Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 15
Sayı: 1762




Güzel Sanatlar Fakülteleri ve benzeri okulların yetenek giriş sınavlarının YÖK tarafından kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?

Kaldırılması doğru bir karar, Katılıyorum.
Kaldırılması yanlış bir karar, Katılmıyorum.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 48 müzisyen gazete okuyor
 
 
Erdal Görgün
 
 
Yayımlanan Sayı : 465

Avantgarde Müzik ve Genel Sanat-Estetik Teorisi Üzerine - 28.12.2007





 
“Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, müzikte değişikliği alabilmesi ve kavrayabilmesidir” M.Kemal Atatürk
 
“Türk Halkı, polifoniyi anladığı zaman sorunlar çözülecektir”
M.Kemal Atatürk





Platon, Cumhuriyet adlı eserinde sanatı dinin, ahlakın ve siyasetin hizmetine vermek gerektiğini öne sürer. Aristo, Politika’sında sanattan tutku ve duyguları uyarmasını, arındırmasını bekler.

Salonlar başlıklı yazılarıyla sanat eleştirisini yaratan Diderot, estetikle uğraşırken çelişmelere düşer ama yeni ufuklar açmaktan da geri kalmaz.

Kant’ın öznel idealizminde güzellikle ilgili zevk yargısında dört özellik bulur; bu yargı her çeşit çıkardan uzaktır, hiçbir amacı yoktur, herkese kendini kabul ettirir, evrenseldir. Kant’a göre sanat bir oyundur.Yararsız ve özgür, amaçsız ve kişisel bir uğraşıdır.

Hegel, sanat eserinde organik bir birlik görür. Estetik biçim, evrenin toplamı olan bir özü, yani FİKİR’i kavrar ve belirtir.Fikirle biçimin birliği, uyarlığı ve tutarlığı güzeli doğurur.Bu bakımdan sanat, tarihe dayanır.

Hegel, Estetik’inde sanatın konusunun felsefeninkinin aynı olduğunu ve “Gerçek, sanatın içeriğidir” gibi genel yargılara parmak basar.

Marx; sanatı, dünyayı temsil etmemin bir yolu, bir bilme aracı, bir toplumsal bağ, bir sınıf silahı, insancıl bir zenginleşme, bir bilince varış, bir toplum aynası sayar

Plehanov, “Sanatın yalnızca insanların duygularını belirttiği doğru değildir.Hayır, sanat insanların hem duygularını, hem de düşüncelerini belirtir.Üstelik, onları soyut bir yolla değil, imgelerle (image) belirtir.” der.

Tarih içindeki bazı filozofların estetik/sanat anlayışları harmanlandığında ortaya çıkan nesnel gerçeğe en uygun estetik/sanat tanımının şu olduğu ortaya çıkar; “sanat, hayatın billurlaşmış, kristalize olmuş ifadesidir.”

“Sanat; sanat için midir, halk için midir?”tartışmaları üzerine

Bildim bileli, 35 yıldır bu ülkede “sanat, sanat için midir, yoksa halk için midir” tartışması sürüp gitmektedir.Aslında sanat, sanatçı, toplum, halk kavramlarının literatürel düzeyde, bilimsel olarak anlaşılamaması, sorunun kendisini avam düzeyde, arabesk ve yavan bir nitelik taşımasına neden olmaktadır.

Aydın ve sanatçı, bir toplumda küçükburjuva sınıfı içinde yer alan sosyal bir kategorinin unsurlarıdır.Yüklendikleri görev; içinde bulundukları toplumun sosyokültürel seviyesi ne olursa olsun o toplumun önüne geçip, topluma yön vermek, yol göstermek, ışık tutmaktır.Bunu, gemilere gece karanlığında ışık tutarak yol gösteren deniz fenerlerine benzetmek mümkündür.

