Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1747




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 33 müzisyen gazete okuyor
 
 
Seval Deniz Karahaliloğlu
 
 
Yayımlanan Sayı :

Ruhi Su’nun İzinde : Köy Enstitüleri - 18.05.2007





Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde ülkenin birinde, köylerde yaşayan çocukları eğitmek ve meslek edindirmek için kurulmuş okullar varmış. Bu okullarda, aydınlık yüzlü insanlar, yüreğinin ve aklının pırıltısı gözlerine vurmuş çocuklar yetiştirirlermiş. Akıl ve vicdan birlikteliği esasına dayanan eğitimde amaç, bu aydınlık ülkenin insanlarını güvenli bir geleceğe taşıyacak aydınlık insanlar yetiştirebilmekmiş. Öğrencilere, kendi kendine yetebilmek ve içinde bulundukları ortamın yetersiz koşullarına rağmen zorluklarla nasıl baş etmeleri gerektiği ve onurla dimdik ayakta kalabilmenin yolları öğretilirmiş. Pozitif bilimi esas alan bu insanlar, normal eğitimin yanı sıra müzik, sanat, resim, edebiyat, tiyatro ve spor gibi insan aklını ve bedenini özgürleştiren değerleri de küçük çocuklara büyük bir ciddiyetle öğretiyorlarmış. Soru soran, anlatılan konuları özgürce tartışan, aklı ve bilimi yücelten anlayışın hâkim olduğu bu okullardan yetişen pırıltılı insanlar, kendilerini yetiştiren bilgelerden aldıkları bir tutam aydınlığı, çıkınlarına koydukları gibi ülkenin dört bir yanına dağılıyorlarmış.

Gel zaman git zaman, aydınlığın düşmanı karanlık, bilgeliğin karşıtı cehalet ve fesatlık bir araya gelmişler. Bu gözleri kamaştıran, insanları aydınlığa boğan kaynağı kapatmak için kafa kafaya vermişler. Çünkü saltanat sürdükleri karanlık zamanlar, halkın korkusu, cehaleti, ön yargılar ve hurafelerle besleniyormuş. Ama buna karşın bilgeler gittikleri her yerde, bilginin ve aklın yoluyla cehaleti kovuyorlarmış. Tabii bu cehaletin işine gelmemiş ve hükümranlığını devam ettirebilmek için kendisine tehdit oluşturan bu okulların kapatılmasını sağlamış.

Ama cehaletin aklının kenarına bir soru takılı vermiş. Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç isimli bilgeler tarafından açılan ve ‘Köy Enstitüleri’ adı verilen bu aydınlık okulların kısa bir sürede bu kadar başarılı olmasının sırrını ise bir türlü çözememiş ama hiç hazzetmediği bir şeyden hep şüphelenmiş. Müzik.

Evet, cehalet müzikten hoşlanmıyormuş. Kapatılan bu okullarda, en azından bir müzik aleti çalma zorunluluğu varmış. Yani, bilge öğretmenler, aklın yolunu müzik notlarıyla buluyorlarmış. Çocukların ve gençlerin yüreklerine ve beyinlerine müzikle ulaşarak hayattan zevk almalarını ve yarınlara umutla bakmalarını sağlıyorlarmış.

Cehalet, özellikle halk ezgilerinden, en çok da bu ezgilerin bilimsel yollarla derlenmesinden ve çocuklara, gençlere, halka öğretilmesinden hiç ama hiç hoşnut değilmiş. Sonra, korolar kurulmasından hele hele konserlerle halk ezgilerinin tanıtılması ve sevdirilmesi cehaleti çileden çıkarıyormuş. Çünkü tam olarak anlayamasa bile sezgisel olarak, halkın ‘kendi içsel zenginliğinin’ farkına varmasının ‘aydınlık bir dünyanın’ kapılarını açacak sihirli bir anahtar olduğunu kavrıyormuş.

