Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 15
Sayı: 1762




Güzel Sanatlar Fakülteleri ve benzeri okulların yetenek giriş sınavlarının YÖK tarafından kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?

Kaldırılması doğru bir karar, Katılıyorum.
Kaldırılması yanlış bir karar, Katılmıyorum.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 63 müzisyen gazete okuyor
 
 
Nihal Yazıcıoğlu
 
 
Yayımlanan Sayı :

Spofforth - 10.02.2006





EDWARD HOPPER ‘dan çeviri...
 
Bir insanın iç yaşamı, kendini çarpıcı renk, biçim ve tasarım düzenlemeleriyle kısıtlamayan, engin ve değişken bir alemdir

Spofforth gece yarısında Beşinci Cadde boyunca yukarı doğru yürürken ıslık çalmaya başladı. Bu melodinin adını bilmiyordu, pek de umursamıyordu; tek başınayken sıkça çaldığı, biraz karmaşık bir melodiydi. Belden yukarısı ve ayakları çıplaktı, üzerinde sadece bir haki pantolon vardı; yürürken ayaklarının altındaki yıpranmış eski kaplama taşlarını hissedebiliyordu. Geniş bulvarın ortasından yürümesine rağmen, yıllar önce çökmüş ve hiç yapılmayacak olan onarımları bekleyen her iki yandaki yaya kaldırımlarında çimen öbeklerini ve yüksek otları görebiliyordu. Spofforth bu öbeklerden gelen, böcek korosunun türlü çeşitli tıkırtı ve kanat sürtüşlerini işitiyordu. Yılın bu zamanlarında, baharda, bu sesler onu hep huzursuz etmiştir ve işte yine öyle oldu. Önce kocaman ellerini pantolonunun ceplerine sokup yürümeyi denedi. Ama yine rahat etmeyince ellerini çıkartıp, o iri atletik gövdesiyle yalın ayak, ilerdeki Empire State Binasının muazzam görüntüsüne doğru ağır tempolu bir koşuya başladı.

Binanın giriş kapısının gözleri ve bir sesi vardı, beyniyse bir moron beyniydi; duygusuz ve tek amaçlı. Spofforth yaklaşırken ses, “Onarım nedeniyle kapalıdır” dedi.

Spofforth, “Kes sesini ve aç kapıyı” dedi ve ekledi, “ben Robert Spofforth. Yapım Dokuz.”

Kapı, “Affedersiniz, efendim” dedi. “Göremedim...”

“Tamam. Kapıyı aç. Hızlı asansöre de söyle beni almaya aşağıya gelsin.”

Kapı bir an için sessiz kaldı. Ardından, “Asansör arızalı, efendim” dedi.

Spofforth, “Kahretsin” diye söylenerek devam etti, “Merdivenden çıkacağım.”

Kapı açıldı. Spofforth içeri girdi ve karanlık giriş holünü geçerek merdivenlere yöneldi. Bacaklarında ve ciğerlerinde bulunan ağrı devrelerini kıstıktan sonra merdivenleri tırmanmaya başladı. Artık ıslık çalmıyordu; inceden inceye işlenmiş olan aklı şimdi tümüyle her yılki ereğine odaklanmıştı.

Şehrin üstünde, bir kişinin durabileceği genişlikteki en yüksek platformun kenarına ulaşınca Spofforth bacak sinirlerine uyarıyı yeniden gönderdi ve birden bacaklarını ağrı kapladı. Ağrı nedeniyle biraz sendeledi; ayın görünmediği yıldızlarınsa sönük olduğu bu karanlık gecede çok yüksekte ve tek başına duruyordu. Bastığı yüzey düzgün ve cilalıydı; yıllar önce bir keresinde Spofforth burada neredeyse kayıp aşağıya düşüyordu. Umutsuzlukla birden, keşke tam kenardayken, bir kez daha oluverse diye düşündü. Fakat olmadı.

Platform kenarının neredeyse yarım metre yakınına kadar ilerledi; ama her zaman olduğu gibi, kendisinin herhangi bir zihinsel uyarısı, istenci veya böyle bir arzusu olmadan bacakları hareketsizleşti ve Beşinci Caddenin yerleşim bölgesi yönüne dönük olarak onun davetkar sert zeminine yüzlerce karanlık metre yukarıdan bakarken kendisini donup kalmış buldu. İstencini öne düşmeye odaklayarak, kederli ve derin bir umutsuzluk duygusuyla bedenini ilerlemeye zorladı; yalnızca fabrika üretimi, güçlü ve iri bedenini dışarı doğru uzatması yeterli olacaktı; binanın ve yaşamın dışına. İçinden bunu yapabilmek için haykırırken, kendisini aşağıdaki caddeye, hoşnut ve sonuçtan emin olarak boşlukta ağır çekim düşerken gözünün önüne getirdi. Bunun için can atıyordu.

Ama bedeni kendisinin değildi, bildiği kadarıyla da hiç olmayacaktı. İnsanlar tarafından tasarlanmıştı; ancak bir insan onun ölmesini sağlayabilirdi. Sessiz şehrin tepesinde, kollarını iki yana açarak,  kızgınlıktan böğürürcesine yüksek sesle acı bir çığlık attı. Yine de ileriye doğru kımıldayamadı.

Spofforth, o haziran gecesinde sabaha kadar, dünyanın en yüksek binasının tepesinde hareket edemez halde tek başına durdu. Ara sıra aşağıda boş şehrin caddelerinden yavaşça geçen bir algısal otobüsün yıldızlardan biraz daha büyükçe olan farları gözüküyordu. Binalarda hiç ışık yoktu.

