Kullanıcı Adı
Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 16
Sayı: 1789




Halen içinde yaşadığımız Pandemi Sürecinde; konser, tiyatro, opera ve bale gibi sanat etkinlikleri devam etmeli midir?

Devam etmelidir.
Devam etmemelidir.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 25 müzisyen gazete okuyor
 
 
Tuncay Birkan
 
 
Yayımlanan Sayı : 394

Din asla pes etmez! - 14.09.2007





Editör’ün notu: İngiliz eleştirmen ve yazar Terry Eagleton’la konuşan ve bunu kaleme alan  çevirmen ve editör Tuncay Birkan’ın bu yazısını yayımlamamdaki amaç, din kavramının insan üzerindeki müthiş etkisinin daha açık ve seçik olarak bir kez daha görülebilmesini sağlamaktır. Mavi Nota’nın anketinde müzik dersinde ilahi okutulmasının aslında doğru bir şey olduğunu savunan düşüncenin de (şu saat itibariyle)önde gitmesi bu yazıyı yayımlamamızdaki en önemli etken olmuştur. Tuncay Birkan: Eagleton, Zizek, Said, Badiou, Wallerstein, Sennett, Bauman, Buck-Morss gibi düşünürlerden 35 civarında kitap çevirdi. Halen Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği'nin başkanlığını da yürüten Birkan, Metis Yayınları'nda editör olarak çalışıyor.



Yeni çalışmalarında sol düşüncenin dini yeniden tanımlama çabasına katkıda bulunan Terry Eagleton, 'Sol kendinden utanmalı' diyor, çünkü 'Büyük ölçüde ateist bir geçmişten gelen sol dinle ilgilenmedi, dini küçümsedi, bu yüzden de böylesine ciddi bir söylemle bağ kurmayı başaramadı?'


Dünyaca ünlü edebiyat kuramcısı, düşünür Terry Eagleton, İstanbul Belediyesi'nin davetiyle İstanbul'a gelince, Eagleton'ın eserlerini yakından tanıdığımı, bir kısmını çevirmiş, bir kısmının editörlüğünü yapmış olduğumu bilen Radikal Kültür Servisi yetkilileri beni arayıp kendisiyle Radikal adına bir görüşme yapmamı istediler. Buluştuğumuzda Eagleton benden önce 10 civarı gazeteciye röportaj vermiş olduğu için epey yorgun görünüyordu ve bir an önce İstanbul'u dolaşmaya çıkmak istediği anlaşılıyordu. Yine de uzun sorularıma sabırla ve gittikçe daha fazla açılarak cevap verdi. Umarım çalışmalarını bilmeyenlerde onun hakkında merak uyandırabilecek, bilenlere de bir ölçüde tatminkâr gelecek bir röportaj olmuştur.

Said ve Zizek'le birlikte Türkiye'de en çok izlenen Batılı radikal düşünürlerdensiniz. Eserlerinizin çoğu Türkçeye çevrildi. Burada çok sayıda genç takipçiniz var. Eserlerinizin diğer dillerde nasıl alımlandığı konusunda fikriniz var mı?

Kitaplarımın Türkiye'de geniş bir etkisi olmasından çok memnunum, özellikle de genç nüfus üzerinde. Elbette her zaman geniş kitleler tarafından anlaşılacak biçimde yazmaya çalışıyorum. Toplumdan geri bildirim almaktan memnunum, genelde bunu becerdiğim söylenebilir. Çeviriye gelince, eserlerim elbette pek çok dile çevrildi. Ama daha bugün birine söylüyordum; sadece Fransızlar çeviri ihtiyacı duymuyorlar. Fransızlar feci kültürel şovenistler. Başka bir yerden iyi bir düşünce gelebileceğine inanmıyorlar (Gülüyor).

