Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 15
Sayı: 1762




Güzel Sanatlar Fakülteleri ve benzeri okulların yetenek giriş sınavlarının YÖK tarafından kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?

Kaldırılması doğru bir karar, Katılıyorum.
Kaldırılması yanlış bir karar, Katılmıyorum.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 39 müzisyen gazete okuyor
 
 
Barış Yıldırım
 
 
Yayımlanan Sayı : 700

Batsın Bu Dünya’lar Orkestrası - 13.01.2009





Elindeki bağlamayı daha önce duymadığımız şekilde sesler çıkaran şekilde kullanan bu ağır ismi, fiyakalı kıyafetleri ve sahnedeki duruşuyla tanıdığımız Orhan Gencebay, 1970’li yıllarda büyük bir çıkış yaptı. Türk sinemasının en başarılı ve en sevilen filmlerinin yapıldığı, Trabzon’un şampiyon bile olduğu, Yılmaz Güney filmlerinin merakla beklendiği, o uzun, kalabalık, neşeli, güzel ve umutlu yıllarda ‘Bir teselli ver’ şarkısıyla adını tüm ülkede duyurdu.

Müzik eğitimi 6 yaşında keman ve mandolinle başlayan, TRT’nin radyo bölümünden geçen, Arif Sağ’la beraber bağlama çalma yarışmasında derece alan Orhan Gencebay, 1969 yılında  ‘Bir Teselli Ver’ şarkısıyla memleketin gönlüne taht kurdu. Bir kaç yıl sonra bu kez ‘Batsın Bu Dünya’ isimli şarkısıyla ‘efsane’ haline gelen Orhan Gencebay, şarkılarının özellikle bir yaşam kültürünü temsil etmesiyle bir bakıma Türkiye ile özdeşleşti.

Orhan Pamuk nobel ödülü aldığında Türkiye’de kopan hengamenin arasında bir kutlama yemeği vermişti. O dönem, kendisini yazar olarak beğenenlerin de yazılarında parantez içlerinde görüşlerine katılmadıklarını belirttikleri Orhan Pamuk (bkz. Doğan Hızlan’ın Hürriyet’teki yazıları) bu yemeğe Orhan Gencebay’ı da çağırmış ve telefonda ‘Orhan Abi’ diye hitap etmişti. Söylenene göre Pamuk, ‘Batsın Bu Dünya’ ismiyle bir de roman yazmayı düşünmektedir – Kara Kitap’ın bir Türkan Şoray romanı olması gibi belki de. Orhan Gencebay’a verilen ‘Baba’ ünvanı (Orhan Pamuk ‘şimdi baba dersem biraz tuhaf kaçar’ diye abiliğe indirmiş olmalı bu mertebeyi) bir karakteri şarkılarıyla elle tutulur hale getirmesinden kaynaklanıyor olsa gerek. O sevgisi, mertliği, iyiliğinden başka bir şeyi olmayan ama kendisini hep acı çeker durumda bulan bir karakteri ifade eder. Çıkış yaptığı, kendisini bütün memleket sathında başarılı kılan bu olsa gerek. Söz konusu karakterden bahsetmeden önce, başka bir ilgi çekici durumdan söz edelim.

