Kullanıcı Adı
Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 15
Sayı: 1770




5 Ağustos 2020 tarihinde yapılacak olan CSO Stajyer sanatçı sınavı şartnamesi hükümleri, CSO gibi standardı yüksek bir orkestraya stajyer sanatçı seçmek için yeterli midir?

Yeterlidir.
Yeterli Değildir.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 48 müzisyen gazete okuyor
 
 
İlknur Tunçdemir
 
 
Yayımlanan Sayı : 500

Ünlü Erkek Müzisyenlerin Eşliğinde Yetenekli Kadın Müzisyenlerin Yaratıcılığı (1.Bölüm) - 20.02.2008





ÖZET

Felsefe, bilim, sanat vb alanlarda yaratıcı üretici etkinliklerde bulunmak insana özgüdür ve “insana diğer var olanlar arasında özel yerini ya da değerini sağlar” ( Kuçuradi, 1988: 169). Batı geleneği içerisinde felsefe tarihi, zaman-dışı hakikat özlemlerine rağmen, tarihin her döneminde felsefi etkinliğe katılmış türden insanların karakteristik kaygılarını ve kendilerini algılayış biçimlerini yansıtmıştır. Tarihin farklı dönemlerinde felsefeciler; din adamları, yazar veya üniversite profesörleri olmuştur. Fakat bütün etkinlik tarihi boyunca hepsinin ortak bir özellikleri vardır. Genellikle ezici çoğunlukla erkektirler. Bu gelenek içerisinde kadınların yer almaması, “akıl’ın” sadece erkekler tarafından kavramsallaştırıldığını göstermiştir. Dolayısıyla bütün söylemlerinde erkeğe ait bir etkinlik olarak, felsefeden ne anlıyorlarsa onu yansıtmışlardır (Lloyd, 1993: 136).    

Hugo Grotius’un Rönesans’ta ortaya attığı ve giderek taraftar kazanan “Doğal Hukuk Kavramı”, yani insanların doğuştan bazı haklara sahip olduğu düşüncesi 18. yüzyılda ivme kazanmıştır. Rönesans felsefesinin benimsenip yaygınlaşması ve toplum düzeyindeki değişiklikler sayesinde sahneye çıkan kadınların sayısı arttırmıştır. Soylu sınıfın saraylarda “sanat koruyucusu” olmak için birbirleriyle yarışa girmeleriyle, kadınlarda erkekler gibi, sanatın her alanında seslerini duyurmaya başlamışlardır. Kadın sahne sanatçıları ve kadın besteciler çoğalmıştır (Nutku, 1999: 173).

Romantik dönemde müzik alanında özellikle Avrupa’da bir çok konservatuar ve prestijli müzik akademileri açılmıştır. Bu dönemde yetenekli kadın sanatçılarda bu okullara kabul edilerek eğitim görmeye başlamışlardır. Ünlü erkek sanatçıların yanında sanatsal ve bilimsel çalışmalar yapabilme şansı yakalayan kadın müzisyen ve besteciler dönemin önemli ressam, heykeltıraş, yazar, tarihçi ve edebiyatçılarından da etkilenmişlerdir. Çoğunlukla erkek sanatçılarla aynı düzeyde, hatta bazen onlardan daha üstün olarak verimli eserler vererek kadın yeteneğinin örnek temsilcileri olmuşlardır.

Çalışma kapsamında incelenen kadın sanatçılardan Felix Mendelssohn’un ablası Fanny Mendelssohn Hensel, Robert Schumann’ın eşi Clara Wieck Schumann, Gustav Mahler’in eşi Alma Mahler- Werfel aldıkları eğitimlerine ve bu usta müzisyenlerle beraber yapabildikleri çalışmalara paralel olarak, birçok şarkı, lied, konçerto, senfonik eserleri ve genişletilmiş solo sonatlarını bestelemiş ve yorumlamışlardır. Uluslararası yapmış oldukları turnelerde eserlerini sergilemişlerdir.

Sonuç olarak müzik tarihinde -analık görevlerinin yanında- kadın müzik sanatçılarının bestecilik, kompozitörlük ve yorumculuk alanlarında verilen eğitimlerle desteklenmesi neticesinde ve ünlü müzisyenlerle çalışabilme fırsatı yakaladıklarında kendilerini sürdürülebilir bir gelişmeye tabi tutabildikleri ve değerli ürünler verdikleri yargısına varmak yanlış olmaz.