İşte onu en çok sinirlendirenlerden birisi de bu sıralarda ortaya çıkmış. Olimpos’taki Tanrıları bile kıskandıracak güzellikteki sesi ve Tanrı Pan’ın flütünü yaya bırakacak sazı ile Tanrılara meydan okuyan bir adam. Adı Ruhi Su’ymuş. İlk bakışta, gücünü sesinin güzelliğinden ve sazını ustaca çalmasından aldığını düşünenler biraz daha dikkatle bakınca aslında bütün gücünü altın gibi bir kalp, pozitif bilimlerle donanmış bir akıl, engin hoşgörü ve daima ‘doğruluğa ve hakka’ duyulan sınırsız inanç olduğunu anlıyorlarmış. Cehalet, ‘Köy Enstitülerini’ kapatmayı başarmış ama Ruhi Su gibi yüreğinin ışıltısını gittiği her yere taşıyan bu insanların öğretilerinin kuşaktan kuşağa aktarılmasını bir türlü ‘engelleyememiş’. Ama masal burada bitmemiş. Daha sonra, yüreği cesur ve aklı özgür kalmış insanlar tarafından kurulan ‘Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği’ tarafından düzenlenen bir dizi etkinlikle yeni kuşaklara bu gelenek öğretilmeye başlanmış. İşte tam bu noktada, masal gerçeğe dönüşüyor. Bu satırların naçiz yazarı, geçtiğimiz günlerde, Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği’nin İzmir Sanat’ta ‘Aydınlanma Işığı Sönmeyecek’ başlığıyla düzenlediği, ‘Köy Enstitülerinde Müzik Eğitimi ve Ruhi Su’ isimli panele katıldı. O panelde, bizzat Ruhi Su’nun eşi Sıdıka Su’nun belirttiği gibi yaşananların hepsi gerçek olsa da yazarımız ‘sanki bir masal ülkesinde yaşanmışçasına’ anlatılan bu güzel ve nahif olayları bir türlü kendi ülkesiyle bağdaştıramadı. Nasıl bağdaştırabilsin? Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkelerinin ve devrimlerinin sistematik olarak altının oyulduğu ve yok edildiği, neredeyse Atatürkçüyüm demenin bir ‘suç’ haline geldiği zor zamanlarda yaşadığımız göz önüne alınırsa….

Biz keyfimizi bozmayalım. Masal ülkesine geri dönelim. Her ne kadar panele katılan konuşmacılar ve salonda bulunan izleyiciler ‘bunların hepsi gerçek, yaşandı’ deseler ve yazarımız böylesine aydınlık ve naif bir hayalin ulaşılamaz olduğunu düşünse de en güzeli son sözü okurlara bırakmak. Gökten üç elma düştü. Biri, ‘Aydınlanma Işığının Sönmemesi’ için panele katılan konuşmacılar Sıdıka Su, Talip Apaydın, Osman Nuri Alper, Mehmet Duru ve Prof. Dr. Ayfer Kocabaş’a, ikincisi paneli düzenleyen ‘Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği’ ile paneli izlemeye gelenlere ve sonuncu elma da siz sabırlı okurlara. Eveeeet, şimdi sizi İzmir Sanat’a götürelim bakalım Sıdıka Su neler söylüyor.