Dönem 1990’lı yılların sonu olsa gerek, belki de 2000’li yılların başı. Orhan Gencebay şarkılarının üzerindeki ‘arabesk’ etiketi önemsizleşmiş, başta ‘Batsın Bu Dünya’ olmak üzere şarkıları çok geniş bir yelpaze tarafından sahiplenir olmuştur. Kendisinin, beyefendi, ‘gönül adamı’ çizgisinin dışına çıkması söz konusu dahi değildir; juri üyesi olduğu yarışma programlarında bile kırmadan dökmeden herkesin hakkını herkese veren bir tavır takınmayı tercih etmiştir. Üstelik artık müzik bilgisi de daha çok itibar görmektedir. 70’li yıllarda ucu derin bir ‘devrim arzusu’na kadar varan modernleşme Türkiye’sinde ‘minibüs şoförlerinin’, ‘halkın geri ve yoz bölümlerinin’ müziğini yapan Gencebay, bir anda yeniden keşfedilir. Ne de olsa sınıflar ölmüştür. Seçkincilerimiz, sağ kalan ‘modernlerimiz’ artık tutkulu değil şımarık modernlerdir ve sadece kendilerini eğlendirecek şeylerle ilgilenmektedirler. Böylece ‘Batsın Bu Dünya’ önce diskoteklerde çalındı ama ardından da bazı gençlerin protesto gösterilerinde slogan olarak kullanıldı (Günaydın!). Bir tür toplumsal eser olmuştu Orhan Baba’nın eserleri. Zira, toplumun modernist kesimlerinin bir bölümü şımarmış, kalanları modernlik muzdaribi olmuştu. Daha da arta kalan diğerleri ise ya marjinaldi ya da ‘arabeske’ karşı refleksleri zayıflamıştı. İşte bu an Orhan Gencebay’ın zaferi olsa gerek. Batsın Bu Dünya şarkısı belki 70’li yıllarda zaten uyanık olan bilinci ‘köreltiyordu’-yani böyle deniyordu- ancak bugün ‘uyarıcı’ işlevi görmeye müsait zira bilinç derin bir uykuda –yani böyle denilebilir- Öyle ya, bu şarkıda basbas bağıran şey adalet duygusu değil miydi?

Minibüs şoförlerinin Orhan Gencebay’ın en fazla dinleyen ya da toplumun geri kalanına en fazla dinleten kesim olmasının ise çok mantıklı bir açıklaması var. Sadece bu insanların bütün gün müzik dinlemeye müsait bir işleri olmasından kaynaklanmaz bu; ama esasen çile çekmelerinden kaynaklanır. Her gün yollarda, kalabalık bir müşteri topluluğunun ağız kokusunu çeken, horlanan, stresli bir iş hayatı olan insanlardır şoförler, böyle olduğunu düşünürler. Yaptıkları işi her ne kadar bir tür ‘onur’ ve ‘kader’ olarak görseler de şoför oldukları için kendilerini en çok aşağılayan da yine kendileridir. ‘Şoförsün dediler kız vermediler’ dramı bunun en iyi özetidir. Şoför, kendisini bir acının içinde bulur: acı çekmektedir. ‘Ben mi yarattım, ben mi yarattım/derdi ızdırabı, ben mi yarattım’ bu ruh halinin bir yansımasıdır. Ama artık günümüzde, bu ruh hali sadece şoförlere ait değildir. Modern toplumun insanı, artık ‘Batsın Bu Dünya’ orkestrasının birer üyesidir. Kendilerinin yaratmadığı bir acı denizindedirler. Her şey ters gider. Başarılı olduğu zaman (mesela ticari başarı), modern dünya insanı uyguladığı yöntemin ahlaksızlığını ‘dünya böyle’ diyerek açıklar. Aynı insan başarısız olduğunda ise dünyanın ne kadar kötü olduğundan yakınır. Başarısız olacağı başından belli olan modern hayat figüranları ise kendilerini anlamını bilmedikleri bir acı denizinde bulurlar. Onların durumu başarısız olmaktan çok başarılı olma konseptlerinin olmamasıdır. Sadece şoförler değil, modern toplum bir bütün olarak ‘ne yaptım ki ben, neden her şey beni bulur’ sorusunu sorar durumdadır. Kendisi bir şey yapmamıştır, sıradan bir insandır, çok şey mi istemektedir, ne kadar da zalimdir dünya ve batmalıdır, batsındır. Dünyadan umut öyle derin kesilmiştir ki şikayet yaradanadır. İşte arabesk, müzikten çok bu yorumda vardır. Ama varsa ne olmuş? Haksız mıdır? Belki yanlış, eksik, sınırlı olduğunu söyleyebiliriz (ama anlatabilir miyiz?) ama haksız olduğunu söyleyemeyiz. Zira Orhan Gencebay da haklı olduğumuzu sonradan teslim edecektir.