Aydın; içinde bulunduğu toplumun sosyokültürel seviyesinde durursa, bu sıfatı kendiliğinden ortadan kalkar.Aydının topluma verebileceği herhangi bir katma değeri bulunmamaktadır. Matematiksel olarak kendisinin “aydın” niteliği kalmaz

Keza sanatçı da aydın gibi ürettiği eserler ile toplumun önüne geçemez, toplum seviyesinde kalırsa “sanatçı” sıfatını yitirir.İcracı, eserlerini; topluma yön vermek, yol göstermekten çok kişisel maddi zenginliğini arttırmak amacıyla üretir.Bu bağlamda da kendisinin “sanatçı” niteliğiyle uzaktan yakından bir ilgisi kalmaz.Batılılar; bu tür, esas olarak ticari kaygılarla, para kazanmak için üretilen eserlere entertainment (eğlence), bunun icracılarına da entertainer (eğlendirici) sıfatlarını takmaktadırlar.

Öte yandan sanatçı, içinde bulunduğu toplumun iki adım önünde yer alırsa toplumdan kopar. Yine topluma yol gösterme, yön verme görevleri ortadan kalkar.Ürettiği eserler, niteliği ve seviyesi ne olursa olsun, sadece kendisini tatmin etmek için yapılmıştır.Belki kendisine bir hayran/tüketici kitlesi de oluşturabilir.Fakat bu durum bile onun ve ürettiği eserlerin salt icracısını tatmin etme amacını ortadan kaldırmaz.

“Bir duygunun, bir tasarımın, bir güzelliğin, bir durum veya olayın, beceri ve düşgücünden yararlanarak etkili biçimde ifade edilmesine dayanan yaratıcı insan etkinliğine sanat denir.” tanımı, sanatın literatüel tanımıdır.

Bu yaratıcı etkinliğin icracısına da kısaca sanatçı (artist) denir.Sanatçı; kendi bilgi, beceri, yakaladığı ilham ve düşgücünü sentezleyerek ürettiği eserini “aman benim bu çalışmamı halk benimsesin, kabul görsün” kaygısı taşımadan, genel sanat kuralları çerçevesinde, salt estetik kaygılarla üretir.Bunun yanı sıra kendi iç dünyasında yaşadığı ruhsal medcezir hareketleri de bir üst aşamaya sıçrama/kendini aşma duyguları, sanatsal üretkenliğinin motor gücüdür.

İşte bu tanımdaki sanatçı, toplumun bir adım önünde yürür ve “öncü” görevini üstlenir. Toplumun sosyokültürel seviyesini bir adım ileriye taşır.Aslında yaptığı, ürettiği eser ile sanat icra etmektir.Dolayısıyla da sanatı halk için, toplum için üretmiş olur.

Müziğin geldiği en üst seviye olan Klasik Batı müziğinin en önemli isimlerinden Avusturya’lı Wolfgang Amadeus Mozart; 1789 Fransız burjuvademokratik devrimi sırasında halkın devrim mücadelesini tasvir eden birçok semfonik eser yazmıştır.

Öte yandan; “kıltüy oldum abi” veya “o şimdi asker, canı neler(!) ister” gibi şarkılarla popüler olup, cebini doldurma (akçalı müzik) çabası içinde olan entertainer şarkıcıların toplumun önüne geçmek gibi bir kaygıyı taşımalarını beklemek, abesle iştigal olacaktır.

Yine kompozitör olup ta; toplumun küçükburjuva sınıfını mensubu, biraz mürekkep yalamış yarımyamalak aydınların içki sofralarında meze olacak türden “İspanyol Meyhanesi”nden başka bir şey üretememişlerin bugün toplum içinde esameleri okunmamaktadır.

Ha bir de geçmişte salt sanat/estetik kaygı taşıyarak birçok esere imza atmış; bugün bir yüzleriyle “Birşey yapmalı” türden laf salatasıyla “sosyal duyarlılık” rölüne soyunan, gerçek yüzleriyle de sağ elinin baş parmağı ile işaret parmağını aynı anda birbirine sürttürerek “paramı versinler de, istedikleri yerde çalarım” diyen iki yüzlü (belki de sekiz yüzlü) ve 1994’ten beri fıstıki makamından başka bir şey üretemeyen “efsane artığı” müzisyenler de mevcuttur. “Tomurcuk kaygısı olmayan ağaç odundur” atasözünden de bihaberler üstelik!...