Anahtar Kelimeler:
Kadın Müzisyenlerin Yaratıcılığı, Mendelssohn-Hensel, Schumann-Wieck, Romantik Dönem Müzik Sanatı, Mahler- Werfel.

SUMMARY

To have creative and productive activities on fields such as philosophy, science and art is peculiar to humankind and “it provides special status and values to people among other existents”. History of philosophy in the west traditions reflects the form of perception themselves and characteristic anxiety of people who participate into philosophic activities in every period of history even though they have realistic aspiration in out of time. In the different periods of history, philosophers, writers, ecclesiastics had appeared but they had same characteristic through active history: they are crushing majority of man. That women did not take place in these traditions, points out that brain is only conceptualized by men. Consequently, men reflected their expressions as an activity belonging to them and philosophy what they understood (Lloyd, 1993: 136).

The sentiment that people had some rights congenitally, namely the idea of “Natural Law Concept”, which was propounded by Hugo Grotius in Renaissance and then supported by majority, accelerated in the century of eighteen.  The number of women staged on a scene had increased owing to increment of public level and renaissance philosophy embraced and become widespread. By means of competitions among aristocrats in their palace to be “art protector”, both women and men started to have reputation in every artistic field. Then actresses and woman composer multiplied (Nutku, 1999:173).

On the period of romantics, especially in music fields, a number of conservatory and prestigious academies of music had been founded. Talented women artists was also accepted to these schools and started to study. Women composer and musicians having a chance to study art and science with famous man musicians had been affected by painters, sculptor, writer, and historians of that period. They were models of women who compose productive works of art being in the same level with man composers, even sometimes better than them.

The wife of Robert Schumann, Clara Wieck Schumann, the wife of Gustav Mahler, Alma Mahler- Werfel, and the sister of Felix Mendelssohn, Fanny Mendelssohn Hensel, who are the woman artists studied on this research, composed and played a number of songs, lieds, concertos, symphonic productions and enhanced solo sonatas since they had educations and chances to work with their husbands and brothers in parallel. They displayed their works of art in the tours internationally.

It is not inaccurate to have a judgment that -in addition to their motherhood mission- women musicians and artists produce valuable works and have themselves subject a sustainable development when they have an opportunity to work with famous musician and in consequence of educations given in composition and performing field.

Keywords:
Mahler-Werfel, Romantic Era Music Art, Schumann-Wieck, Mendelssohn-Hensel, Woman Musicians’ Creativity.

1.Giriş

Kadın ile erkek arasındaki biyolojik farklılık, yüzyıllar boyunca toplumsal ve kültürel farklılık olarak örgütlenmiş, bu eşitsizlik erkek egemenliğinin meşrulaştırıcı gerekçesi sayılmıştır. Bu söylem üzerinden üretilen erkek egemen anlayış, belki de tarihte en uzun süre varlığını koruyan bir ideolojik kalıp olmuştur. Tarih boyunca kadın, erkeğin “ötekisi” olarak kurgulanmış, kendi öznelliğinden yoksun bırakılmış, kendisi özgür olmamakla birlikte, üzerinde istenildiği gibi konuşulan bir nesne konumuna dönüştürülmüştür. Toplumdaki iktidar modellerinin bir benzerini oluşturan ve “kadın”ın aşağı konumunda olmasıyla tanımlanabilecek bu durumu Pyhagoras (İÖ 580- 500) “düzeni, ışığı ve erkeği yaratmış olan iyi ilke; kaosu, karanlığı ve kadını yaratmış olan kötü ilke” tanımıyla  açıklamıştır (Berktay, 1997: 91). 