Sonra sağında Doğu Nehri ve hiç köprü geçişi bulunmayan Brooklyn üstünden güneş doğunca düş kırıklığı azalmaya başladı. Ona gözyaşı kanalları koymuş olsalardı, gözyaşlarını koyuverirdi; ne var ki o ağlayamazdı. Gün ışığı arttı; aşağıdaki boş otobüslerin kabaca şekilleri artık fark edilebiliyordu. Üçüncü Caddede hareket halindeki küçük bir Kolluk aracını gördü. Ardından haziran göğündeki donuk renkli güneş, bomboş bir Brooklyn üzerinden boşandı ve nehir suyunda ta zamanın başlangıcındaki gibi ışıltıyla parıldadı. Güneşin yükselmesiyle birlikte onu sarmış olan kızgınlık azalmaya başlarken, Spofforth aradığı ve yaşamı boyunca da hep aramış olduğu ölümden uzaklaşarak geriye doğru bir adım attı. Yaşamayı sürdürecekti, çünkü artık katlanabilirdi.

Önce tozlu merdivenlerden yavaşça indi. Ama giriş holüne vardığında artık çevik, özgüven ve yapay yaşamla dolu adımlarla yürüyordu.

Binadan çıkarken kapıdaki mikrofona, “Asansörün onarılmasına izin vermeyin. Yürüyerek çıkmayı yeğliyorum” dedi.

Kapı, “Peki, efendim” diye yanıtladı.

Dışarıdaki bulutsuz gökyüzünde güneş parlarken, sokakta çok az insan vardı. Solmuş mavi entarili yaşlı bir siyah kadın, kazara dirseğine dokununca bulanık gözlerini kaldırıp onun yüzüne baktı. Onun Yapım Dokuz bir robot olduğunu belirten işaretini görünce gözlerini hemen kaçırıp “Özür dilerim, özür dilerim, efendim” diye geveledi. Yanında, ne yapacağını bilmez halde öylece duruyordu. Herhalde yaşantısı boyunca hiç Yapım Dokuz görmemişti ve onlar hakkında sadece yıllar önce aldığı ilk eğitiminden kalma bir bilgisi vardı.

Spofforth, “Gidebilirsin” dedi nazikçe. “Sorun yok.”

“Peki, efendim” diye yanıtladı kadın. Elini entarisinin cebine daldırdı, bir  sopor çıkarttı ve yuttu. Sonra döndü ve ayaklarını sürüyerek uzaklaştı.

Gün ışığında, Spofforth geldiği yönün tersine aşağıya Washington Meydanı’na, çalışmakta olduğu New York Üniversitesi’ne doğru çevik adımlarla yürüdü. Bedeni hiç yorulmazdı. Yalnız,  inceden inceye işlenmiş, karmaşık ve açık olan aklı yorgunluğun ne demek olduğunu biliyordu. Aklı daima yorgundu.

Spofforth’un metal beyni, mühendisliğin düşüşte, ama henüz robot yapımının hala yüksek bir sanat olduğu uzak geçmişteki bir zamanda yapıldı ve bedeni, canlı dokudan büyütüldü. Aslında robot yapım sanatı da en parlak başarısı olan Spofforth’un hemen ardından düşüşe geçerek ortadan kalktı. Spofforth, gelmiş geçmiş insan yapımları içinde en güçlüsü ve en akıllısı olan Yapım Dokuz diye belirlenen yüz robotluk bir serinin sonuncusuydu. Ayrıca, o kendi istemese bile hayatta kalmaya programlanmış olan tek robottu.

O zamanlar, yetişkin bir insan beyninin tüm öğrenme biçimlerini ve her nötr izi kaydederek bu kayıtları bir robotun metal beynine aktaracak bir yöntem vardı. Bu yöntem yalnız Yapım Dokuz serisi için kullanıldı ve o serideki tüm robotlar, tek bir insanın canlı beyninin değiştirilmiş farklı kopyalarıyla donatılmışlardı. O kişi, Paisley adında çok parlak ve melankolik bir mühendisti, ancak bunu Spofforth hiç bilmeyecekti. Paisley’in beynini oluşturan bilgi parçacıkları ağı ve aralarındaki bağlantılar manyetik bantlara kopyalanmış ve Cleveland’daki bir kasada saklanmıştı. Aklı kopyalandıktan sonra Paisley’in başına ne geldiğini kimse hiç öğrenemedi. O kırk üç yaşındayken, kişiliği, hayal gücü ve öğrenilmiş bilgileri tümüyle bantlara kaydedildi ve ardından da bu kişi tamamen unutuldu.

Bantlar hazırlandı. Kişilik, “kullanışlı” işlevlere zarar vermeden içlerinden olabildiğince silindi. Ancak bir beyin için neyin “kullanışlı” olup neyin olmadığına, yaratıcılıkta Paisley’den daha düşük düzeyde olan mühendislerce karar verildi. Yaşantı anıları silindi ve onlarla birlikte öğrenilmiş bilgilerin çoğu da silinmesine rağmen İngilizce dilbilgisi ve söz dağarcığı bantlarda kaldı. Bu hazırlık aşamasından sonra bile o bantlar, evrimsel bir mucizenin neredeyse mükemmel bir kopyasını taşıyorlardı: bir insan beyni. Ama Paisley’den bazı istenmeyen şeyler de artakaldı. Örneğin, piyano çalma yetisi bantlardaydı ama sergilenebilmesi için bir beden ve kollara gereksinim vardı. Ne var ki beden yapıldığında çalabileceği hiç piyano kalmamıştı.