Sıradışı (avantgarde) müzik – sıradan (ordinary) müzik ayrımı üzerine

İkinci bir Darwinizm rolüne soyunarak, en azından müzikte “Türlerin Kökeni”ne inmeye veya “Amerika kıtasını yeniden keşfetmeye” gerek yok sanırım.Filozoflar, paleoantropologlar, antropologlar, sosyologlar, müzikologlar; müziğin insanlık tarihiyle ve dansla birlikte başladığı ve “dinsel ayin” ile “iş”ten türediği konusunda hemfikirler.Müziğin anavatanının da Afrika kıtası olduğu konusunda da kuşku yok.Yedi iklim, yedi kıtada yerleşen insanoğlu; yaşadığı bölgenin coğrafi, iklim, sosyoekonomik, sosyal koşullarına paralel olarak dilini, müzik aletini, dansını ve otantik müziğini oluşturdu.

Modern müziğin, daha doğrusu Fransızların avantgarde olarak tabir ettikleri sıradışı “rock” müziğin doğuşu da, burjuvademokratik devrimi sonrası Yankee’leri; denizaşırı ülkelere, özellikle Afrika’nın batı kıyılarına köle ticareti için gitmeleriyle ve bu bölgelerden topladıkları köleleri, mısır ve pamuk üretiminin yoğun olduğu ABD’nin güneydoğu bölgelerine yerleştirmeleriyle başlıyor.

Ellerinden toprakları ve özgürlükleri alınarak, kendilerine İncil verilen modern müziğin ataları, doğal olarak kendi kültürlerini de Colomb’un Amerika’sına taşıdılar.Köle olarak çalıştırıldıkları mısır,pamuk tarlalarında, liman kentlerinde ve kendilerine mahsus kiliselerde soul’ü, blues’ü, swing’i ve jazz’ı evrimleştirdiler.

Egemen sınıfı esas olarak AngloSaxon’ların oluşturduğu Amerika’da müzik, kapitalizmin gelişmesine paralel olarak sektörel bir meta haline getirildi.Gitar çalmasını dahi bilmeyen, sokaktan buldukları bir kamyon şoförünü (Elvis Presley), ekonomik alandaki “thinkthank” kuruluşlarının marifetiyle bir “idol” haline getirmeyi başardılar.

1950’lerin sonlarında küçük bir liman kenti olan Liverpool’lu 4 gencin kurduğu Beatles grubu; suyun öte yanındaki Black+Yankee karakterli “rock” müziğini, Britanya adalarında, basit ritmlerle fakat yeni bir AngloSaxon karakteriyle yeniden biçimlendirdiler. Kendilerine has bir tarzda “beatlesound” türünü oluşturarak, içinde birçok türün yer aldığı, deneysel ve öncü “progressiverock”ın temelini oluşturdular.

Bir tarafta dönemin İngiliz gençleri sokak duvarlarına “Eric Clapton Tanrı’dır”( Clapton is God) yazarken, diğer tarafta ABD’nin 60’ların ikinci yarısında Vietnam’ı işgali (meydanlarda bir ki üç dört Vietnam, Ho Chi Minh’e bin selam sloganları atılırdı) ve giderek büyüyen nükleer savaş tehdidi bugün 68 kuşağı diye anılan “çiçek çocukları”nın küresel bağlamda başkaldırmasına neden olmuştur.

Aynı dönemde ortaya çıkan Animals, The Doors, The Who ve müteakiben Carlos Santana, Emerson Lake & Palmer, Pink Floyd, Deep Purple, King Crimson, Jethro Tull, The Moody Blues, Genesis,Yes…gibi progressiverock grupları müzikal olarak kendilerine has soundlarını üretirken, diğer yandan şarkı söyleriyle de çiçek çocuklarının antiemperyalist, antifaşist, antikapitalist eğitim sistemi ve Nato karşıtı kitlesel hareketlerine destek vermişlerdir.Dönemin bir numaralı şiarı “peace & love”dır.