Batı kültüründe inançların, irrasyonelliğin ve şüphenin karşısına konulan “akıl”, adeta var olunan toplum içerisinde dünyaya karşı bir vaziyet olarak yorumlanabilir. Özellikle akla ilişkin felsefi düşüncelerin satır araları okunduğunda, bu vaziyet alışın içinde aynı zamanda, o günün koşullarına uygun bir “birey” olma, akıl aracılığıyla akıl sahibi, bilen birey olma konumuna ulaşma durumu da bulunmaktadır. Kartezyen anlayışın özünde, aklın bedenden tamamen ayrı olmasından dolayı, aklın cinsiyeti yoktur. Fakat akıl sahibi ve bilen birey olma konumuna ulaşmada, “akıl sahibi olanın nitelikleri” önem kazanmakta ve “kadınlık” ve “erkeklik” durumlarına ilişkin nitelikleri çağrıştırmaktadır. Kadınlık ve erkeklik durumları, düşünce sistemlerinde özellikle karşılaştırmalar ve karşıtlıklar üzerinden sıkça işlenen temalar olmuştur. Antik Yunan’da akıl ile ilgili felsefi bağlamı analiz eden Lloyd (1996: 18- 136)’a göre “aklın idealleri”, tarihsel olarak kadınlığı dışlamıştır. Platon (428- 348), Augustinus  (354- 430), Rousseau (1712- 1778), Hegel (1770- 1831) gibi düşünürleri irdeleyen Lloyd’a göre bu düşünürlerin amacı, toplumsal yapıların koşullarından bağımsız olarak “aklı” aramak olsa da felsefi bağlamları, cinsiyetsel farklılığın toplumsal görünümden etkilendiğinden bu durum, söz konusu düşünürlerin akla ilişkin düşüncelerini etkilemiştir (Nazlı, 2006: 11).

Batı kültürü tarihi incelendiğinde, söylemlerinde başlangıcından beri kadınlığa sırtını dönmüştür. Toprak kültüründen, gök kültürüne doğru evrimleşme boyunca kadın aşağı bir dünyaya itelenmiştir. Onun gizemli yaratıcı güçleri, göğüsleri, kalçalarının toprağın dış hatları ile olan benzerliği, kadını erken dönem sembolizminin merkezine yerleştirmiştir. O dönemde kadın, dinin doğuşunu sağlayan Yüce Ana figürünün modelidir. Ne var ki ana kültleri, kadının toplumsal özgürlüğü anlamına gelmemiştir. Kadına doğurganlığı ve doğaya yakınlığı ile her zaman esrarengiz canlılar gözüyle bakılmıştır. Erkekler onu hem yüceltmiş hem de korkmuşlardır. Bir araya gelen erkekler, kadının doğasına karşı bir savunma aracı olarak kültürü icat etmişlerdir (Paglıa, 2004: 21).

Kadınlık, felsefi düşüncenin doğuşundan beri, simgesel olarak, “aklın” dışında kaldığı var sayılan şeylerle –yer tanrıçalarının karanlık güçleri veya kadınların görünmez güçlerinin etkisinde kalmayla- eş tutulmuştur. Eski Yunanlılar kadınların çocuk doğurma yetilerinin onlar ile doğa’nın bereketi arasında bir bağlantı kurduğunu düşünmüşlerdir (Lloyd, 1996: 22). Doğanın bereketi ile kadının doğurganlığı arasında sıkı bir ilişki kuran ve kadını doğal alana ait olarak işaret eden Platon’un “Kadınlar doğayı taklit eder.” diye ifade etmiştir. Yunan felsefi modelini kullanan ve Platon’dan etkilenen Philo İÖ birinci yüzyıldaki yazılarında cinsiyetler arası ilişkileri kutsal kitaplarına göre aklın duyular yüzünden bozulması yönünden tekrar yorumlamıştır. Aynı şekilde, rasyonelliğin dışında kalması gerekenlerde, yine simgesel olarak  “kadınlıkla” ilişkilendirilmiştir. Kadınlıkla ve erkeklikle ilgili olarak kurulan bu simgesel çağrışımlar, kültürel gelişimin tarihselliği boyunca korunarak gelmiş ve genellikle erkeklik düşüncesi açık ve kesin, kadınlık ise muğlâk ve belirsiz biçimlerle ilişkilendirilmiştir (Lloyd, 1996: 23). Bu doğrultuda erkekliğin üstünlükle bir tutuluşunun tarihini Pisagorcular’a kadar götüren Lloyd’a göre;  “Erkek olan, kadınsı olandan daha tam, daha hâkim ve nedensel etkinliğe daha yatkındır; çünkü kadınsı olan eksik, bağımlı ve etkenlikten çok edil genlik kategorisine aittir. Zihin ve akılla ilişkili olan rasyonel erkek soyundan, duyunun çalışma alanı olan irrasyonel ise kadın soyundandır.” (Lloyd, 1996: 50). Rousseau’nun “Ben erkekler üzerine konuşuyorum” vurgulamalarına ilave olarak, Augustinus’un “tinsel eşitlik ve doğal bağımlılık”, Aquinas’ın “insan soyu ve yardımcısı”, Hume’un “akıl ve tutkular” ile Hegel’in “kadınsı alt dünya” gibi kavramlarında üstü örtülü ya da açık, “kadınlık” ve “erkeklik” durumu ve akıl sahibi olanın niteliklerini ortaya çıkarma çabaları sezilir. Felsefi ortamlarda rasyonalitenin merkezindeki aklın nitelikleri, hafızalardaki erkek paradigmaları ile şekillendirilirken, “kadınlık” ve “erkeklik” idealleri de, akıl ve rasyonalite sahibi olan ve olmayan bağlamından hareketle üstünlük/aşağılık, özsel olan/ tamamlayıcı olan vb. gibi karşıtlıklara dayalı yapılar içinde açıklanmaya çalışılmıştır ( Nazlı, 2006: 11). Kadınlık ve kadınlığın içeriği, ona biçilen aşağı statü, aslında belirli bir entelektüel gelenek içerisinde şekillendirilmiş ve bu şekillendirme, basit bir dışlamadan daha çok “kadınlığın” bu dışlama yolu ile oluşturulmasına neden olmuştur (Lloyd, 1996: 134).