Ayrıca kaydı yapan mühendislerce istenmemesine rağmen bazı eski düş, özlem ve kaygı kırıntıları kaçınılmaz olarak kalmıştı. Başka işlevlere zarar vermeden bantları bunlardan kurtarmanın hiç olanağı yoktu.

Kayıt, yirmi iki santimetre çapında, binlerce nikel-vanadyum tabakadan oluşturulmuş, otomatik makinelerce tornalanarak şekillendirilmiş gümüşe benzer bir küreye elektronik olarak aktarıldı. Küre, bu amaçla klonlanmış bir bedenin kafasına yerleştirildi.

Beden, bir zamanlar otomobil fabrikası olan bir yerdeki bir çelik tankta, büyük bir titizlikle büyütüldü. Elde edilen sonuç tam anlamıyla mükemmeldi: uzun boylu, güçlü, atletik ve çok güzel bir beden. O gençliğinin en iyi çağında, kasları güzel, ciğerleri ve yüreği güçlü; kıvırcık siyah saçları, berrak gözleri, çok güzel kalın dudaklı bir ağzı ve kuvvetli büyük elleri olan bir siyah adamdı.

İnsana özgü olan bazı şeyler değiştirildi: yaşlanma süreci, otuz yaşındaki bir insanın olduğu fiziksel gelişimde kalmak üzere programlandı ve beden bu hale çelik tankta dört yıl sonra erişmişti. Ağrı tepkilerini kendisi denetleyebilecek ve kendisini bazı sınırlar içinde yenileyebilecek biçimde donatılmıştı. Örneğin, gerekli olduğunda  yeni dişlerin, yeni el veya ayak parmaklarının çıkmasını sağlayabiliyordu. Hiçbir zaman kelleşmeyecek, gözlerinde bozukluk veya katarakt oluşmayacak, ya da damar tıkanıklığı veya artrit sorunu yaşamayacaktı. Genetik Mühendislerinin çok hoşlandıkları bir söylemle, o Tanrının işinin iyileştirilmesiydi. Hâlbuki mühendislerin hiçbiri Tanrının varlığına inanmadığı için bu böbürlenmeleri temelden yoksundu.

Spofforth’un bedeninin üreme organları yoktu. Bu konuda bir mühendis, “dikkatin dağılmasından sakınmak için” demişti. Bu yapay insana hayran kalabilecek herhangi bir kişiye bunun eninde sonunda sadece bir robot olduğunu belirtmek için o muhteşem kafanın iki yanındaki kulak memeleri kapkaraydı.

Frankenstein canavarı gibi, ona da etkin yaşam elektrik şokuyla verildi; içinde olduğu tanktan, yetişkin ve başta biraz boğuk bir sesle de olsa konuşabilir halde kalktı. Bilinçli duruma geldiği o çok geniş ve dağınık fabrika salonunda koyu gözleri etrafına heyecan ve yaşamla baktı. Bilinç gücünün bir dalga gibi benliğini kaplamasını ilk kez yaşarken, yani kendisi olmaya geçerken, bir sedyede bağlıydı. Tıkanan bağlı gırtlağının zoruyla haykırdı; yani dünyada olmanın zoruyla.

O zamanlar hala okumayı bilen bir kişi tarafından Spofforth olarak adlandırıldı. İsim rasgele, eski bir Cleveland telefon rehberinden alınmıştı: Robert Spofforth. O insan zekası tarafından şimdiye dek tek parça halinde oluşturulmuş en karmaşık aygıt olan bir Yapım Dokuz robottu.

Birinci yıl eğitiminde onu, bina içlerinin düzenli tutulması ve günlük ufak tefek işlerin yapılması için insanların gittiği bir yatılı okula gönderdiler. Orası genç insanlara kendi dünyalarının yöntemlerinin öğretildiği bir yerdi: İçsellik, Kişisel Gizlilik, Öz Gerçekleştirme, Zevk. İşte orada o kırmızı ceketli kızı görmüş ve aşık olmuştu.

Kız o kış ve ilkbahar boyunca siyah, hem kömür kadar, hem de sütbeyaz teninin üstündeki kapkara saçları kadar siyah bir kadife yakası olan al renkli bir kaban giydi. Sürdüğü kırmızı ruju kabanına uyuyordu. O günlerde hemen hiç kimse artık ruj kullanmıyordu ve onun rujunun olması ilginçti. Sürdüğünde gerçekten çok güzel oluyordu. Spofforth onu okuldaki üçüncü gününde yatakhane bölümünde ilk gördüğünde, kız neredeyse on yedisindeydi. Hemen aklına kızın görüntüsünün bir resmini yerleştirdi ve o hep orada kaldı. Bu resim onun baharda, haziranda, başlayarak yapay bedeninin ve güçlü benliğinin en derinlerine yerleşen hüznünün önemli bir parçası haline gelecekti.

