Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 15
Sayı: 1762




Güzel Sanatlar Fakülteleri ve benzeri okulların yetenek giriş sınavlarının YÖK tarafından kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?

Kaldırılması doğru bir karar, Katılıyorum.
Kaldırılması yanlış bir karar, Katılmıyorum.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 14 müzisyen gazete okuyor
 
 
Pınar Çekirge
 
 
Yayımlanan Sayı : 454

Ihlamur rengi bir gözyaşı süzülüyordu yanaklarından - 11.12.2007





İlkyazın son günleriydi. Denizin yüzeyinde kanat çırparak hızla akıp giden martılar. Çığlık çığlığa yelkovan kuşları.

Atina'nın Mavili Meyda'nında bir kadın heykeli ağlıyordu.Ihlamur rengi bir gözyaşı süzülüyordu yanaklarından. Ötelerde cam yangınları. Dudaklarımda Edip Cansever'den sırıksıklam dizeler:

" Anısındayım, kimbilir kimin. Anılarda görünür, düşlerde görünmez insan.

Düşlerde görünen anlamlardır.

Özelliklerdir.  

Bir de belli belirsiz ve insansız anı yoktur.  Var mıdır?"

Yorgun gün batımlarında yalnızlık bir misillemeydi artık. Kaçınılmaz !

Rodos gülleri begonviller ve Aliki.

"Venedik'te Ölüm"ün kahramanı, o güzelim Tadzino'nun peşinde savrulan Aschenbach gibiyim şu an. Sözcükler kopup savruluyor belleğimde. Tesellisiz bir özlem hissi bu. Bir yudum rakı, bir yudum su.Gözleri yüzümü delip geçiyor gibiydi Aliki Vuyuklaki'nin.Birden bire göçmüş, yaşlanmıştı.

"Kendi masalını yaşamaya kararlısın," dedi.

İnmekte olan günün son ışıkları.
Bir süre uzaklarda bir yere dalgın dalgın baktı. İçine çekti. Ertelenmiş onca soru...

Ne bugünü ne de ertesini karşılayacak gücü kalmamıştı. Omuzları çökmüş, gözleri yerde, ellerini kucağına kavuşturmuş, çaresiz bir kadın. Boynu damar damar olmuş.Aysız bir geceydi. Dakikalardır konuşmuyorduk. Yalnız elimi tutmuştu. Her an bekliyordum anlatmasını. Tetikteydim. Gülümsedi Aliki. Bir yudum aldı rakısından. Bir ıslık sıkıştırdı dudaklarına. Soluğunu saçlarımda duydum. İçime taş gibi bir şey oturmuştu sanki. Gözleri içine çökmüştü. Ağzında hiç sönmeyen bir sigara.

"Sinema" dedi. Sesi boğuktu. "O yıllar" dedi. Sustu.
İşte tam o esnada ekranda genç bir kadın belirdi.
Leyla Tekül'ün tanımıyla:"Bilmem hangi güzellik yarışmasından mezun. 90 – 60 – 90, kültürü noksan bir taze."  

Dizi teklifi aldığından, tiyatro yapacağından, öykü yazdığından dem vurmaya başladı.

Dehşete düşmüştüm dinlerken. Aliki ilgisizdi.

Silikon bulaşığı dudaklarının büzerek devam etti kadın: "Sanatçıyım elbette... Ne Gülben, ne Hülya'yı, ne Petek, ne de Seda'yı rakip görmüyorum..."

Aliki susuyordu. Devinimsiz. Bakışlarında yarım yamalak sızılı gülümseme.

Mavi damarlı ellerini yüzümde dolaştırdı. Kansere yakalanmıştı. Öleceğini biliyordu.

En az yirmi küsür yıl büyüktü benden. Yazlık sinemada tanımıştım onu. Orhan Günşiray'ı baştan çıkartan şımarık, güzeller güzeli kolej öğrencisiydi perdede. Şimdilerde Hürriyet Gazetesi'nde eski bir fotoğraf, Ses ve Hayat Mecmualarının sayfalarında kalmış gülümseyişler.Ihlamur rengi bir gözyaşı süzülüyordu yanaklarından.Aliki ağlıyordu.