Kadın ve erkeklere ilişkin tutumların oluşmasında bilişsel kalıp yargılar da önemli bir rol oynamaktadır. Tarihsel süreç incelendiğinde toplulukların çoğunda erkekler daha güçlü benlikleri yansıtan ve istenir ön yargılarla (güçlü, kendine güvenli, korkusuz, gerçekçi), kadınlar ise daha zayıf benlikleri yansıtan ön yargılarla (bağımlı, pasif, kararsız, duygusal) tanımlanmaktadır (Deaux, 1984: 110). Birçok erkek egemen toplumda kadının cinsiyetine ilişkin bu olumsuz kalıp yargıların ve tutumların varlığı, yaşamında ayrımcılık olarak yansıyarak, kadının politik, ekonomik ve sosyal alanda erkeğe göre daha düşük konumda kalmasına neden oluşturmuştur (Dryler, 1998: 375).    

Gelenekselle kültür arasında sıkı bağ olması dolayısıyla, geleneksel yapıdaki değişimler tüm alanlarda (dil, sanat, bilim, felsefe ve günlük yaşam vb.) kendisini hissettirmektedir. Özellikle ataerkil toplumların tümünde geçerli olan geleneksel ideolojinin, cinsiyetçi iş bölümü, kadını öncelikle ev işlerinden ve çocuk bakımından sorumlu tutmaktadır. Kadınların ev işleri ve çocuk bakımı ile yükümlü olmaları, onları toplumsal üretimden uzak tutmaktadır. Ayrıca kadınlar kendilerine küçük yaşlardan itibaren öğretilen toplumsal cinsiyet, düşünce ve davranış kalıplarıyla beceri edinmişlerdir (Arat, 1997: 47).

Doğal hukuk anlayışından hareket ederek, hak kavramını, etik nitelikli bir yeti olarak tanımlayan, hukuk bilgini Hogo Grotius (1583- 1645), “belli bir takım hakların insanın doğasında bulunduğunu iddia ederek, hakkın temeli doğal hukuktadır” demiştir. Doğal hukuka göre, hak kavramı bütün hakların temeli olan özgürlükten doğmuştur (Öndin, 2005: 90).  Rönesans’ta ortaya çıkan ve giderek taraftar kazanan “Doğal Hukuk Kavramı” ancak 18. yüzyılda ivme kazanmıştır. Özellikle eşitlik ilkesi toplumsal imgelemde kabul gördükçe, toplumsal pratiğe de aktarılmıştır. Irklar arası, sınıflar arası, ülkeler arası ve cinsler arası eşitsizlikleri aşmaya yönelik toplumsal hareketler ve bunların ürettiği politikalar, demokratik toplumların tarihsel evrimlerinin yönünü tayin etmiştir. Kadının toplumsal yaşama “özne” olarak katılması da kadınlar ve erkekler arasındaki hak, fırsat ve meslek eşitliğinin savunulması ile mümkün olmuştur (Göle, 1998: 179).

