Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1746




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 61 müzisyen gazete okuyor
 
 
Tuğrul Göğüş
 
 
Yayımlanan Sayı :

Devlet Senfoni Orkestralarının Dinleti Dağarları ve Ahmed Adnan Saygun - 04.07.2007





Orkestralarımızın dinleti dağarlarını düzenleme biçimin eleştiren bu bildiri, temelde çıkış noktasını A. Adnan Saygun'un yaratılarına orkestralarımızın yöneticilerinin gösterdiği ilgi eksikliğinden almakta, bu ilgi eksikliğinin diğer Türk bağdarları için de geçerli olduğunu savlamaktadır.

Anılan orkestralarımız (Ankara Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası ve İzmir Devlet Senfoni Orkestrası) ülkemizin üç büyük kentinde, seslendirme işlevini üstlenmiş kurumlar olarak üzerlerine çok büyük sorumluluklar almışlardır. Nüfusu 55 milyonu bulan ülkemizde yalnız üç senfonik seslendirme kurumu vardır ve bunların her biri merkezdeki nüfusu çok yoğun, sanayileşmiş, üniversiteleri güçlü kentlerimizde yer almış bulunmaktadır. Kısacası, bu kentlerde çoksesli evrensel ve ulusal müzik kültürüne gereksinim duyan son derece duyarlı, seçkin bir kesim vardır ve orkestralarımızın bu çokluğu doyurmak, dahası bilinçlendirmek ve adım adım ilerletmek zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.

Evrensel ve ulusal çoksesli müzik alanında hızla kalkınmamızı engelleyen ve geciktiren ögelerden birisi de, seslendirme işlevini üstlenmiş kurumlarımızın çağdaş yaratılara ve  bu arada özellikle Türk bağdarların yaratılarına dinletilerinde yeterince yer vermemeleridir.

Gerçekten de, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ile İstanbul ve İzmir Devlet Senfoni Orkestralarımızın dinleti dağarlarını incelediğimizde, en çok seslendirilen yaratıların klasik ve romantik evrelerden seçilmiş olduğunu; daha öncesinin ve özellikle de daha sonrasının hemen hemen hiç önemsenmediğini görürüz. Durumu, Türk bağdarları açısından ele aldığımızda ise, son derece yetersiz bir seslendirme oranı ile karşılaşmaktayız.

Bu durum birkaç örnekle daha iyi bir şekilde açıklanabilir. Üç orkestramızın yalnızca 1986-1987 dönemi dinletilerini incelemek bile bize yeterli fikir verecektir. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının toplam 29 dinleti gerçekleştireceği bu dönemde, ancak 5 Türk bağdarının eseri çalınabilecek; demek, aynı dinletinin hem cuma, hem de cumartesi günleri izleyicilere sunulduğunu bildiğimize göre, bu 5 bağdarımız 58 dinleti içerisinde yer alabiliyor. Bunlar, 9/10 Ocak'ta Necil Kâzım Akses'in "4. Sinfoni"si, 20/21 Şubat'ta Ulvi Cemal Erkin'in "Sinfonik Bölüm"ü, 13/14 Mart'ta Nejat Başeğmezler'in "Sinfoni"si, 10/11 Nisan'da Ferid Alnar'ın "Prelüd ve İki Dans"ı ve 1/2 Mayıs'ta Bülent Tarcan'ın "Sakarya Sinfonik Şiir"i... Açıkça görüldüğü gibi, yetersiz bir seslendirme oranı; üstelik içinde bulunduğumuz yıl A. Adnan Saygun hocamızın 80. doğum yılı ve Saygun'un tek bir eseri bile dinletilerin kapsamı içine alınmamış...

Durum, diğer orkestralarımız içinde hiç farklı değildir. Örneğin, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'nın 1986–1987 dinletilerini incelediğimizde aynı görüntülerle karşılaşıyoruz: 3/4 Ekim tarihlerinde Ferid Tüzün'ün "Esintiler"i, 10/11 Ekim'de Cemal Reşid Rey'in "Fatih Sinfonik Şiir"i, 28/29 Kasım'da Timur Selçuk'un "Mevlana Uvertürü", 6/7 Şubat'ta İlhan Usmanbaş'ın "3. Sinfoni"si, 20/21 Şubat'ta Saygun'un "3. Sinfoni"si, 24/25 Nisan'da Nevit Kodallı'nın "Viyolonsel Konçertosu", 8/9 Mayıs'ta Bülent Tarcan'ın "Sakarya Sinfonik Şiir"i...(1) Toplam 32 dinleti, demek ki 64 seslendirmede 7 Türk bestecisi...