Sıdıka Su panelde, eşi Ruhi Su’nun yaşamını adadığı türkülere olan tutkusunun nasıl başladığını ve türkülerin hayatındaki önemini anlattı. ‘Ruhi’nin türkülere olan tutkusu çocuk denecek yaşta başlamıştır. Türküler üzerindeki bilinçlenmesi ise konservatuar yıllarına rastlar. Batı müziği alanında bilgisi görgüsü arttıkça, dünyaya bakış açısı geliştikçe, türkülere daha çok bağlanmıştır. Yaşamı boyunca, 65 yıl türkü söylemiştir. Türküleri bilinçli söyleyerek seçmesi ise dünyaya bakış açısının değişmesiyle başlıyor. Ruhi Su, toplumumuzun uyanmasının ve bilinç değişiminin her aşamasında yerini aldı. Alevilerden yana olan tavrını, alevi ozanların nefeslerini söyleyerek ortaya koydu. Ruhi Su’da türküler, alevi nefesleri, kendi siyasal eyleminin aracı olurken, öbür yandan halkın sesi olması tabular yaratıyordu. 1943 ve 1945 yılları arasında, Radyo’da Alevi nefesleri ve türküleri söyleyen Ruhi Su’yu kominizim propagandası yapıyor diye Radyo’dan ayırdılar. Egemen güçler, alevi türküleri ile komünist halk olmayı eş anlamlı olarak algılıyordu. Halkımız, türküler söyleyerek baskılardan kurtulmaya çalışmış, türküler yoluyla baş kaldırmıştır. Sevgili dostlar, hiç unutmayacağınız bir şey var. Ruhi Su, yasaklar döneminin sanatçısıdır. Ruhi, bugünlere el yordamıyla çok acılar çekerek geldi. Ruhi’nin arkasında ne devlet ne de basın vardı. Ruhi Su’nun arkasında gene Ruhi Su vardı. Sesi vardı, yorumu vardı, devrimci mücadelesi vardı, yüreği vardı. Devrimci aydınlar, devrimci halk vardı. Onun için de Ruhi Su’yu susturamadılar. Hala mesajını türkülerle vermeye devam ediyor. Ruhi, onun için yaşıyor. Armonize edilmiş, edilmemiş türkü çalışmalarının içinde bulunan Ruhi Su 1936 yılında, birkaç öğretmen arkadaşıyla birlikte, Altay Müzik Öğretmenleri korosunu kurmuş ve bu koronun başına hocaları Sayın Ahmet Adnan Saygun’u getirmişler. Bu, Ruhi Su’nun ilk koro çalışmasıdır. Ruhi, Ankara Devlet Opera sanatçısı olarak çeşitli operalarda oynadı. Bastienden sonra, Fidelio, Figaro’nun Düğünü, Satılmış Nişanlı, Aşk İksiri, Tosca ve Yarasa operalarında rol aldı. Son olarak, Konsolos operasının provalarındayken göz altına alındı ve tutuklandı. Ruhi Su ayrıca Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde öğretmenlik yaptı. 1952 yılında TKP’li olduğu için tutuklanan Ruhi Su, beş yıl hapis yattı ve 20 ay gözetim altında kaldı. Böylece, operaya yaşamı noktalandı. Bilinçli bir tavırla türküler üzerinde çalışmayı ölümüne kadar sürdürdü. Hapishanenin ağır koşulları, engellemeler, yasaklamalar hiçbir şey Ruhi Su’yu , türküler üzerinde aralıksız çalışmaktan ve korolar oluşturarak türkülerini söylemekten alıkoyamadı. Geçit bulduğu zaman konserlerde, bulamadığı zamanlarda ise dost evlerinden gece kulüplerine kadar elverişli elverişsiz her ortamda türkülerini söyledi. Türkülerin anlamı ve içeriği dünya görüşünü bilinçlendirmekte, dünya görüşü türkülerini seçip yorumlamakta belirleyici etken oldu. Ne sanatından ödün verdi ne de sağlam dünya görüşünden. Kendini sanatına, sanatını halkına adadı. Ruhi Su türküleriyle ölümsüzleşti. İkinci koro çalışmasını, 1945- 46 yılları arasında, Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde gerçekleştirdi. Ben de bu koronun içinde bulundum. Çok kısa bir süre sonra, bu koro çalışmalarını engellediler ve yasakladılar. Üçüncü koro çalışması ise 1975 yılında, ‘Ruhi Su Dostlar Korosuyla’ birlikte oldu. Bugün, ‘Ruhi Su Dostlar Korosu’ 30. yılını doldurdu. Bir zamanlar, koro şefimiz olan Sayın Kenan Akın’ın dile getirdiği gibi Türkiye tarihinde hiç bir özel koro yaşamını 30 yıl sürdüremedi. Ruhi Su, akıl almaz siyasi baskılara karşın yaşam boyu türküleriyle enstitülerin, akademilerin yapacağı çalışmaları yaptı. Halkın gerçek yüzünü, toplumun kültür hazinesini gün ışığına çıkarmış bir sanatçıdır. Yaptığı çalışmalarla gelecek nesillere esin kaynağı, bir bakış açısı, bir okul olmuştur. O, Türkiye’nin yüz akı sanatçılarından biri. Mücadele günlerinde yürekleri ateşleyen, barış günlerinde insana dinginlik, dirilik, devingenlik veren bir sanatçıdır. Ruhi’yi özlemle, sevgiyle ve türkülerle anıyorum.’

