Kullanıcı Adı
Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 16
Sayı: 1789




Halen içinde yaşadığımız Pandemi Sürecinde; konser, tiyatro, opera ve bale gibi sanat etkinlikleri devam etmeli midir?

Devam etmelidir.
Devam etmemelidir.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 30 müzisyen gazete okuyor
 
 
Mehmet Ali Sanlıkol
 
 
Yayımlanan Sayı : 651

Türkiye'nin içinde bulunduğu 200 yıllık müzikal kaos - I - 27.10.2008





Türkiye'nin kaosu ne zaman başladı? Bir dakika! "Türkiye'nin kaosu" ne demek? Önce bu kaos kelimesi ile ne demek istediğimi açıklayayım size, böylece daha yazının başında yanlış anlaşılmalar olmasın aramızda. Benim "kaos" kelimesi ile kastettiğim şey; bu topraklarda yaşayan insanların köklü kimliklere sahip birden fazla medeniyetin etkisinde kalarak, kimlik kargaşasına düşmesidir (bu yazıda 'etkileşim' ve 'kaos' kelimelerinin ayrı anlamlar taşıdığını göreceksiniz, lütfen bu detayı kaçırmayın). Geçmişte bu kimlik arayışları kimi zaman mükemmel karışımlarla yepyeni, taptaze sonuçlar verdi ama kimi zamanda maalesef…

Peki ne zaman başladı bu kaos? Kesin tarihini size söyleyemem ama yüzyıllardır sürdüğü kesin. Öncelikle günümüz Türkiye'sinin topraklarından geçen medeniyetlerin sayısının ne kadar çok olduğunu hatırlamakta yarar var: Hititler ve diğer eski Anadolu medeniyetleri, Grek ve Hellenistik medeniyetler, Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar ve nihayet Türkiye Cumhuriyeti. Bunlar aklıma gelen başlıcaları! Atladıklarım da vardır mutlaka… Bu medeniyetler acaba kimlik kargaşası yaşadılar mı? Kargaşayı bilemem ama etkileşimler mutlaka yaşandı. İnsanların birbirinden etkilenmesi kadar doğal bir şey yok ki! Bugün televizyonda sevip saydığımız biri üzerine bilmem ne marka gömlek giyer, o kişiye bunun yakıştığını düşünürüz, sonra da özenebilir, beğenebiliriz ve ertesi gün gidip aynı gömlekten satın alabiliriz. Bu da bir çeşit etkileşim değil midir? Roma İmparatoru Konstantin, imparatorluğunun başkenti olarak İstanbul'u ilan edip bu kentte yaşamaya başladığında, bu kentteki süregelmiş Doğu ve Grek medeniyetleri geleneklerinden etkilenip bu medeniyetlerin bazı özelliklerini adapte etmiş olamaz mı? Zaten hiç merak etmeyin, etti ve ondan sonraki imparatorlar daha da çok ettiler.

Ben en iyisi ufak ufak yazının başlığına geçeyim. Evet. Peki, bu topraklarda müzikal kaos ne zaman başladı? Müzik insanların, belki de, en iç içe yaşadığı sanat dalı olduğu için; kültürel kaos ve etkileşimler ne zaman başladıysa müzikal kaos ve etkileşimler de o zaman başladı diyebiliriz. Ama ben bu yazıda, günümüz İstanbul'u ve Anadolu topraklarında yaşanan müzikal kaosun ayak izlerinden yürümek istiyorum. Büyük ihtimalle Anadolu tarihinde yaşanan en büyük kaos da bu yazıda dile getirilecek olandır!

Kaosun ilk sonuçları

Osmanlı İmparatorluğu'nda Sultan II. Mahmud ile 1800'lü yıllarda başlayan Batılılaşma hareketlerinin sonuçlarını yazıma başlangıç olarak almak istiyorum. Bu dönemlerden günümüze kalmış ve belleklerden silinememiş bir Müzikay-ı Hümayun vardır ki, Osmanlı'nın ulusal marşlarını çalan bu bando benim bakış açımdan son derece sevindirici bazı müzikal örnekler sunmuştur. Mehmet Ali Bey'in "İzmir Marşı"nın ne kadar doğal bir füzyon müziği örneği olduğunu anlamakta fayda var. Eğer bu parçanın, Kalan Müzik tarafından "Osmanlı Marşları" isimli CD'de piyasaya sürülmüş, 1908-1912 yıllarından kalma kaydını dinlerseniz neden söz ettiğimi daha iyi anlayacaksınız. Son derece Doğu kimlikli melodisi ile, parçanın ortasında adeta bir ara taksimi ya da bir caz emprovizesi gibi olan trompet solosu ile başlı başına bir olay bu örnek! Batı müziği formlarında bir marş besteleyip, bu derece oryantal bir kimliğe sahip olmayı nasıl başardı Mehmet Ali Bey? İçinde büyüdüğü Doğu müziğinin etkileri ile sarayda öğrendiği Batı müziğinin etkilerini içinden geldiği gibi yansıtarak, belki de bilinçsizce, yeni bir karışım mı sundu? Yoksa bugün pek çok müzisyenin yaptığı gibi 'hadi bizim makamlarla caz çalalım' veya 'abi, hadi bizim türkülerle Latin müziği yapalım' yaklaşımında mı bulundu? İlk söylediğim daha doğru geliyor kulağa değil mi?