İzmir Devlet senfoni Orkestrası'nın yıllık dinletilerine gelince; toplam 28 konser haftası, yani 56 toplam dinletide gözümüze çarpan yalnızca 3 Türk bağdar: 24/25 Ekim tarihlerinde Ulvi Cemal Erkin'in "Keman Konçertosu", 9/10 Ocak'ta A. Adnan Saygun'un eserleri –ki Saygun haftası nedeniyle yer almaktadır– ve 17/18 Nisan'da da Nevit Kodallı'nın "Viyolonsel Konçertosu"... Demek ki, üç Türk orkestrası içerisinde Türk bağdarlara en az yer veren İzmir orkestrasıdır.

Örnekler daha da genişletilebilir. Hatta üç orkestranın tüm yaşam süreleri bu incelemenin kapsamına alınabilir. Ancak, şunu hemen belirtmekte yarar var: "Hiç bir dinleti mevsimi bir diğerinden farklılık göstermemekte, Türk bağdarların yaratıları hep üvey evlat davranışı görmektedir." Özellikle Ahmed Adnan Saygun gibi –seminerimize konu olan– bir büyük ustanın yapıtlarına çok az yer verilmesi, Ulvi Cemal Erkin, Cemal Reşid Rey gibi isimlerin –nedense, sonsuz yaşama kavuşmalarından sonra– eserlerinin adeta çalınmaz oluşu üzücü bir noktadır.

Bu olumsuz durumu hazırlayan çok sayıda etkenin her birini ayrı ayrı incelememiz gerektiği inancındayım; çözüm yollarını orkestralarımız yönetim kurullarına bunlar gösterecektir. Ancak, bu etkenleri ele almazdan önce, devletin kalıcı ve yönlendirici bir kültür politikası saptaması ve uygulaması gerektiğinden önemle söz açacağım: Her şeyden önce devlet, evrensel düzlemde ulusumuzun adını daha güçlü duyurmak istiyorsa az sayıda yetişen ve nadide çiçekler gibi özen isteyen sanatçıyı ve bunların barındığı sanat kurumlarını ilkelere bağlı olarak kollamalı, koruyucu ve özendirici yasalar çıkartmalıdır. Bir örnek olarak, günümüzde bir bağdarın eser yazması karşılığında hiç bir ekonomik özendirmeyle ödüllendirilmediği açık bir gerçektir. Bir sanat eseri yaratmak, uzun yıllar bilgilenmeyi ve olağan üstü bir çaba harcamayı, özveriyi gerektirir. Yaratı sürecinde bağdarın harcadığı emek, gerçekten maddi karşılıklarla bile ödenemeyecek bir sürecin göstergesidir. Ancak, yaratıcının yaşamını daha iyi koşullarda sürdürmesi ve yeni yaratılara özendirilmesi için; dahası, gereksinim duyduğu yeni bilgileri edinebilmesi ve gözlemler yapabilmesi için bu tür özendirmelere gereksinimi vardır.

Çok sesli müzik alanında daha hızlı kalkınabilmemiz için devletimizin nota basımı ve yayını alanına girmesi gerektiği yıllardır ısrarlı bir şekilde savunuldu. Kendi ülkesinde yazdığı eserlerin yayınlanmasını gerçekleştiremeyen bağdarlarımız bu olanağı, yaratılarını yurt dışındaki nota basım şirketlerine satarak sağladılar -ve sağlıyorlar-. Emeğinin karşılığını almak her bağdarımızın hakkıdır ve biz, bu hakkı ülkemizde kendi bağdarlarımıza tanımıyoruz. İşte, en yakın örnek A. Adnan Saygun; yaratılarının basımını yurt dışında gerçekleştirebilen Saygun'un senfonilerini çalabilmek için yabancı yayıncılara dolarla para ödüyoruz ve karşılığında sadece kiralayabiliyoruz. Yıllardır yapılan önerileri gerçekleştirmeyen kültür işleri yetkililerinin sorumlulukları açıkça ortadadır.

Ayrıca çok sayıda yaratı basımı gerçekleştirilmediği için yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Örneğin, Ulvi Cemal Erkin'in "Köçekçe"si... Eldeki tek kaynak kötü bir el yazması olan bu eserin sayfaları aşırı kullanılmaktan yıpranmış ve parçalanmıştır. Benzeri örnekleri çoğaltmak mümkündür, asıl önemli olan yaratıcılarımızın ölümüyle, arkalarında bıraktıkları eserlerin değerlendirilmemek yüzünden yok olmalarıdır.