Yine aynı dönemde tüm dünyada bir pop müzik patlaması yaşanmıştır.Ancak pop müzik; günümüze kadar gelebilen klasikleşmiş bazı örnekleri olmasına rağmen, niteliği gereği günlük tüketilen, mevsimsel ve sıradan (ordinary) bir müzik türü olmaktan ileriye gidememiştir.

Esas olarak Britanya Adaları menşeili rock müziğinin; 60’lı yılların sonlarında adı geçen grupların elinde ve her bir gruba mahsus özel soundlarla (afrorock, symphonicrock, psychodelicsonud, hardrock, electronic progressiverock, progressive folkrock…gibi) sıradışı (avantgarde) bir biçimde dizayn edilmesine rağmen, özellikle aynı grupların, aynı soundlarını devam ettirdikleri 70’li yıllara göre daha ham (unripe) çalışmalar olduğunu görüyoruz.Rock müzik, özellikle 70’li yıllara gelindiğinde ise nodal bir sıçrama yaparak, tarihsel açıdan daha klasik hale gelen ve haliyle grup müziğinin idealize olmuş biçimiyle doruğa çıktığı daha avantgarde, derinliği daha fazla olan ve kompozisyon olarak daha mükemmel bir biçimde üretilmiştir.Elbette bunun temel nedenlerinden birinin rock gruplarının, “grup müziği” anlayışının yeterince bilincine varmaları ve müzisyenlerin de amatör ruhu ve idealist anlayışlarını terkederek müzikal anlamda daha çok profesyonelleşmeleridir.

Bu anlayış 80’li yılların başına kadar devam etmiştir.Avantgarde rock gruplarının meydanlara çektikleri yüzbinlerce izleyici kitlesi ve albümlerinin tüm dünyada satış rekorları kırması, müzik sektörünün gözünden kaçmamıştır.Günün koşulları gereğince 68 ruhunun ortadan kalkması, avantgarde rock gruplarının doyuma ulaşmaları, denenmesi gereken tüm soundların denenmesi ve bu nedenle tıkanması (Ian Anderson’ın tespiti), bu grupların müzisyenlerinin kendi içlerinde liderlik çekişmeleri nedeniyle solo çalışmalara yönelmeleri, gelişen teknolojiyle birlikte müzik anlayışının değişmesi, müziğin ticari bir meta olduğunun farkına varılıp endüstriyelsektörel bir hale getirilmesi faktörleri; depresif/agresif karakterli avantgarde rock müziğinin gerilemesine ve rock müziğinin 80’li yıllardan itibaren uluslararası dev müzik tekellerinin eline geçmesine neden olmuştur.

Günümüze kadar da estetik/sanatsal kaygılı müzik üretiminin yerine, “modernsanat” adı altında her türlü ucubeliği, saçmalığı, sentetikliği, yapaylığı içeren “postmodernizm” anlayışı doğmuştur.Kısaca natürel müzik gitmiş, yerine, salt ticari kaygılarla üretilen, esas olarak bilgisayar ve her türlü sentetik sesleri üretebilen klavye(workstation) ve bilgisayar teknolojisinin egemen olduğu “slikonize müzik” yaratılmıştır.Bir başka deyişle 150 yıllık “handmade” müziğin yerini, 1980’li yılların başından itibaren “machinemade” müzik almıştır.Bunun doğal sonucu olarak ta müzikte “derinlik” boyutu kalkmış ve artık seslerin birbirinin içine geçtiği, sığ ve fabrikasyon üretimlerin egemen olduğu, keza müzisyenlerin de “amatör” ruhlarını terkederek, “iş” olarak baktığı; günlük tüketilen, gerçek ve mükellef bir sofradaki damak zevkine hitap eden yemekler yerine astronotların uzay gemisi içinde tükettikleri “besin tableti” türünden müzikler üretilmeye başlanmıştır.