Felsefe, bilim, sanat vb alanlarda yaratıcı üretici etkinliklerde bulunmak insana özgüdür ve “insana diğer var olanlar arasında özel yerini ya da değerini sağlar” ( Kuçuradi, 1988: 169). İnsana özgü olarak yaratmanın her çeşidinin, insanın bilinçli ve çabası olmadan gerçekleşmesi mümkün değildir. Bütün insanlara özgü olan yaratma etkinliğinin, insanın sadece bir cinsine (erkeklere) özgü olduğunu kabul etmek ise, bu etkinliğin alanını kendi içinde parçalamaya yönelik bir çabadır. Kadının yaratıcılığını biyolojik doğurganlıkta arayıp bu alanla sınırlandırmaya çalışmak ise onun tarihsel ve toplumsal varlık alanındaki yaratıcı etkinlikleri gerçekleştirebilme potansiyelini dikkate almamakta, kadına bir insan olarak varlığının yapısal bütünlüğünü parçalayarak bakmaktan kaynaklanmaktadır. Diğer canlılara özgü ve işlevi soya sürdürmek olan salt biyolojik doğurganlığı, insan türüne özgü bir yaratma çeşidi olarak kabul etmek ise, hem insanın varlık yapısının bütünlüğünü görmemeye, hem de varlık alanları ile ilgili bir karıştırmaya dayandığı söylenebilir. Çocuk dünyaya getirme ve özellikle ilk üç yıldaki annelik, kadına özgüdür. Ancak bunun, kadının diğer olanaklarını engelleyici, sınırlayıcı bir özellik taşıdığını ileri sürmek mümkün değildir (Yetişken, 2004: 379).

2. Müzik Alanında Yetenekli Kadın Müzisyenler

Erkeklerle ilişkiye açık sanatsal ve bilimsel ilgiler katan kadınlar; müzisyen, ressam, heykeltıraş, yazar, matematikçi, tarihçi ya da teolog olarak çoğunlukla tarihsel süreçte üstün başarılar kazanmışlardır. Müzik alanında ise ünlü erkeklerle ilişkilerinde, eş, kardeş ya da sevgili olarak sanatsal ve bilimsel çalışmalarda bulunan kadın müzisyen, kadın besteci ve  kadın virtüözler çoğunlukla erkeklerle aynı düzeyde, hatta bazen onlardan üstün olarak müzik tarihinde boy göstermişlerdir. Kadının ve erkeğin yeteneklerinin eşit ölçüde verimli ve paralel geliştiği durumların yanı sıra, genellikle “kadın yeteneğinin” ilgili erkek partner (eş, sevgili, baba, kardeş) tarafından sömürüldüğü ve yok edilmeye çalışıldığı hatta yaratıcı payının dışlandığı ve geriye itildiği müzik tarihindeki çeşitli örneklerle gözlenmektedir (Stephan, 1989: 11).

Çalışmamızda 19.yüzyıl Romantik dönem müzik sanatı; “Erken Romantik Dönem” -“Geç Romantik Dönem” ve 20.yy.“Modern Dönem” başlıkları ile incelenecektir.  19 yy ’lın “Erken Romantik Dönem”in en ünlü erkek bestecileri Frederic Chopin, Franz Liszt, Felix Mendelssohn, Robert Schumann ve Johannes Brahms’la birlikte çalışmalarda bulunmuş Alman müziğinin “üstün yetenekli”, kadın müzisyenleri Felix Mendelssohn’un ablası piyano virtüözü ve besteci “Fanny Mendelssohn- Hansel (1805- 1847)”, Robert Schumann’ın eşi piyano virtüözü ve besteci “Clara Wieck- Schumann (1819- 1896)”, “Geç Romantik Dönem Sonrası” en ünlü erkek bestecilerinden başta Alexander Zemlinsky, Richard Strauss, Gustav Mahler, Modern dönem’in en ünlü çağdaş bestecileri Alban Berg,  Arnold Schoenberg, Biyolog ve müzisyen Paul Kammerer, piyanist ve orkestra şefi Ossip Gabrilowitsch, ressam Gustav Klimt ve Oskar Kokoschka, Bauhause dizayn okulunun kurucusu mimar Walter Gropius, şair ve yazar Franz Werfel ile birlikte eş, sevgili ve arkadaş olarak çalışmalarda bulunmuş piyano sanatçısı ve besteci “Alma Mahler- Werfel (1879- 1964)” in aldıkları eğitimlerine ve bu usta müzisyenlerle beraber yapabildikleri çalışmalara paralel olarak, birçok şarkı, lied, konçerto, senfonik eserleri ve genişletilmiş solo sonatlarını bestelemiş ve yorumlamışlardır. Uluslararası yapmış oldukları turnelerde eserlerini başarı ile sergilemişlerdir.