Böylece, yılların bilgi birikiminin ve eserini oluşturma sürecinde harcadığı emeğinin karşılığı ekonomik düzlemde bulamayan bağdarımız, ayna zamanda yazım ve basım konularında da gereğinin yerine getirilmediğini görmektedir. Bu çarpıklığın son aşaması ise, seslendiricilerimizin ve seslendirme kurumlarımızın kendi bağdarlarımıza dinletilerinde çok az yer vermeleridir ki, eser üretimi için son derece gerekli olan, özendirici son halka da kopmuş olmaktadır.

Kamuoyuna, düzenli izlenceler sunmaları nedeniyle orkestralarımız, izleyici kitlesiyle süreklilik taşıyan bağlar oluşturmuşlardır. Dolayısıyla, bu kurumların ana görevlerinin birisinin de geliştireceği ve uygulayacağı yıllık izlencelerle bu kitleyi eğitmek ve ilerletmek olması gerektiği açıktır. Aynı bağlamda, bağdarlarımızın yaratılarını da halka tanıtmak ve benimsetmek işlevini üstlenen kurumlar arasında çok önemli yeri olan orkestralarımızın dağarlarındaki çağdaş yaratıları ve Türk bağdarlarının eserlerini genişletmek zorunda oldukları nicedir anlaşılmış bir gerçektir. Örneğin, daha önce de belirttiğim gibi, Saygun Usta'nın eserlerine taşıdığı önem ve ağırlık oranında yer verilmediği hemen söylenebilir.

Bağdarlarımızın yaratı vermelerinde özendirici son halka olan seslendirme aşamasının da yetersiz kalmasıyla, sonuçta, bir küskünlüğe yol açıldığı yadsınamaz. Öyle ki, ürün veren yeni kuşak isimlere rastlamak artık pek olası değildir. Seslendiricilerimizin ve seslendirme kurumlarımızın bu tutumu takınmalarında bir kaç neden sayılabilir: En başta, müzik eğitimi veren kurumlarda eğitim süresi içerisinde Türk bağdarlarının eserlerine yeterince yer verilmemekte ve okul sıralarında Türk bağdarların yaratılarını tanıyamayan öğrenci, bu tutumunu, ileride kendi müzik yaşantısında da sürdürmektedir. Örneğin, konservatuvar eğitimi süresince oda müziğinde, orkestra çalışmalarında, çalgı eğitiminde, solfejinde her yıl mutlaka kendi bağdarlarımızla karşılaşacak olan öğrenci, elde edeceği alışkanlığı meslek yaşamında da sürdürecektir. Elbette, bunda olaya tek yanlı bakmamak gerekmektedir; bağdarlarımızda ne yazık ki, bu yolda –eğitimi destekleyecek– yaratılar vermeye yönelmemişler, belki de küçümseme tutumu içerisine girmişlerdir. Her zaman büyük çaplı yaratılara yönelerek kendi bilgi düzeylerini kanıtlama ve üstünlüklerini ortaya koyma yarışında olan Türk bağdarları, sonuçta kendilerini pek az tanıyan bir kuşağın yıllar boyu yetişmesine yol açmışlardır. Gerçekten de evrensel düzlemin hemen tüm isimlerini tanıyan konservatuvar öğrencileri, Türk eserlerini tanımamak durumundadırlar.

Bir diğer etken ise, kendi yarattıklarımıza kendimizin inanmamasıdır. Seslendiricilerimiz ve seslendirme kurumlarımız kendi bağdarlarımıza her zaman ikinci sınıf muamelesi yapmış, burun kıvırmıştır. Gerçekler, bu denli acıdır. Eserini dinleyemeyen bağdar, gereken düzeltme ve düzenlemeleri nasıl yapacaktır? Diğer yaratıları için gereken temel değerlendirmeleri nasıl gerçekleştirecektir? Birçok eserin partiturunun ilk seslendirmeden sonra değiştiği, hatta düzeltme ve düzenlemelerin uzun bir zaman aralığı boyunca sürdüğü bir gerçek değil midir ve biz bu hakkı kendi bağdarlarımızdan ne diye esirgeyelim?

Çağdaş Türk Kültürünü oluşturma ve yayma iddiasında olan biz müzik sanatçılarının olaya son derece duyarlı ve ince yaklaşması gerekmez mi? Burada bir noktayı belirtmekte yarar görüyorum: Sayın Hikmet Şimşek, yönettiği orkestraların dinletilerine Türk eserlerini koymasıyla özel önemi olan bir konuma yükselmiştir.

Bir diğer iddia ise şudur: Konser dinleyicisi Türk bağdarlarının eserlerinden hoşlanmıyor, daha çok romantik ve klasik evre ürünlerinden zevk alıyor, deniliyor. Sanat kurumları olarak bizler kitlenin kuyruğuna yapışmayacağız, izleyici kitleyi yönlendirecek ve peşimizden sürükleyeceğiz. Bizlerin önderlik işlevi olmazsa, ülkemiz, müzik sanatında bir adım bile ileri gidemez. Ancak, çağdaş müziğe kulağını tıkayan ve dünyadaki gelişmelere sırtını dönmüş sanatçılar bu iddialardan kendilerine pay biçerler.