Sıdıka Su, izleyicilerin coşkulu alkışlarıyla sözü Talip Apaydın’a bırakıyor. Talip Apaydın, Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde Ruhi Su ile nasıl karşılaştığını anlatıyor. ‘O zamanlar, müzik öğretmenleri Türkiye’de hem sayıca çok azlar hem de Köy Enstitüleri gibi çalışma şartları çok ağır olan okullara gelmiyorlar, büyük kentlere gitmeyi tercih ediyorlardı. Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde, bir müzik öğretmenimiz vardı. Bize, biraz Mandolin çalmayı, biraz da nota bilgisi öğretti ve kısa bir süre sonra da askere gitti. Sonra, müzik dersleri boş geçmeye başladı. Biz kendi imkânlarımızla bir şeyler öğrenmeye çalışıyoruz ama olmuyor tabii. O sıralar, İsmail Hakkı Tonguç, müzik öğretmeni arıyor, çırpınıyor ama bulamıyor. Ruhi Su’yu çağırmış ve ona ‘Ruhi, Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde müzik öğretmenine ihtiyaç var. Gider misin?’ diye soruyor. O da kabul ediyor. Nisan ayı sonlarına doğru, bir Cumartesi günü eğlencesinde öğretmen, ‘yüksek kısmın şan öğretmeni Ruhi Su aramızda, bize türküler söyleyecek’ dedi. O an hiç unutmuyorum, şöyle düşünmüştüm. ‘Şan öğretmeni ne öğretir acaba? Şan, şöhret ün demek, acaba ünlü olmayı mı öğretir.?’ (salonda kahkahalar, gülüşmeler…) Mezun olacağım ama daha şan sözcüğünün müzikteki anlamını bilmiyorum. Ortaya bir sandalye koydular. Siyah saçlı bir adam geldi, oturdu. Sazının tellerine şöyle bir dokundu. Bir türküye başladı. Aman Allah’ım öylesine bir ses ki nereden geliyor diye gökyüzüne baktığımı hatırlıyorum. Sanki gökyüzünden geliyormuş gibi müthiş bir ses. Çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Daha sonra öğrendik ki, Ruhi Su batı tekniğiyle yüksek düzeyde ses eğitimi almış bir sanatçı. Konservatuarda ses eğitimi alan sanatçılara, şan sanatçıları dendiğini sonradan öğreniyoruz. Ruhi Su bize çok şey öğretti. Ruhi Su’dan önce, aydınlarımız türkülerimizi küçümserlerdi. Türküler, Ruhi Su’nun çalışmalarıyla birlikte ciddiye alınmaya başladı. Halk müziği, ancak Ruhi Su’nun çalışmalarından sonra, önem kazandı.’