"Sahipsiz miyiz gerçekten?"

Sözsüz bir soruydu. Gözleriyle sormuştu. Ne diyebilirdim ki ? Gitme zamanıydı. Kalırsam bir daha hiç gidemeyeceğimin ayırdındaydım. Ceketimi aldım. Kapıyı kaparken, dönüp ona bakmadım bile.

Merdivenlerden indim usulca.

Gecenin sabaha kavuştuğu saatlerdi.Yutkundum.Sokak ıssızdı, biraz yürüdüm. Sokağın tam başında durdum, bir sigara yakacakken, hiç yoktan gülmeye başladım. Kontrolsüz bir gülmeydi bu...

Aliki'nin sesini duyar gibi oldum yeniden: "Her duygu kendi ahengini bulacaktır, unutma..."

"Issız sarayların görünmez prensiyim.
Yalnızlığımı belki bir aşk tamamlar.
Bilmek zor hangi filmin neresindeyim. Ne yapsam içimde o eski sinemalar" diyordu Attila İlhan.

Şahsi tarihimin milatlarından biriydi Aliki. Samanyolu’na yazılacak bir hayranlık öyküsüydü bu.

Ağustos. Gökyüzü sımsıkı kapandı, yağmur yüklü bulutlarla. İlk yağmur tanesi yanağıma düştü. Sıcak, tozlu, sarı bir gün hızla boşalan sağnakla ıslanıverdi iliklerine kadar.  Güneş açtı birden.

Salon karardı. Ramp ışıkları yandı.

Ser muganniye Nuvart hanım, gözlerinde ölü yıldız yansıları usulca eğildi. Alkışlar...

Geriye kalanı yaşamak istiyordu Aliki. Silinen yüz çizgileri geceye karışıverdi. Kulisi dinlemeye başladım. Koridorda ayak sesleri. Ser muganniyenin şarkısına eşlik ediyordu Aliki. Geçmişi sesliyordu o şarkı. Haykırışlar, sevinçler, şan, şöhret, özlemlerle dolu hatıraları. Birçok zamandan arda kalmış, rengi uçmuş kenarı tığ işli, ipek mendil. Orkestalardan, plaklardan, sahnelerden, dergilerden, hatta filmlerden silinen yüzler. İsimler. Unutulmuş!

"Birbirimize hüzünden çok ne verebilirdik   ki.."

Susuyordu Aliki Vuyuklaki.Susuyordum.

Yüzler. İsimler. Unutuluş!

Bir an durdu, bana döndü, gözleri dolu dolu olmuştu.

"Bu illet söndürdü ışığımı. Ağrılar şiddetleniyor giderek... Saçlarım bile döküldü. Biliyorum sizin gazetelerde minik bir haber olacak yer alacak ölümüm. Şöyle yazacaklar, eminim: Yunanistan'ın Filiz Akın'ı olarak tanınan ünlü film yıldızı Aliki Vuyuklaki yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayarak dün ...."

"Bunu gördün mü peki," diye uzattım elimdeki gazete makalesini.

"Okusana" dedi titreyen sesiyle."Kim yazmış" diye sordu sonra.

"Ertuğrul Özkök" dedim. " Dünkü Hürriyet'te fotoğrafını gördüm. Filiz Akın'ın yanında oturuyordu. Eski, çok eski yıllardan kalmış bir fotoğraf. Çok eski yıllar diyorum, hızlanan hayatın çabuk eskittiği yıllar deseydim, belki daha doğru olacaktı.

Ne bileyim, bana çok eski gibi geldi. Yan yana oturan o iki güzel sarışın kadın.

İkisi de Akdeniz'li. Ege'li.

Marilyn Monroe ile birlikte bize, Ege kenar mahallelerinin çocuklarına sarışın kadınları sevdiren iki güzel kadın.