Spofforth bir yaşına erdiğinde, kendisine robot öğretmenler tarafından tümüyle görsel-işitsel yöntemlerle öğretilmiş olan kuvantum mekaniğini, robot mühendisliğini ve Kuzey Amerika’daki devlet şirketlerinin tarihçelerini bilmekteydi, ama okumayı bilmiyordu. Bir zamanlar yüreği olarak nitelendirilecek yerinde belli belirsiz bazı özlemler olmasına rağmen, insan cinselliği üstüne de bir şey bilmiyordu. Tek başına ve karanlıktayken, midesi bazen bir süre rahatsız edici şekilde istemdışı kasılıyordu. İçinde bir yerlerde gömülü bir duygu yaşamı bulunduğunu şimdi anlıyordu. Yaşamının ilk haziran ayının ilk sıcak akşamlarında bu nedenle oldukça endişelenmişti. Sıcak Ohio akşamları, geç saatlerde bir yatakhane binasından diğerine yürürken ağaçlardaki cırcır böceklerinin seslerini işitir ve göğsünde garip, rahatsız edici bir sıkışma olurdu. Yatakhanelerde sıkı çalışır ve sıradan sayılan bir çok işi “eğitim” diye adlandırılan şey uğruna yapardı; fakat iş ender olarak tüm dikkatini aldığından ruhu melankoliye düşmeye başlamıştı.

Ara sıra Yapım Dört işçilerden bazıları bozulurdu, ancak ufak tefek bozukluklarla başa çıkılabilecek yeterli onarım malzemesi bile hiçbir zaman el altında bulunmazdı. Böyle bozukluklar olduğunda hizmetlerin aksamaması için, eksik kadroyu doldurmak üzere bazı yaşlı adamlar ortalarda bulundurulurdu. Bunlardan biri de yersiz yurtsuz bir alkolik serseri olan Arthur’du. O hiç çorap giymez ve genellikle de sentetik cin kokardı. Yatakhane koridorlarında veya binaların dışındaki çakıl kaplı patikalarda karşılaştıklarında kimi zaman dostça, kimi zaman alaycı bir tavırla hep Spofforth’la konuşurdu. Bir keresinde, Spofforth kafeteryada kül tablalarını temizlerken, Arthur da ortalığı süpürüyordu. Arthur birden durdu, süpürgesinin sopasına yaslandı ve “Bob” diye seslendi. Spofforth işinden başını kaldırıp ona baktı. Arthur, “Bob” dedi, “sen canı sıkkın birisin. Hiç canı sıkılan robot yaptıklarını bilmiyordum.”

Spofforth onun kendisiyle kafa bulup bulmadığından pek emin olamadı. Sabahtan arta kalan marihuana izmaritleriyle dolu bir yığın plastik küllüğü, geniş odanın diğer tarafındaki köşede duran çöp tenekesine taşımayı sürdürdü. Öğrenciler biraz önce televizyonda verilen bir yoga dersine katılmak için ayrılmışlardı.

Arthur, “Hiç üzgün bir robot görmemiştim” dedi. “O siyah kulaklar nedeniyle mi acaba?”

Spofforth biraz çekinerek, “Ben bir Yapım Dokuz robotum” diye yanıtladı. Hala çok gençti ve insanlarla konuşmak onu huzursuz ediyordu.

“Dokuz!” dedi Arthur. “Bu oldukça yüksek, değil mi? Bu okulu yöneten Andy bile sadece bir Yedi.”

“Andy?” dedi Spofforth, küllük istifini tutarken.

“Ya, android. Ben çocukken siz şeylere, yani sizlere, Andy’ler derdik. O zamanlar sizlerden çok yoktu. Ayrıca pek akıllı da değildiler.”

“Sence sakıncası var mı? Yani akıllı olmamın?”

Arthur, “Hayır” dedi, “kahretsin yok. Bugünlerde herkes o kadar salak ki bundan dolayı insanın ağlayası geliyor.” Uzaklara doğru baktı ve sonra süpürgesiyle hafifçe süpürmeye başladı. “Akıllı akıllıdır. Çevremizde bir yerlerde bazıları olduğu için memnunum.” Süpürmeyi bıraktı ve sanki öğrenciler oradaymış gibi geniş boş odada elini uzatıp  dolaştırdı. “Bu salak cahillerden hiçbirinin buradan çıktıktan sonra gösteriyi yönetmesini istemezdim.” Kırışık yüzünde bir küçümseme ifadesi yerleşmişti. “İpnotize edilmiş yavşaklar. Otuzbir mahsulleri. Onları komaya sokup hapla beslemeliler.”

Spofforth bir şey söylemedi. İçindeki bazı şeyler, bazı küçük yakınlık belirtileri, bu yaşlı adama doğru çekiliyordu. Fakat yine de burada eğitim ve kültürel adaptasyon gören diğer genç insanlara karşı hiçbir şey hissetmiyordu.

Genellikle boş gözlerle bakan, ağır canlı ve sessiz bir sürü halinde bir sınıftan diğerine giden veya Kişisel Gizlilik odalarında tek başlarına oturarak marihuana içerken duvarı kaplayan televizyonlarda soyut şekilleri izleyip, hoparlörlerden gelen sersemce ipnotik müziği dinleyen onlar hakkında bilinçli hiçbir duygu taşımıyordu. Ama aklında hemen her zaman yalnız birisinin görüntüsü vardı; kırmızı kabanlı kız. Kız o çok eski kabanı bütün kış boyunca üstünden çıkartmadığı gibi ilkbahar akşamlarında da hala giymeye devam ediyordu. Ondaki tek farklılık yalnız bu değildi. Kimi zaman yüzünde değişik bir bakış oluyordu: cilveli, kendini beğenen, anlamsız; bu da onu diğerlerinden ayırıyordu. Onların hepsine kendilerini “bireysel” olarak geliştirmeleri söylenmişti ama hepsi hem alçak sesleri ve ifadesiz yüzleriyle birbirine benziyor, hem de benzer şekillerde davranıyorlardı. O kızsa yürürken kalçalarını sallıyor, tüm diğerleri sessiz ve kendi içlerine kapanmışken, o bazen kahkahayla gülüyordu. Onun teni sütbeyaz, saçlarıysa kömür karasıydı.