Postmodernizm anlayışı sadece müzik alanında değil, resim ve heykel dallarında da egemen bir anlayıştır günümüzde.

Yakın zamanda Paris’te bir sanat galerisinde heykel sergisi açılmıştır.Sanatçının (!) birisi, kendisinden hiçbir şey katmaksızın, inşaat malzemeleri satılan bir işyerinden satın aldığı bir pisuarı sergiye getirmiş ve sergilemiştir.Galeriyi gezen 77 yaşında bir sanatsever, sergiyi dolaşan diğer sanatseverlere (!) bunun ne olduğunu sorduğunda aldığı yanıt şudur; “önemli olan sanatçının düşüncesidir”.Bu durumda 77 yaşındaki sanatsever o pisuarın içine çişini yapmış ve elinde getirdiği çekiçle pisuarı parçalamıştır.Olay polise intikal ettiğinde fail, “satın alınmış pisuar bir sanat eseriyse ben de ona aktivite kattım” diyerek kendisini savunmuştur.Tabii polis şaşkın ve olayın mahkemede yargılaması halen devam etmektedir.(Hıncal Uluç’tan alıntıdır)

Sonuç olarak;

1. 150 yıllık bir geçmişi olan avantgarde müzik, sanatın gerçek bir dalı olarak 80’li yılların başına kadar tüm dünyada ve Türkiye’de hükmünü sürdürmüştür.

2. Müzik, bu döneme kadar esas olarak akustik aletlerle; org, piano, klavsen, xlyphone, vybraphone gibi gerçek sesler üreten klavyeli çalgılar ile moog, string, synthesizer, mellotron gibi olağan dışı sesler üreten klavyeli çalgılar ve fuzz/wacwac pedalların (booster) gerçek seslerini verdiği elektrikli gitarlar kullanılarak icra edilmiştir.

3. Avantgarde müzisyenler; ticari kaygılar taşımaksızın, kendi idealist ve amatör ruhlarını da katarak depresif/agresif nitelikli ve mermere kazılmış (klasikleşmiş) eserler üretmişlerdir.

4. Müziğin kaotik bir döneme girdiği 80’li yılların başı, sektörel müziğin miladıdır.Artık anayol terkedilmiş ve patikalara sapılmıştır.Teknolojinin de gelişimiyle (delikli demir çıktı mertlik bozuldu diyen hey gidi Köroğlu hey!...) günlük tüketilen, kelebeğin ömrü misali bir parçanın ömrünün en fazla 3 ay olduğu, daha doğrusu suya yazılan yazı bir süre sonra kaybolan müzik eserleri üretilmeye başlanmıştır.

5. Processor distortion destekli elektrikli gitarlarla, bilgisayarlar ve workstation gibi sanal ve sentetik sesler üreten makineler egemen olmuş; hormonlu ve sığ müzikler , “aha bu çağdaş sanattır, bunları tüketin” türünden empoze ve dayatmalar, medyanın gücü sayesinde geniş kitlelere dikte edilmiştir.

6. Müziğin geçmişteki “idealist ruhu” kaybolmuş; yerini, eninde sonunda tarihin çöp tenekesini boylayacak “ticaret” amaçlı ses kirlilikleri almıştır.

7. Kaotizm, nasıl fizikte geçici bir durum ise müziğin günümüzdeki kaotik durumu da yerini, elbette günün birinde kozmotik (düzen/denge/oturmuşluk) duruma terk edecektir.

Kaynakça :

1. Sosyalist Gözle Sanat ve Toplum (Plehanov)
 
2. İnsanın Özü (George Thomson)

3. Axis Büyük Ansiklopedİ


NOT:Genel bir bakış tı bu sanat üzerine..Metin Akçor a teşekkürler..


Kaynak: http://www.galeriinter.net/bulten_detay.asp?id=%7BA374B4C6-14B2-4093-BC3C-51E039BCEB7E%7D



 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2020