2.1. Romantik Dönem Müzik Sanatı

Tarih içerisinde 18. yy “filozoflar yüzyılı” olarak anılmaktadır. Tarihten sosyolojiye, siyaset biliminden doğa bilimlerine kadar her alanda düşünsel ve felsefi yoğunluk, düşünce adamlarının çerçevesinde yoğunlaşmıştır. Bu dönemde “insanın bilincinin malı” haline dönüştüğü dile getirilmektedir. Newton, Lagiance vb. pek çok doğa bilimcinin yanı sıra, kendilerini “fizyokratlar” olarak adlandıran iktisatçıların, aydınlanma felsefesi adıyla, önce İngiltere’de ardından Fransa’da ardından Almanya’da dalga dalga yayılan, doğa bilimleriyle, toplumsal yaşamı, felsefeyle ekonomik yaşamı ilişkilendiren yeni bir dünya düzeninin oluşturulduğu görülmektedir (Sarıca, 1983: 17- 24). Montesquieu, J. J. Rousseau bu değişimin sözcüleri olmuşlardır. Montesquieu ile özgürlüğü sağlamak için kuvvetler ayrılığının, yani yasama ve yargının birbirinden ayrılması; J. J. Rousseau ile egemenliğin halka ait olduğu ve bunun kimseye devredilemeyeceği düşüncesi, düşünce adamlarının tarafından kabul edilmesi zorunlu değişimler olarak ele alınmıştır (Sarıca, 1983: 29). 18. yy’lın sonlarına gelinceye kadar Avrupa önemli değişimler yaşamış; hümanizm, Rönesans, reform ve bütünüyle Aydınlanma felsefesinin hâkimiyeti, bilimsel, teknik, toplumsal, iktisadi ve ticari gelişmelere, reformlarla da yeni bir döneme girilmiştir. Temelini ekonomik ve ticari ilişkilerin değişiminin yönlendirdiği bilimsel gelişmelerin yanında toplumsal ve felsefi açıdan da bu değişimleri gören, yeni koşullara uygun yaklaşımlarla insanı ve doğayı açıklayan düşünürler döneme ağırlığını koymuştur ( Bilici, 1995: 64).      

19.yy başında, 1789’da gerçekleşen Fransız Devrimi’nin izleri hala sürmektedir.  Bununla beraber, müziğin tanımları ve misyonu bu dönemde tekrar ele alınmıştır.  Müzik, özellikle romantik dönemde, egemen güçlerin (kilise ve aristokrasi) etkisinden kurtularak orta sınıfa açılmıştır.  Besteciler ve müzisyenler bestelerini, toplum, edebiyat, politika ile ilgili konuları ele alarak üretmişlerdir. Bu gelişim dinleti müziğinin yaygınlaşmasını sağlamıştır (Kutluk, 1997, s.185).19.yy’lın ikinci yarısında, Romantik felsefe ve estetiğe gelen Pozitivist tepkilerle beraber, müzikal düşünce ve eleştiri yeni bir fizyonomi kazanmıştır. Dönemin en ünlü bestecileri, yazarları, düşünürleri ve ressamları arasında karşılıklı ilişkiler sürmüştür (Fubini, 2003: 112).

Klasik müzik sanatı, müziğin temel öğeleri; ritim, melodi, armoni ve bunların türlü birleşimlerini (formları) kapsamlı bir şekilde ele alarak ustalıkla işlemiştir.  19.yy. başında klasik dönem artık sona ermiş ve müzikte “Romantik dönem” başlamıştır. Bu dönemde kadın müzisyenlerin yükselişi ise doruk noktasındadır. Özellikle İtalya, Almanya, Avusturya, İtalya ve İngiltere’de bir çok kadın; besteci, yorumcu, piyanist ve eğitimci olarak başarı kazanmışlardır (Tunçdemir, 2004: 277).

Romantik dönem müziğinin karakteristik özellikleri içerisinde en önemli ve devrimsel olanı kuşkusuz bestecilerin kendi iç dünyalarına dönerek en gizli ve öznel olan duyumlarını müziklerine konu olarak seçmiş olmaları ve buna bağlı olarak insana özgü içten, kendiliğinden ve tutku dolu eserlerin yaratılmasını sağlamalarıdır. Bu bakımdan romantik dönem bireysel bilinç dönemidir ve anahtar kelimesi “ben”dir. Klasik dönemde tamamen dünyevi olan sanat anlayışı romantik dönemde tıpkı barok dönemde olduğu gibi mistisizme ve doğa üstü bir sanat anlayışına dönüşür. Bu, müzikal anlatımın soyutlaşarak dünyevi olandan kopuşudur. Besteciler giderek artan bir ilgiyle gerçek ötesi ve doğaüstü konulara yönelmiştir. Besteci için önemli olan heyecan, tutku, korku, üzüntü gibi her tür duyguyu dilediğince ve derinlemesine işlemektir. Bu bakımdan romantik döneme özgü yazı stilleri veya formlar ortaya çıkmıştır. Klasik dönemin en belirgin özelliklerinden biri olan anlatımda netlik ve sadelik anlayışı yerine karmaşık ve puslu bir anlatım benimsenmiştir. Müzikte nocturne, romance, fantezi vals, mazurka, polonez gibi türler hem ulusal akımların hem de bireysel yaşantıların en uygun ifade edildiği türler olarak büyük önem kazanmıştır (Lütfü, 2006).