Bu dönemlere paralel olarak muhtemelen kanto ve bu gibi daha çok halka yönelik popüler ve eğlence nitelikli müzikler de elbet ortaya çıktı. Bu konuya merak duyan Onur Türkmen'in araştırmalarını gönülden desteklediğimi belirtmeliyim. Karanlıkta kalmış bu dönemlerin değerli karışım örneklerine sahne olduğu kesin.

Klasik Batı müziğinin öne çıkması

Cumhuriyet dönemi ile Klasik Batı müziği empozesi de ciddi boyutlara ulaştı. Bu yıllarda Türk sanat müziğinin bir süre radyolarda çalınması bile yasaklanmıştı. Sonuçta Türk müziğini halktan söküp almak mümkün olmadı ama konservatuarlarda Doğu müziğine yönelik eğitim olmamasından dolayı yetişen eğitimli müzisyen kuşak bu durumdan bir hayli nasibini aldı. Sonuçta Osmanlı'nın son dönemindeki gibi Türk müziği ile iç içe büyüme kavramı gitgide azalmaya başlamıştı. Artık Türk müziği evlerde annelerin babaların çalıp söylediği bir gelenek olmaktan da çıkmaya başlamıştı. Ne de olsa yaşanan dönemin sosyolojik koşulları da bunu empoze ediyordu. Konservatuarlarda yetişen müzisyenler de Batı müziğini çok iyi öğrenmeye başlamışlardı ama Türk müziği hakkında yeterli bilgiye sahip değillerdi. Ve Batı eğitimli akademik müzisyenler günümüzdeki kaosun ilk örneklerini yaşamaya başlamışlardı.

Batı eğitimli müzisyenlerin karışım denemelerinin ilk ve en meşhur örnekleri 'Türk Beşleri' diye bildiğimiz; Ahmet Adnan Saygun, Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Hasan Ferit Alnar ve Necil Kazım Akses tarafından verilmiştir. Bir anlamda, ilk ve değerli sanatçılar oldukları için söz konusu olan karışım denemelerini sevindirici örnekler olarak görmek gereklidir. Fakat bir zeybek havasının piyano ve bir bariton erkek ses sanatçısı tarafından, az çok olduğu gibi ama yeni birtakım armonilerle (Batı müziğinin geliştirmiş olduğu birden çok sesin aynı anda çalımı) seslendirilmesini bir kimlik kargaşası olarak nitelendirmeden de geçemiyorum. Bu dönemlerde Doğu eğitimli müzisyenlerin de adaptasyon denemeleri yapmış olmaları muhtemeldir. Sonuçta Tamburi Cemil Bey'in zamanında bile Doğu eğitimli müzisyenlerin bu tip denemeler yapmaya çalıştıklarını biliyoruz. Ama başta Tamburi Cemil Bey olmak üzere bu tip denemelere karşı olan çok sayıda müzisyen de vardı. Sonuçta bu iki kültürün bir anda kaynaşamayacağını ve bu konuda çok daha ciddi bir tutum sergilenmesi gerektiğini o zamanlar fark edenler de vardı. Öyle ya, asırlar boyu sürmüş geleneklere sahip müzikler nasıl bir anda, bu müziklerin ikisini birden tam anlamıyla bilmeyen müzisyenler tarafından karıştırılabilirdi ki?

Son olarak, bu dönemde de enteresan etkileşim örneklerine rastladığımızı belirtmeliyim. Sadi Işılay'ın "Sultan-ı Yegah Sirto"sunun birinci bölümündeki Batı müziği armonilerinin tek sesli bir biçimde çalımı son derece enteresan ve güzel bir etkileşimi sergilemektedir. Türk hafif ve pop müzikleri ekollerinin oluşumları ile bu kronolojik irdelememize gelecek yazıda devam edeceğiz.

antipopüler

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2021