemdertleriniz, duyup kalmamaya söz verecekler gam kasvet içerisinde; çünkü siz;’barışın hoşgörünün,dayanışmanın hakim olduğu bir dünyanın özlemi içinde;dedelerimize ağaç kesmek için ormana giderken,yolda diğer ağaçlar ürkmesin diye;baltasını mendile sardıran anlayışın’ izini sürenlerdensiniz; bellerindeki öldürücülerle, ‘bir çocuktan eli kanlı katili doğuran karanlığın hesabını sormak için yürüyen güpgüel bir yüreği çepeçevre saran kitleye;adliye koridorlarının önünde,yumruk sallayarak,yırtınarak,adını kirlettikleri Karadeniz gibi çırpınarak tehdit savuranlardan,her bir şeyden sonra linci de kültürleyenlerden değilsiniz,olamazsınız ve olmaya da niyetlenemezsiniz”

KALAN

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019