Romantizm, sanatın maddi öğeleri açısından ileriyi temsil etmektedir.  Sanata ulusal, yerel motifler katılmıştır.  Dil özgürleşerek biçimlerin kalıpları zorlanmıştır.  Böylece anlatım zenginleşmiştir.  Müzikte romantik dönem; Müziğin sesle ilgili temel öğeleri “ezgi ve ritim”, ulusal renklerle alabildiğince zenginlemiştir. Müzikte anlatım gelişerek “özgür yaratıcılık” başlamıştır.  Soyut anlatım, derin duygu, coşku artarak çalgıların kullanımı zenginleşmiştir.  Teknik ve anlatım üst noktaya ulaşmıştır.  Nicola Paganini, Felix Mendelssohn, Franz Liszt, Frederich Chopin, Franz Schubert, Robert Schumann, (Tablo:1) gibi besteciler romantik dönemde özel bir yer edinmişlerdir. Paganini kemanı, Chopin ve Liszt piyanoyu; tını, teknik ve anlatımla geliştirmiştir.  Schubert ve Schumann (sonradan Liszt’in katılımıyla) lied’leriyle ses-şiir birlikteliğini geliştirerek senfonik şiir ortaya çıkmıştır (Kaygısız,1999:182- 185).

Tablo 1. Romantik dönemin ünlü erkek bestecileri

ERKEN-ROMANTİZM DÖNEMİ

Nicola Paganini (1782- 1840)
Hector Berlioz (1803- 1869)
Felix Mendelssohn (1809- 1847)
Frederik Chopin (1810- 1849)
Robert Schumann (1810- 1856)
Franz Liszt (1811- 1886)
Richard Wagner (1813- 1883)
Giuseppe Verdi (1813- 1901)
César Franck (1822- 1890)
Bedrich Smetana (1824- 1884)
Anton Bruckner (1824- 1896)
Johann Strauss II (1825- 1899)


GEÇ ROMANTİZM DÖNEMİ

Johannes Brahms (1833- 1897)
Camile Saint-Saëns (1835- 1921)
 Modest Mussorgsky (1839- 1881)
Peter Ilyich Tchaikovsky (1840- 1893)
Edvard Grieg (1843- 1907)


GEÇ ROMANTİZM SONRASI

Antonin Dvorák (1841- 1904)
Nikolai Rimsky-Korsakov (1844- 1908)
Gabriel Faure (1845- 1924)
Edward Elgar (1857- 1934)
Giacomo Puccini (1858- 1924)
Gustav Mahler (1860- 1911)
Claude Debussy (1862- 1918) 
Jean Sibelius (1865- 1957)    


MODERN DÖNEM

Arnold Schöenberg (1874- 1951)
Béla Bartók (1881- 1945)
Igor Stravinsky (1882- 1971)
Anton Webern (1883- 1945)
Alban Berg (1885- 1935)
Sergei Prokofiev (1891- 1953)    