"Acı Pirinç" te beline sarılmış elbisesi, dolgun bacaklarını bütün cömertliğiyle veren Silvano Mangano'ya olan sadakatimize darbeyi vuran ilk sarışınlar.

Silvano Mangono' yu yenen ilk kızlar. Biri Türkiye'den, öteki Yunanistan' dan. Biri Filiz Akın, öteki Aliki Vuyuklaki.

"Dayak Cennetten Çıkmadır" filmindeki o güzel, Atina'lı kolejli kız.

Şimdi hastaymış. Hemde çok hasta, komaya girmiş. Ölümü bekleniyormuş."

Ayazlıydı bakışları. Dalgındı Aliki beni dinlerken. Parmakları incelmiş. Şakaklarında ince bir ter.

"(...) Aliki Vuyuklaki. Gençlik yıllarımın ilk sarışın idolü. Atina'lı sevgilim.   Kolej kapılarında, lise çıkışlarında yolunu beklediğim, belediye otobüslerinde, dolmuşlarda yan yana mahalleye döndüğüm güzel kız.

Blömarin kolej önlüğünün göğüs kısmına bastırarak tuttuğu kitap ve defterleriyle gözümün önünde. Hala dokunma mesafesinde. Hala saçlarını küçücük iki örgü haline getirmiş. Hala gözlerinde o müthiş muziplik. Hala beni mahvediyor. Okul kapılarında çekip gidiyor. Peşinden koşturuyor.

"Şimdi hastaymış Aliki Vuyuklaki, ölüyor..."

Alt dudağını ısırıyor. Yüzü bembeyaz. Gözaltları kırış kırış.

" Buluğ çağımızı alıp götürüyor. Bizi hiç hazırlıklı olmadığımız bir anda. Ergenlik çağının kapısında tek başımıza, yapayalnız terk edip gidiyor. Çocukluğumuzu, delikanlılığımızı kesip atıyor.

Arkasından bakıyorum. Gözümün önünde bir siluet kalıyor. Beyaz soket çoraplar, dizin çok hafif üstüne kadar inen blömarin kolej önlüğü. Ve iki örgü saç. Okul çantası yok.
Defter ve kitaplarını göğsünün üzerinde bastırmış. Zıplayarak yürüyor. Yoksa seksek mi oynuyor? Yoksa hem seksek oynayıp, hem yürüyor mu? Bacaklarını bir açarak, bir toplayarak, asfaltta beyaz tebeşirle çizilmiş karelerin üzerinde uçuyor. Arkasında bizler.
İzmir'in, Atina'nın çocukları.(..) Hepimiz, birlikte arkasından yürüyoruz. Bıçkınlar önde, biz çelimsizler iki adım arkada. Hepimiz aşık, hepimiz mest. O seksek yaparak yürüyor.

Elindeki kitapları düşürmesini bekliyoruz, koşup kapmak için yarışacağız.

Ama düşürmüyor. O yürüyor. Biz arkasında ."

Hüzünleri, korkuları geceye asılı kalmıştı. Darmadağındı Aliki. Fena haldeydi. Yalınkat, tekdüze, hesapçı, sıkıcı hayatlardan çıkıp gitmek üzereydi. Son bir yudum rakı. Bir yudum su. Yüzüme baktı bir kez daha.Gözleri yüzümü delip geçti.

Ihlamur rengi bir gözyaşı süzülüyordu Atina'da Mavili Meydanı'nda bir heykelin yanaklarından.Ve Aliki Vuyuklaki "pembe burunlu küçük kedi " şarkısını mırıldanıyordu.Eski halinden eser kalmamıştı.

Simone Signoret haklıydı: “ Sonra sabah olur. Her şeyi unuturuz. Gecenin karanlığında parıldayan pencereleri bile tanımaz oluruz. Gün ışığı geri geldi mi, tüm pencereler birbirinin eşidir.”  Evet, ‘Özlemin Tadı Yoktu’ nicedir.

  Pınar Çekirge                                    Cemal Türker
dergi@pedam.com                            
turkerct@gmail.com


      

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2020