Büyük olasılıkla dinde yaşanan canlanma yüzünden, enternasyonal solun Badiou, Zizek, Critchley gibi önemli simaları din fenomenini ve trajedi, özgürlük, hayatın anlamı gibi büyük soruları derinlemesine araştırmaya başladı. Siz de 'Kuramdan Sonra', 'Holy Terror' ve yeni yayımlanan 'The Meaning of Life' gibi kitaplarınızda sol düşüncenin dini yeniden değerlendirme çabasına önemli katkılarda bulundunuz. Anlayabildiğim kadarıyla bu kitaplarınızda acı, ölüm, felaket, sorumluluk ve özgürlük gibi ahlaki, varoluşsal meselelerde söyleyecek anlamlı bir sözünüz yoksa, dine yönelteceğiniz eleştirinin cahilce ve içi boş olacağını savunuyorsunuz. Yanılıyor muyum? Bir de dostane bir eleştirim var: Sol'a sağlam bir etik temel inşa etmek konusunda önemli bir şey yaptığınızı düşünsem de, ara sıra Yahudi-Hıristiyan geleneğinin fazla içinden konuşuyormuşsunuz ve diğer dini gelenekleri pek dikkate almıyormuşsunuz gibi geliyor. Dahası dini pozitivist eleştirilere karşı haklı olarak savunmaya çalışırken dine karşı kendi eleştirinizi yapmayı unutuyorsunuz sanki.

Batı Avrupa solunun teolojiyi bu kadar görmezden gelmesine, din karşısında bu kadar kayıtsız kalmasına hep şaşmışımdır. İşin gülünç yanı, kültürel sol bir de en çok ilgilendiği şeyin popüler kültür olduğunu iddia ediyor! Din kadar etkili, derin, kalıcı, zengin ve popüler olan kültür alanı mı var? Din ideolojik olarak bazı görevler yerine getirir ki kültür bunları yapamaz. Kültürün günümüzde kriz içinde olmasının nedenlerinden biri de bence budur. Kültürün din kavramının yerine geçmesi bekleniyordu. Ama hiçbir zaman bunda yeteri kadar başarılı olamadı. Evet, doğru, büyük ölçüde ateist bir geçmişten gelen sol dinle ilgilenmedi, dini küçümsedi, bu yüzden de böylesine ciddi bir söylemle bağ kurmayı başaramadı. Kendinden utanmalı.

Ben Katolik olarak yetiştirildim. Belirli bir teolojik geleneğe, fikirlere erişebilmemi mümkün kılan değerlere bağlıyım. Dolayısıyla haklısınız, dini bakışımı biraz genişletmem lazım. Ama ne kadar az bilsem de İslam hakkında daha çok okuyorum ve öğrenmeye çalışıyorum. Teröre karşı savaşın tek iyi yanı da bu olsa gerek; Avrupa'daki pek çok sol düşünür ilk defa İslam okumaya başladı (Gülüyor.) Okudukça Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam arasında daha çok yakınlık, fikir birlikteliği buluyorum. Diğer yandan, din Amerika'daki çirkin köktenci biçimleriyle de karşımıza çıkıyor. Öyle ki bugünlerde, özellikle de laik Batı'dan beklenmeyecek denli politik bir soruya dönüştü. Bunun yüzyıl arkamızda kaldığını sanmıştık. Fakat, din öyle bir fenomen ki ölmüş gibi görünür ama asla pes etmez.

En son 'Hayatın Anlamı' başlıklı bir kitap yazdığınızı görünce şaşırmıştım...

Evet ya, yaptım öyle bir yüzsüzlük. Neyse, kendimi kendim de tahmin edemiyorum. Bazen bir şeyleri neden yaptığımı ancak sonradan dönüp baktığımda anlayabiliyorum. Evet, bir edebiyat eleştirmeni olmak üzere eğitildim. Ama benim Cambridge'deki bu eğitimi tamamladığım zaman diliminde her şey çok hızlı değişmeye başladı, belirli tarihi gelişmeler yüzünden kültür daha merkezi hale geliyordu. Ve benim gibi bazı edebiyat eleştirmenleri, salt edebiyat eleştirmeni olmaktan çıkıp daha felsefi, politik ve kültürel eleştirmenler olma yolunda bir geçiş yaşadılar. Ama bunun altında edebiyata yönelik bir dert de bir lav gibi akışını sürdürdü. Evet, kendimi edebiyata geri dönerken buluyorum.

Hazır edebiyattan bahsetmişken hakkında pek sık yazmadığınız günümüz romancı, şair ve oyun yazarlarından en sevdiklerinizi öğrenmek isterim şahsen.

Söylemek zor. Günümüz romanını bir hayli okuyorum, ama sadece keyif için, yazı ya da ders konusu yapmak için değil. Adını sürekli duyduğum, gelecek vaat eden genç bir Türk edebiyatçı var. (Gülüyor ) Neydi adı? P ile başlıyordu. Pamuk, evet Pamuk, bence iyi bir yazar olacak. Bildiğinizi sanmıyorum ama İrlandalı John Banville'i de okuyorum.