Spofforth onu çok sık düşünüyordu. Ara sıra o diğerlerinin arasında, ama yalnız, bir sınıfa giderken Spofforth onunla karşılaştığında, ona doğru ilerleyerek nazikçe ona dokunmak, sadece kocaman ellerini kızın omzuna koymak ve bir süre öylece tutarak onun sıcaklığını hissetmek istiyordu. Spofforth bazen kızın sanki yere bakarken kendisine göz süzdüğü, eğlendiği ve ona güldüğü kanısına kapılıyordu. Fakat hiç konuşmadılar.

Arthur, “Cehenneme kadar yolunuz var” dedi. “Otuz yıla kadar her şeyi sizler yürütüyor olacaksınız. İnsanlar kendileri için bir halt edemeyecekler artık.”

Spofforth, “Ben kuruluşları yönetmek üzere eğitiliyorum” dedi.

Arthur ona haşin bir ifadeyle baktı ve gülmeye başladı. “Küllükleri boşaltarak mı?” dedi. “Lanet olsun!” Yeniden süpürmeye başladı, bu kez koca süpürgeyi permoplastik döşeme üstünde şiddetle sallıyordu. “Bir Allah’ın belası robotun kandırılabileceğini bilmezdim. Hele bir Yapım Dokuzun.”

Spofforth taşıdığı küllüklerle bir an olduğu yerde durarak ona baktı. Kimse benimle kafa bulmuyor, diye düşündü, benim yaşayacak kendi yaşamım var.

Arthur’la arasında geçen bu konuşmadan yaklaşık bir hafta sonra yine bir haziran gecesinde ay ışığı altında Spofforth Görsel-İşitsel Binasının yanından geçiyordu ve bakımsız büyümüş sık çalılığın arkasından gelen bir hışırtı işitti. Bir erkek sesi inledi ve ardından yeniden hışırtılar duyuldu.


Spofforth durdu ve dinledi. Bir şey şimdi daha sessiz deviniyordu. Döndü, birkaç adımda uzun bir çalının yanına gelerek onu çabucak kenara itti. Öbür tarafta ne olduğunu gördüğünde, birdenbire olduğu yerde donup şaşkınlıkla bakakaldı.
Çalının arkasında, o kız elbisesinin eteği göbeğinden daha yukarıya kadar kaldırılmış halde sırtüstü yatmaktaydı. Pembe suratlı, çıplak, şişko bir delikanlı kızın açık bacakları arasında diz çökmüştü. Spofforth, erkeğin pembe cildinde, kürek kemikleri arasındaki bir sürü kahverengi beni seçebiliyordu. Ayrıca erkeğin uylukları arasından kızın kasık kıllarını da görebiliyordu; kızın sütbeyaz bacaklarının ve beyaz kalçalarının önünde, hem saçlarının, hem de yere serip üzerine uzandığı kırmızı kabanının küçük yakası kadar siyah, kapkara dalgalı kıllar.

Kız onu gördü ve yüzü tiksintiyle haşinleşti. İlk ve son kez ona seslendi. “Defol buradan, robot” dedi. “Kıl olduğum robot. Bizi yalnız bırak.”

Spofforth, klonlanmış yüreği burkularak, arkasına döndü ve uzaklaştı. İşte orada, uzun yaşamında bundan böyle hep bileceği bir şey öğrendi; yaşamayı gerçekten pek istemiyordu. Gerçek bir insan yaşamıyla kandırılmıştı, hem de dehşetli kandırılmıştı; içinden bir şey kendisine yüklenmiş olan bu yaşamı sürdürmeye karşı geliyordu.

Kızı birkaç kez daha gördü. Kız gözlerini ondan tümüyle kaçırıyordu. Utançtan değil, çünkü onlar için cinsellikten utanma diye bir şey olmadığını biliyordu.

Onlara “Hızlı seks en iyisidir” diye öğretiliyordu, onlar da buna inanıyor ve öyle uyguluyorlardı.

Yatakhane görevinden, daha çok sorumluluk üstlendiği Akron’daki sentetik süt ürünlerinin dağıtım sistemine karar verme görevine aktarılmış olmak onu rahatlatmıştı. Oradan da, bir zamanlar araba tutkunu olan bir toplumda artık kullanılacak olan son birkaç bin küçük otomobilin üretimini yönetme görevine geçmişti. O görevi bittiğinde, giderek azalmakta olan insan topluluğu için yapılmış sekiz kişilik dayanıklı taşıtlar olan algısal otobüsleri üreten kuruluşun yöneticisi oldu. Ardından Nüfus Denetimi Yöneticisi oldu ve bu görevi için New York’a taşındı. Ofisi otuz iki katlı bir binanın en üst katındaydı ve işi, günlük nüfus sayımını tutarak bu verilere göre insanların doğurganlık oranını düzenleyen, artık eskimeye yüz tutmuş bilgisayarlara bakmaktı. Bu iş çok yorucuydu, çünkü daima bozulan, artık nasıl onarılacaklarını hiçbir insanın bilmediği ve hiçbir robotun da onlardan anlamak üzere programlanmamış olduğu donanımları çalışır tutmakla görevliydi. Sonunda ona bir başka görev verdiler: New York Üniversitesi’ndeki Fakültelerin Dekanlığı. Bu kuruluşu yönetme hizmetinde bulunan bilgisayar işlemez hale geldiğinden, bir Yapım Dokuz olarak onun yerine geçerek bir üniversitenin yönetilmesi için gereken, genellikle küçük seçimleri yapmak Spofforth’un işi oldu.