Müzik sanatında 19.yy ortalarından itibaren romantik dönemin en gözde çalgısı piyanodur. Piyano tekniği üzerine çalışmalar yapan dönemin bestecileri piyano müziğinde tekniklerine göre çalışmalar yapmışlardır (Kutluk,1997:179). Piyano çalma becerisinin gelişmesi için, uygulanan yardımcı aletlerin kullanılmasından vazgeçilerek tamamen anatomiye yönelmeye başlanılmış; besteci, piyanist, pedagog ve tıp adamlarının çalışmaları sonucunda piyano tekniği bir bilim dalı haline gelmiştir. Deppe, Calland, Breithaupt ve Matthay’in öncülüğündeki piyano çalma tekniği, ağırlık kontrolü veya kol ağırlığı tekniği olarak adlandırılmıştır (Küçük, 2003: 201). Bu dönemin ünlü piyanist ve bestecilerinin kullandığı bu çalma tekniğinin uygulayıcılarından birisi de Clara Schumann’ın babası Friedrich Wieck’ tir (Stephenson, 1969: 6). Romantik dönemde1830’lu yıllar da müzik türünün en yaygını salon piyano parçaları, kolaylaştırılmış oda müziği, tek sesli şarkıların yanında eğlendirici hafif olan müziklerdir. Felix Mendelssohn çağın en büyük piyano virtüözlerindendir. Felix Mendelssohn barok ve klasik müziği romantik müzikle birleştirmeyi hedeflemiştir. Shakespeare, Goethe, Jean Paul ve Hegel’in felsefik düşüncelerini inceleyerek bestelediği eserlerinde halk müziğine önem vermiştir (Eınsteın, 1975: 24). Robert Schumann (1810- 1856) ise, piyanist, müzik eleştirmeni ve eğitimcisi olarak çağın en önemli lied’lerinin bestecisidir. Bestelerinde daha özgür arayışlara girerek, türlü renkte ezgi ve ritimleri piyano çeşitlemelerinde birleştirmiştir. Schumann ‘ın düşünce dünyasını etkileyenlerin başında Hegel, Jean Paul, Eichendorff, Uhland, Heine, Hoffmann, Tieck, Goethe ve Shiller gibi yazar ve düşünürler gelmiştir (Kaygısız, 1999: 213).

19. yüzyılın başında kadınlar, müzikal gösteri alanında meydanlara çıkarak kabarelerde şarkı söylemeye, operalarda kadın rolleri oynamaya, çeşitli konser ve resitallerde performanslarını göstermeye başlamışlardır. 19. yüzyılın sonlarında, orkestra şefliğinde kadınlar henüz çok yeni olmalarına karşın, eğitimci olarak devlet okullarında, konservatuarlarda ve üniversitelerde düşük derecelerde veya mevkilerde de olsa, çalışma imkânları bulmuşlardır. Kaydın ortaya çıkması ile bir çok kadın sanatçı plak yıldızı olma imkânını elde etmiştir (Attali, 2001: 123).

Romantik dönem, bir çok halk ve dini olmayan konservatuarların ve prestijli akademilerin açılarak, kadın bestecilerin bu okullara kabul edilmesiyle, kadınlar açısından eğitim imkânlarının artmaya başladığı bir dönem olarak önemlidir. Bu okullarda eğitim alabilen kadınlar senfoni, konçerto, senfonik poem ve genişletilmiş solo sonatları gibi daha geniş formlarda besteler yapmaya başlamışlardır. Bu dönemi temsil eden en önemli kadın besteciler olarak, Fanny Mendelssohn Hensel (1805- 1847) ve Clara Wieck Schumann (1819- 1896) gösterebiliriz. Döneminin en iyi piyano virtüözlerinden biri olan Clara Wieck Schumann, Robert Schumann’ın eşi ve Johannes Brahms’ın sadık dostu olarak ün yapmıştır. Yazdığı önemli sayıdaki lietleriyle, Alman liedlerine katkısı tartışılmaz ama müzik tarihi nedense onun bestecilik yanından pek bahsetmemiştir. Bir çok bestesi yeniden basılan ve kaydedilen Clara Wieck Schumann’ın en tanınan eseri, 1846’da yazdığı “Op.17, Piyano Triosu”dur. Fanny Mendelssohn Hensel, opera hariç bütün tarzlarda besteler vermesine rağmen babası ve erkek kardeşinin (Felix Mendelssohn) cesaret kırıcı yaklaşımları nedeniyle bunların çoğunu yayımlatamamıştır. Dönemin birçok kadın bestecisi gibi, sadece ev içi ve salon müziğine uygun, yani vokal (ses) ve piyano için besteler yapma konusunda cesaretlendirilmiştir (Beyazıt, 2002 ).

devam edecek


İlknur TUNÇDEMİR*
Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Çoksesli Korosu Sanatçısı, Ankara

E-Posta: ilktuncdemir@yahoo.com



Sunum:

SANART- ODTÜ FELSEFE BÖLÜMÜ
TÜRKİYE ESTETİK KONGRESİ
“Türkiye’de Estetik”
22- 24 Kasım 2006
“Estetik Pratik Olarak Müzik” (ODTÜ KKM F Salonu: 9.30- 11.00)

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2020