Yoo, Banville'in epey kitabı çevrildi.

Güzel. Nedense İngilizler tarafından göz ardı ediliyor. Bence harika bir yazar, dil üzerine çok düşünüyor, dili çok önemsiyor. Günümüzde birçok modern yazar bunu yapmıyor, dili umursamıyor. Daha çok olay örgüsünü önemsiyorlar. Günümüz İngiliz romanında olan şeylerden pek etkilendiğimi söyleyemem. Modernizm Avrupa düşüncesinin son yüksek noktasıydı. Ondan sonra odak, gelişmekte olan dünyaya kaydı. Büyük romanlar artık gelişmekte olan dünyadan çıkıyor. Avrupa'da yüksek modernizmi yaratan tarihi kriz, gelişmekte olan dünyada üretimi sağlayan farklı bir krizde yeniden ortaya çıktı.

26 yıl önce sorduğunuz şu ünlü soruyu şimdi nasıl cevaplardınız? "Balzac'ın tali bir romanının Marksist-yapısalcı analizini yaparak kapitalizmin temellerini sarsmak mümkün mü?" O yazıda cevabınız "Bu tür alternatif yorumlar üretmek hiçbir zaman Marksist bir eleştirinin öncelikli görevi olamaz" şeklindeydi.

Şimdi o dönemde sorduğum bu soru biraz mahcup ediyor beni. O soruda, genç bir adamın sabırsızlığı var. Anlaşılabilir. Sanırım eleştirinin işleviyle ilgili bir derdim vardı. Bu da sadece farklı şeyler yazmak değil, eleştiriyi değiştirmekle ilgili. Brecht'in de dediği gibi eleştirinin işlevini yeniden kurmak. Bunun sadece eleştirmenler tarafından yapılabileceğini düşünmem biraz naifti. Bu tarihe bağlı bir şey. Benjamin, Brecht, Mayakovski gibi yazarlar bir şeyler yapabildilerse dönemin kitlesel politik hareketlerinin içine kök saldıkları içindi, zaman ve kültürel yapı buna uygun olduğu içindi. Buna sahip olamamak bizim suçumuz değildir ve bunu zorla sağlayamayız.

İnceleme kitaplarınızın yanında bir romanınız, birkaç oyununuz, bir de senaryonuz var. Uzun bir süredir başka bir kurmaca eser yayımlamadınız.

Roman yazmamamın iki temel sebebi var. Birincisi, pek beceremiyorum. Roman yazarken birilerine belli fikirler söyletebiliyorum ama pencereden kapıya doğru gitmelerini sağlayamıyorum. Maddi ayrıntılar konusunda romancının sahip olması gereken sabra sahip değilim. Öte yandan, tiyatroyu daha tatmin edici buluyorum, insanı evden çıkarıyor.


***


'Medeniyetin ne olduğuna kim karar veriyor?'

Şahsen çok önemli bulduğum bir sorunla ilgili görüşlerinizi almak isterim. Bir zamanlar Türkiye, Batılı siyasetçi ve entelektüellerin gözünde 'gelişmekte olan ülkeler'den biriydi. Sonraları mahut 'geç kapitalizm'in yükselip vurgunun gittikçe daha fazla kültürlere kaymasıyla birlikte Türkiye aynı kişiler nezdinde dörtbaşı mamur bir 'İslam ülkesi' olup çıktı. Hem de o korkunç insan hakları ihlalleri siciline bakmadan bir de 'medeni' Avrupa Birliği'ne katılmaya cüret eden bir ülke. Halbuki ne bu (sahiden de berbat) sicil ne de Türk halkının çoğunluğunun her zaman gerçekten de Müslüman olması, Türkiye'nin 55 yıldır NATO'nun aktif üyesi olmasını sorgulamaya neden olmadı hiç.

Askeri bir ortak olarak Türkiye iyi hoş, ama kültürel bir ortak ve AB'nin ekonomik kaynaklarından yararlanmaya aday bir ülke olarak büyük bir tehlike, Avrupalı siyasetçiler için. Bu tür çevrelerde ikiyüzlülük beklenmedik bir şey değil. Ama asıl moral bozucu olan gittikçe daha çok Avrupalı solcu ya da radikal entelektüelin de genelde 'İslam', özelde de 'Türkiye' karşısında bu tepeden bakan, özselleştirici tavrı, benimsemeye başlaması.