Klonlanmış ve aynı özgün insan aklının kopyalarıyla canlandırılmış yüz tane Yapım Dokuzun var olmuş olduğunu öğrendi. Kendisi bunların sonuncusuydu ve serisindeki diğer robotlar gibi intihar etmesinin önlenmesi için, özel metal beyninin bağlantılarında bazı düzenlemeler yapılmıştı. Diğerlerinden bazıları yüksek voltajlı kaynak makineleriyle kendi beyinlerini eriterek yanık kara topaklar haline getirdiler; bir kısmı da asit içtiler. Birkaçıysa insanlar tarafından imha edilmeden önce tamamen delirdiler, çılgınca kendilerinden geçip şehrin caddelerinde gece yarılarında edebe aykırı naralar atarak sağa sola saldırıp ortalığı kırıp döktüler. Bir üstün robotta gerçek insan beynini örnek olarak kullanmak salt bir denemeydi. Denemenin başarısız olduğuna karar verildi ve üretime devam edilmedi. Fabrikalar hala işlemeyi sürdürerek moron robotlar yanında, yönetim, eğitim, tıp, yargı, planlama ve üretim işlevlerini insanlardan giderek daha fazla almak üzere az sayıda Yapım Yedi ve Yapım Sekiz de üretmekteler; ama bunların hepsi, insana özgü en ufak bir duygu kıpırtısı, içselliği, benlik bilinci bulunmayan tümüyle yapay beyinlere sahiptiler. Onlar insan görünümünde, akıllı ve iyi yapılmış salt makineydiler; yapmaları gereken neyse yalnızca onu yapıyorlardı.

Spofforth sonsuza kadar yaşamak ve hiçbir şeyi unutmamak üzere tasarlanmıştı. Bu tasarımı yapanlar böyle bir yaşamın neye benzeyebileceği üstüne durup bir an bile düşünmemişlerdi.

Kırmızı kabanlı kız yaşlanmış, şişmanlamış, on düzine erkekle yatmış, birkaç bebek doğurmuş, çok fazla bira içmiş, önemsiz ve anlamsız bir yaşam sürdürerek güzelliğini yitirmişti. Sonuçta da ölmüş ve gömülerek unutulup gitmişti. Oysa Spofforth, genç, mükemmel derecede sağlıklı ve yakışıklı olarak yaşamayı sürdürürken, orta yaşlı bir kadın olarak kendisi bir zamanlar ne kadar çekici ve fingirdek bir kız olduğunu çoktan unuttuktan sonra bile, onu hala on yedisindeki haliyle gördü. Onu gördü, onu sevdi ve ölmek istedi. Ama bazı umursamaz mühendisler onun için bunu bile olanaksız kıldılar.

Tek başına geçirdiği o haziran akşamından döndüğünde Üniversite Başkanıyla Eğitim Dekanını kendisini bekler buldu.

Bu ikisi içinde daha kalın kafalı olan başkandı. Adı Carpenter’di. Kahverengi bir synlon takım elbise ve neredeyse yıpranmış sandaletler giyiyordu. Yürürken, dar takım elbisesinin içinde göbeği ve yanları sallanıyordu. Robot içeri girip çevik adımlarla ona doğru yürüdüğünde, o Spofforth’un büyük tik makam masasının yanında duruyor ve joint tüttürüyordu. Spofforth yerine otururken Carpenter gergin bir tavırla kenara çekilip durdu.

Bir süre sonra Spofforth ona baktı, ama Zorunlu Görgü Kurallarının gerektirdiği şekilde biraz sağına doğru değil, doğrudan yüzüne baktı. Spofforth güçlü ve denetimli sesiyle, “Günaydın” dedi. “Ters giden bir şey mi var?”

Carpenter, “Şey...” dedi, “pek emin değilim.” Sanki sorudan rahatsız olmuştu. “Sen ne dersin, Perry?”

Perry, Eğitim Dekanı, işaret parmağıyla burnunu sildi. “Birisi aradı, Dekan Spofforth. Üniversite hattından. İki kez aradı.”

Spofforth, “E?” dedi. “Ne istiyormuş?”

“Sizinle konuşmak istiyor,” dedi Perry. “Bir iş hakkında. Bir yaz eğitimi...”

Spofforth ona baktı. “Evet?”

Perry gözlerini Spofforth’unkilerden kaçırarak kaygıyla sözlerini sürdürdü.

“Yapmak istediği benim telefon konuşmasında tam anlayamadığım bir şey. Bu yeni bir şey, bir veya iki sarı önce keşfettiğini söylediği bir şey.” Bakışları kahverengi elbiseli şişman adam üstüne gelene dek etrafında gezdirdi.

“Carpenter, o söylediği neydi?”

“Okuma?” dedi Carpenter.

Perry, “Evet” dedi. “Okuma. O okuma yapabildiğini söyledi. Sözcüklere ilişkin bir şeymiş. Bunu öğretmek istiyormuş.”

Spofforth o sözcükte ayağa fırladı. “Biri okumayı mı öğrenmiş?”

Adamlar Spofforth’un sesindeki şaşkınlıktan huzursuz olarak başka yöne baktılar.

Spofforth, “Konuşmayı kaydettiniz mi?” diye sordu.

Birbirlerine baktılar. Sonunda, Perry konuştu. “Unuttuk” dedi.

Spofforth üzüldüğünü belli etmedi. “Yine arayacağını söyledi mi?”