Ama Orhan Gencebay, ‘Batsın Bu Dünya’ şarkısında toplumundan ‘ileridedir’: ‘her şey karanlık, nerde insanlık/kula kulluk edene yazıklar olsun’. Ama ardından ‘düzen bozulmuşsa ben mi yarattım’ denir. Ben, kaderin bizi mahkum ettiği bir yerdir. Dolayısıyla kurtulmak istediğimiz yerdir ben. Ama dünya ve Tanrı bırakmamaktadır. Tek seçenek kalmıştır: dünya batmalıdır. Bu nihilist yorum, işin belki bir çok bakış açısı tarafından farklı yorumlanabilecek çekirdeğidir. Ama önemli olan bu şarkının vücut bulmasını sağladığı bir toplumsal kitledir: batık hayatlarını çıkarmalarını dünyanın ve Tanrı’nın istemediği  insanlar. İşte bu insanlar, en başta şoförlerdir. Şoförlerin yukarıda bahsettiğimiz şizofrenik kendilik algısı –ki burada kendilik algısının doğal sonucu diyebiliriz şizofreniye belki de- bu şarkılarda da görülür. Hem kurtulamadağım için dünyaya kızdığım bir ben vardır – ki yine bir ki ile araya girerek, bence bu tavra haksız denilemez, zira dünya böyle olmasa ben de böyle olmazdım kesinlikle demekten daha basit bir şey yoktur- öte yandan da önemsediğim, dünyanın kendisine düşman olarak gördüğü, bozmaya, kendisine uydurmaya çalıştığı bir ben daha. Evet belki bu da yanlış değildir, ama bu ikisi bir arada ‘acı çekmeyi seven’ bir varlığa işaret eder. Orhan Gencebay’ın ‘Beni Bozamassın Dünya’ şarkısı örneğin bu kapsamda incelenebilir.

Acı çekmeyi seven varlık, içinde yaşadığı ‘tek’ dünyaya karşılık, ‘tek olamamaktan’ muzdariptir. Ona göre çoğaltılması gereken dünya değil, azaltılması gereken ben’lerin sayısıdır. Ama bu elden gelmez. Gelir mi?

Orhan Gencebay’ın 90’lı yıllara gelindiğinde Nasrettin Hoca’dan uyarlayarak söylediği ‘Bence Sen de Haklısın’ şarkısı ise bu durumu fark etmiş, sevenlerine soluk aldırmaya çalışır gibidir. ‘Hatasız Kul Olmaz’, ‘Ya Evde Yoksan’ şarkılarında da sürekli dile getirilen kendini kaybetme durumu (anlamsız acı sendromu: çekilen acıya anlam atfederken kendinin koordinatlarını yitirme durumu- ‘Dertler benim olsun’ şarkısında şöyle denir: ben daha nice dertlere yolcuyum. Acı o kadar anlamsız ama o kadar süreklidir ki yazgıdır, daha mantıklı bir açıklama yoktur) yerine bu şarkıda daha çok bir ‘gönül adamlığı’ mevzu bahistir. Elbette ki bu nokta Gencebay şarkılarına hiç bir zaman uzak değildir. Ancak 70’li yıllardaki kadar orijinal ve yaratıcı olmayan bu yeni bağlamda, söylenen artık insan sevgisi, hümanizm ve karşılıklı anlayıştır. Yani Orhan Gencebay şarkıları, ‘modern’ topluma ayak uydurmaya başlamışken, toplum birden hızlı bir ‘rw’ tuşu darbesiyle bandı geriye sarmış ve ‘Batsın Bu Dünya’ tiradına bağlanmıştır. Mesele, çekilen acının bitmemesi, sürmesi durumudur; hak hukuk değil. Zira halkımız hakkın hukukun ne olup olmadığını çok iyi öğrenmiş (hak sana verilen, hukuk gücünün yettiğidir) ama acısının nedenini hala merak etmektedir. İşte belki Orhan Pamuk’un romanı bize bu sorunun cevabını verecektir, zira Gencebay’ın şarkıları vermedi. Belki orada Galip’in Rüya’yı ararken daldığı İstanbul dehlizlerindeki bir itilmiş ‘modern cüzzamlı’ acı çekmek isteyenin bütün benlerimizle birlikte ‘biz’  olduğumuzu söyleyebilecektir.

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2020