Türk yazarlar, sinemacılar, akademisyenler vs. Avrupa'daki muadilleri tarafından Türkiye'deki rejimin resmi temsilcileriymiş muamelesi görmekten, Türk devletinin demokratikleşme yolunda pek de bir şey yapmadan AB'ye kapağı atmak istemesine onların suçuymuş gibi bakılmasından bıktılar. Hep AB, Kürt meselesi, İslam, Ermeniler vs. ile ilgili sorguya çekilmekten, İslam adına ya da Türk yetkililerin yanlışları yüzünden azarlanmaktan usandılar.

Sanki bir Türk entelektüelinin hakkında dişe dokunur bir şey söyleyebileceği başka hiçbir mesele olamazmış gibi.

Halbuki hepimiz sol radikal olma sıfatıyla, yaşadığımız dünyayı değiştirmek istiyorsak, dini ya da ulusal kökenimiz ne olursa olsun birbirimizle eşit ortaklar, dostlar olarak konuşmamız ve Benjamin'in öğrettiği üzere, hepsi de bir dolu barbarlık sayesinde mümkün olabilmiş her kültürün sırtındaki ortak tarih yükünü birlikte yüklenip hafifletmemiz gerekiyor. Sizce neden Avrupa'da Sol bile başkalarından bir şey öğrenmekten, onları önce 'kurban' konumuna yerleştirmeksizin, gerçekten dinlemekten bu kadar aciz hale geldi?

Çok güçlü ve gerekli bir tez. Hayran kaldım. Keşke bunu ben söyleseydim (Gülüyor). Bence değindiğiniz çok ilginç bir nokta, özellikle kimilerinin askeri kimilerinin politik olarak kabul gördüğüne dair... İş şu gizemli 'medeniyet' kavramına gelince, çok ilginç yorumlar geliyor. Pek enteresan bir kavramdır! Gandhi'nin Britanya Medeniyeti hakkında fikri sorulunca yaptığı yoruma buradayken birkaç kez değindim. ["İyi olurdu tabii öyle bir şey olsa!" demişti bildiğiniz gibi.]

Medeniyetin ne olduğuna kim karar veriyor? Bu benim ilgimi çok çekiyor. Ya da hangi değerlerin medeni olduğuna hangilerinin olmadığına kim karar veriyor? Günümüzde İngiltere'de yaşayan etnik topluluklar hakkındaki tartışmalar sırasında çıktı bu soru; orada yaşayan Türkler, Araplar ya da Afrikalıların İngiliz değerlerini kabul etmeleri gerektiğini iddia ettiler. Guardian 'a daha birkaç hafta önce yazdım. Bu iddiayla ilgili tek sorun şu ki İngiliz değeri diye bir şey yok! Misafirperverlik, adalet, yoldaşlık vs. evrensel değerlerdir. Kimsenin tekelinde olamaz. Bunlar üzerinde tekel iddia etmek kibirli bir saçmalık. Sizin de belirttiğiniz gibi, medeniyet sözcüğü aynı zamanda şu halklar oyuna dahil değil de demek, işlevlerinden biri bu sözcüğün. Sol entelijansiyanın ihaneti diyebileceğiniz mesele konusunda haklısınız. İronik, değil mi? Onca yıldır Ötekilik konusunda nutuk çekiyorlar. Ama gerçek bir problem ortaya çıktığında nereye kaçacaklarını bilemiyorlar (Gülüyor). Vahşilikten, Şarklıların kana susamışlığından dem vuran yorumlar, Viktoryen klişeler geri dönüyor. Bu kişiler ölmedi, anti-semitizm hiç ölmedi, her zaman bir köşede bekliyor. Bunları söyleyen batının sol entelektüelleri, örneğin Christopher Hitchens... (Hitchens otuz yıl önce Oxford'da araba fabrikası önünde el ilanları dağıtıyordu, ama Paul Wolfowitz, George Bush vs. ile arkadaş olduktan sonra bayağı bir ağız değiştirdi -Gülüyor). Bu pozisyonun bu insanlarca politikaya değil kültüre atfedilmesi ilginç. Hitchens, Salman Rushdie'nin yakın arkadaşıydı. Ve fetvayı Liberal Batı ile Barbar Doğu arasındaki farktan bahsederek yorumlamaya çalıştı. Hitchens'ın bu hale gelmesi o sıralarda başladı denebilir.

 

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2021