Perry rahatlamış görünüyordu. “Evet, söyledi, Dekan Spofforth. Sizinle bağlantı kurmaya çalışacağını söyledi.”

Spofforth, “Peki” dedi. “Başka bir şey var mı?”

Perry, yine burnunu silerek, “Evet” dedi. “Her zamanki ders programı BB’leri. Öğrenciler arasında üç intihar. Ayrıca, Akıl Sağlığını Koruma Bölümünün Doğu Kanadını kapatmak için yapılan planların kayıtları vardı, ama robotların hiç biri onları bulamadı.” Perry personel robotlar arasındaki bir arızayı bildirebilmekten hoşnut olmuş görünüyordu. “Efendim, Yapım Altılardan hiçbiri bu konuda bir şey bilmiyor.”

Spofforth, “Çünkü onlar bende, Dekan Perry” dedi. Masasının çekmecesini çekti, ses kaydı yapmak için kullanılan ve BB’ler diye adlandırılan küçük çelik toplardan birini çıkarttı. Onu Perry’ye uzattı. “Bunu Yapım Yedilerden birisine yükle. Akıl Sağlığını Koruma sınıflarıyla ilgili olarak ne yapılması gerektiğini bilecektir.”

Perry, biraz utanmış bir ifadeyle kaydı aldı ve çıktı. Carpenter de onun ardınca gitti. Onlar gittikten sonra Spofforth okuyabildiğini söyleyen şu adamla ilgili haber üstünde düşünerek bir süre masasında oturdu. Gençliğinde okuma hakkında bir şeyler oldukça sık duymuştu ve çok önceleri ortadan kalktığını biliyordu. Bazı kitaplar görmüştü, çok eski şeyler. Hatta Üniversite Kütüphanesinde hala imha edilmemiş olarak duran birkaç tanesi vardı.
Spofforth’un ofisi geniş ve çok güzeldi. Onu yıkılmış bir müzeden aldığı kıyı kuşlarının baskı resimleri ve oymalı meşeden yapılmış alçak dolaplarla kendisi döşemişti. Dolap üzerinde bir sıra halinde, Robot Mühendisliği sanatının gelişiminde kullanılmış olan insanımsı şekillerin tarihçesini kabaca gösteren küçük maketler durmaktaydı. En sol uçta duran ilk model, bir servo mekanizma ile kendi başına hareket edebilen mekanik bir varlık arasındaki çok eski döneme ait olanı, tekerlekli bir silindir gövdesi ve dört kolu olan bir yaratıktı. Bu maket permoplastikten yapılmıştı ve yaklaşık on beş santim boyundaydı. Artık yüzyıllardır hiç üretilmeyen bu robot yararlı olarak kullanıldığı kısa dönemde Wheelie olarak adlandırılmıştı.

Wheelie’nin sağında daha insana benzeyen ve çağdaş moron robotlara biraz yaklaşan bir şekil duruyordu. Heykelcikler soldan sağa doğru geçtikçe daha detaylı ve daha insana benzemekteydi. Maket sırası en sonda, zarif, bütünüyle insan görünümünde, ayaklarının ucunda dengede duran ve makette bile canlı gibi görünen gözleriyle Spofforth’un kendisinin minik bir heykelciğiyle bitiyordu.
Spofforth’un masasında kırmızı bir ışık yanıp sönmeye başladı. Bir düğmeye bastı ve “Ben, Spofforth” dedi.

“Adım Bentley, Dekan Spofforth” dedi karşıdaki ses. “Paul Bentley. Ohio’dan arıyorum.”

“Okumayı bilen kişi sen misin?” diye sordu Spofforth.

“Evet” diye yanıtladı ses. “Kendi başıma öğrendim. Okuyabiliyorum.”
Koca maymun ters dönmüş otobüsün üzerinde yorgun düşmüş halde oturuyordu. Şehir boşaltılmıştı.

Ekranın ortasında beyaz bir sarmal belirdi, büyüyerek dönmeye başladı.  Durduğunda ekranın yarısından fazlasını kapladı. Bunun bir gazetenin ön sayfası olduğu anlaşıldı. Koca bir manşet vardı.

Spofforth göstericiyi manşet ekranda kalacak şekilde durdurdu. “Bunu oku” dedi.

Bentley çekinerek boğazını temizledi. “Canavar Maymun Şehre Dehşet Saçıyor” diye okudu.

“Güzel” dedi Spofforth. Göstericiyi yeniden başlattı.

Filmin devamında yazılı hiç kelime yoktu. Onu, maymunun öfkeyle kırıp döktüğü son saldırısından, sevgisini ifade edebilmekteki dokunaklı başarısızlığına ve olanaksız yükseklikteki bir binadan, aşağıdaki geniş ve boş caddeye yüzermişçesine düşüp ölümüne dek sessizce izlediler.

Spofforth ofisindeki ışıkları açan anahtarı çevirdi ve dışa açılan pencereyi yeniden şeffaflaştırdı. Ofis artık ne karanlıktı, ne de bir gösteri odasıydı. Dışarıda, kot elbiseleri içindeki bir grup büyük öğrenci anlamsız çehreleriyle, Washington Meydanının parlak çiçekleri arasında, biçilmemiş çimenler üzerinde bir daire oluşturup oturmuşlardı. Haziran göğünde güneş yüksek ve tam tepedeydi. Spofforth Bentley’e baktı.

Bentley, “Dekan Spofforth” dedi, “acaba bu kursu verebilmem mümkün olacak mı?”

Spofforth bir süre onu dikkatle süzdükten sonra, “Hayır, kusura bakmayın.