Sorunun çözümü çok aşamalı ve uzun zaman alıcıdır. Ancak, aşağıdaki önerilerin izlenmesiyle belli aşamalar kaydedilebilir inancındayım:

• Seslendiricilerimiz ve seslendirme kurumlarımız her dinletilerine bizden olan bir isim mutlaka katmalılar ve sorumluluk duygusu içerisinde seslendirme düzeyine katkıda bulunmalıdır.

• Bağdarlarımızın yaratıları çok ivedi bir şekilde yazılmalı ve basılmalı, bunun için Konservatuvarların nota yazım ve basım bölümü desteklenmeli.

• Her orkestra, kendi bünyesinde en az bir nota yazım ve basım sanatçısı almalı ve kadrosuna dâhil ettiği bu sanatçının en verimli bir şekilde çalışmasını temin etmeli.

• Devlet, nota basım sanayiine el atmalı, gerçekleştirilecek basılı ürünler tüm seslendirme kurumlarımıza ve konservatuvarlarımıza dağıtılmalı, böylece yurt içinde kendi bağdarımızı gönendirmeli, yurt dışına yapılacak nota bağlantıları ile de ülkemizin tanıtımına katkıda bulunmalı.

• Ayrıca, orkestra kütüphaneleri ivedi bir şekilde ve özellikle Türk eserleri açısından zenginleştirilmelidir. Dinleti dağarlarını kısırlaştıran önemli faktörlerden birisi de, orkestraların kütüphanelerinin yetersiz oluşudur. Bu yetersizlik özellikle Türk eserleri ve çağdaş yaratılar için geçerlidir.

• Orkestralarımızın Anadolu ve yurt dışı dolaşı dinletilerine mutlaka Türk eserleri dahil edilmelidir.

• Gelecek tüm yerli ve yabancı yönetkenlere mutlaka bir Türk eseri almaları zorunlu kılınmalıdır. Böylece, orkestra yönetim kurullarının bu koşulu dayatmaları halinde, Türk bağdarların yapıtlarının hem kendi ülkemizde yaygınlaşması, hem de yabancı ülkelere ulaşması olanaklı kılınabilir.

• Gelecek tüm yerli ve yabancı solistlere, belli bir oran dahilinde Türk bağdarların yaratılarını seslendirme amacıyla dayatılmalıdır.

Sayın Ahmed Adnan Saygun hocamızın eserlerini yalnızca doğum yıldönümlerinde hatırlamak yeterli değil... O'nun mükemmel yaratıcılığını her dinleti mevsiminde birkaç kez ele almak ve dinleyici kitlesine iletmek gerekli... Ama, yalnızca Saygun hocamızın eserlerini değil, tüm öteki Türk bağdarların yaratılarını da elbette..

Dileğim, yalnızca Ahmed Adnan Saygun hocamız için değil, "Çağdaş Türk Müziği"nin tüm öteki isimleri için de benzeri seminerler düzenlenmesidir. Böylece, müzik tarihimizin önemli isimleri üzerinde konuşmak olanağı doğacak, verilecek bildirilerle konu bilimsel düzeyde tartışılabilecek, yapılacak yayınlarla (yani bildirilerin basımıyla) saptama olanağı elde edilecek, konu üzerinde olumlu veya olumsuz değerlendirmelerin karşılaştırılmasıyla yakın dönem Türk Müzik Tarihi doğru bir şekilde değerlendirilebilecek, dahası eldeki veriler yitirilmeden harekete geçmek gibi önemli bir avantaj sağlanacaktır.

Saygun Hocamızın 80. yılı bana öteden beri ele almak istediğim bir konuyu irdelemek fırsatı verdi. Kendisine uzun ömürler, nice ürünler diliyor, İzmir Devlet Senfoni Orkestrası'nın bir sanatçısı olarak da kendisinden İzmir'e ve orkestramıza sunacağı bir eser yazmasını diliyorum. 







1) Bülent Tarcan'ın "Sakarya Senfonik Şiir"i TRT ile baş gösteren bir anlaşmazlık 
nedeniyle İstanbul'da çalınamamıştır.




Seminerin yapıldığı tarihte Sayın Tuğrul Göğüş
"İzmir Devlet Senfoni Orkestrası" sanatçısı idi.




*Söz konusu bildiri Ahmet Adnan Saygun adına düzenlenen seminerde okunmuştur.
   

 

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019