Lakin bu üniversitede kesinlikle okuma öğretmemeliyiz” dedi.

Bentley münasebetsiz bir tavırla ayağa kalktı. “Özür dilerim” dedi, “düşünmüştüm ki...”

Spofforth, “Oturun, Profesör Bentley” dedi. “İnanıyorum ki bu yetinizi yaz için yine de kullanabiliriz.”

Bentley yeniden oturdu. Belirgin şekilde gergindi; Spofforth kendi varlığının onu etki altına aldığını biliyordu.

Spofforth geriye doğru yaslandı, gerindi ve Bentley’e dostça gülümsedi. “Anlat bana” dedi. “Okumayı nasıl öğrendin?”

Adam ona şaşırarak bir an için baktı. Ardından, “Kartlardan. Okuma kartlarından. Ayrıca dört küçük kitaptan: İlk Okuma Kitabı, ve Roberto’yla Consuela ve Köpekleri Biff, ve...” dedi.

“Bunları nereden buldun?” diye sordu Spofforth.

Bentley, “Bu biraz garip” dedi. “Üniversitenin çok eski porno filmlerden oluşan bir koleksiyonu var. Bir ders için malzeme toparlamaya çalışırken, kapalı eski bir film kutusuna rastladım. Yanında bu dört küçük kitap ve bir kart seti vardı. Filmi oynattığımda porno olmadığını gördüm. Bir sınıfta çocuklara konuşan bir kadını gösteriyordu. Kadının arkasında siyah bir duvar vardı ve onun üstüne beyaz işaretler çizmekteydi. Örneğin, sonradan öğrendiğime göre ‘kadın’ sözcüğü olan işareti çiziyor ve ardından çocuklar hep bir ağızdan ‘kadın’ diyorlardı. Aynı şeyleri ‘öğretmen,’ ‘ağaç,’ ‘su’ ve ‘gökyüzü’ için de yaptı. Kartları sadece karıştırdığımı ve bir kadın resmi gördüğümü hatırlıyorum. Resmin altında kadının çizdiği işaretlerin aynısı vardı. Daha birçok resim, kara duvarda birçok işaret, öğretmen ve öğrencilerce söylenen birçok sözcük vardı.” Bentley gözlerini kırpıştırdı, anımsayarak, “Öğretmen mavi bir elbise giyiyordu ve saçları da aklaşmıştı. Sanki daima gülümsüyordu...” dedi.

Spofforth, “Peki sonra sen ne yaptın?” dedi.

“Evet” Bentley sanki anıları uzaklaştırmak istercesine başını salladı. “Filmi tekrar oynattım ve tekrar. Ona hayran kalmıştım, hissettiğime göre ondaki bir şey... bir şey...” Durdu, bir sözcükte çaresiz kalmıştı.

Spofforth, “Önemli?” diye sordu.

“Evet. Önemliydi.” Bentley, Zorunlu Görgü Kurallarına rağmen, kısa bir an Spofforth’un gözlerine baktı. Ardından gözlerini pencereye doğru çevirdi, dışarıda taşlaşmış büyük öğrenciler hala arada başlarını sallayarak sessizce oturuyorlardı.

Spofforth, “Evet daha sonra?” dedi.

“Filmi sayabileceğimden çok kez yeniden oynattım. Bir süre sonra fark ettim ki, aslında bunu baştan beri biliyordum ama bildiğimi bilmiyordum, öğretmen ve sınıf işaretlere bakarak işaretlerin yansıttığı sözcükleri söylüyorlardı. İşaretler resimler gibiydi. Sözcüklerin resimleri. Bir kişi onlara bakarak sözcükleri yüksek sesle söyleyebilirdi. Sonradan öğrenecektim ki işaretlere bakabilir ve sözcükleri sessizce duyabilirdin. Aynı sözcükler ve onların benzerleri bulduğum kitaplarda da vardı.”

Spofforth, “Peki, diğer sözcükleri de anlamayı öğrendin mi?” dedi. Sesi imasız ve sakindi.

“Evet. Fakat çok zaman aldı. Sözcüklerin harflerden oluştuğunu anlamam gerekiyordu. Harfler hep aynı sesleri karşılıyordu. Bunun için çok günler harcadım. Durmak istemiyordum. Kitapların aklımda söyleyebilecekleri şeyleri ortaya çıkarmanın keyfi vardı...” Yere doğru baktı. “Dört kitaptaki tüm sözcükleri öğrenene dek durmadım. İşte ancak ondan sonra, üç kitap daha bulduğumda, yaptığım şeye ‘okumak’ dendiğini keşfettim.” Sustu ve biraz sonra Spofforth’un yüzüne doğru çekinerek baktı.

Spofforth uzunca bir süre ona gözlerini dikerek baktı ve sonra onaylarcasına başını hafifçe salladı. “Anlıyorum” dedi. “Bentley, hiç sessiz filmleri duymuş muydun?”

“Sessiz filmler?” dedi Bentley. “Hayır.”

Spofforth hafifçe gülümsedi. “Çok kişinin onları duymamış olduğunu düşünüyorum. Onlar çok eskidir. Büyük bir kısmı, bir yıkım sırasında yeni ortaya çıkarıldı.”

Bentley, “Öyle mi?” dedi nazikçe ve anlamadan.

Spofforth yavaşça, “Profesör Bentley, bu filmlerde farklı olan şey” dedi, “oyuncuların konuşmaları söylenmiyor ama yazılıyor.” Yine nazikçe gülümsedi.

“Anlayabilmek için okunmaları gerekiyor.”










 

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2020