Osman Nuri Alper Ruhi Su’yu gür, tok, mert sesiyle, anlamlı, sevimli sazıyla, erişilmez yorumuyla, özgün, güzel besteleriyle, düşünce gücüyle, yılmaz çalışkanlığı ve araştırmacılığıyla, en önemlisi, duruşuyla, insan olarak, sanatçı olarak, yurttaş olarak onurlu politik duruşuyla bir ‘anıt kişilik’ olarak tanımlıyor ve devam ediyor. ‘Ruhi Su usta, türküleri sevmeyenlere bile türkü sevdiren büyük bir sanatçıdır. Halk müziği alanında bir çığır açmıştır. Kendisini izleyen birçok sanatçıya örnek olmuştur. O, halk müziğimizde bir ekoldü. Ben burada, Köy Enstitülerinin ülke müziğinde ve müzik eğitiminde çığır açan katkılarından konuşmak istiyorum. Köy Enstitülerinde, müziğe ve müzik eğitimine, başka eğitim kurumlarıyla karşılaştırılamayacak oranda büyük ‘önem verilmişti’. Bu, bir 'ilktir’. 1943 müfredat programına dayalı olarak Milli Eğitim Bakanlığınca hazırlanmış olan bir istatistikten anlıyoruz bunu. Bu istatistikte, Köy Enstitülerinde okutulan derslerin, 5 yıllık öğrenim süresinde toplam saatleri verilmektedir. Buna göre, Türkçe 736 saatle birinci, matematik 598 saatle ikinci, müzikse 460 saatle üçüncü sırada yer almaktadır. Bu, çok çarpıcı bir olgudur. Neden çarpıcı olduğunu bilmem açmama gerek var mı? Müziğin, tarih, coğrafya, fizik, kimya... vb. dev gibi görülen dersleri sollayıp üçüncü sırada yer almasını "çarpıcı" olarak nitelemek, sanırım abartılı bir anlatım olmaz. Köy Enstitülerinde, müziğe, ders dışı çalışmalarda da bir hayli yer verildiği dikkate alınırsa, bu önemin derecesi daha da yükselecektir. 65 yıl önceki bu uygulamaya karşılık bugünün etkili ve yetkilileri, ‘müzik, resim ve beden eğitimi’ derslerini program dışına çıkarmak istiyorlar. Ne diyelim, nereden nereye gelmişiz! Konservatuarların dışında, öğrenciler için bir müzik aletini (genellikle mandolin) çalmanın zorunlu tutulduğu ilk, öncü eğitim kurumu Köy Enstitüleridir. Her öğrenci, mandolinle öğrendiği İstiklal Marşını ve birkaç şarkıyı, türküyü diğer öğrencilere çalmakla yükümlüydü. Öğretmen adayları için mandolin en uygun çalgıydı. Çünkü, öğrenilmesinin ve taşınmasının kolaylığı yanında derste, üflemeli çalgılara göre, kullanım üstünlüğü vardı. Ezgi mandolinle çalınırken şarkı-türkü aynı anda ağızla söylenebilirdi. Ayrıca, öğretmenin herhangi bir çalgıyı iyi bir düzeyde çalması, hem öğrencilerini hem de köy halkını olumlu yönde etkilemesi bakımından iyi bir araç olarak düşünülmüştü.
Çalgı çalmaya ders dışı etkinliklerde de yer verildiğinden, enstitü öğrencilerinin büyük çoğunluğu bir çalgıyı yeterli düzeyde çalacak duruma gelebiliyordu. Bu konuda Tonguç'un yönergesi şöyleydi. "...Öğrenci grupları işlerini bitirince veya boş zaman bulunca enstitü içinde, dışında, tarla kenarlarında, bahçelerde, ahırlarda, yollarda gidip gelmelerde bir müzik aletini çalmakta veya şarkı-türkü söyleme konusunda tamamen serbest bırakılmalıdırlar. (Mektuplarla Köy Enstitüsü Yılları,s.44) Türkülerin ve halk oyunlarının, folklorik dansların okullara girmesini sağlayan eğitim kurumları Köy Enstitüleridir. Köy Enstitülerinden önce türküler ve halk oyunları kesinlikle okullarda yer almıyordu. Hatta bununla ilgili olarak, komik olaylar yaşanmıştır. Kimi tutucu, gerici çevreler türkülerin sözlerini, kendi ahlak anlayışlarına ters bulmuş ve cinsellik çağrıştırdığı sanısıyla sakıncalı görmüşlerdi. Bu dedikodular TBMM kürsüsüne dek getirilmişti. Köy Enstitülerine karşı olan kimi millet vekilleri: "Elin elimde olsun, kapı kapı dilenem." gibi çok masum sözleri bile sorun yapmak istemişler, ama dönemin Milli Eğitim Bakanı, Hasan Ali Yücel'den gerekli yanıtı almışlardı. Yücel, TBMM kürsüsünden, içerik olarak, şöyle bir yanıt vermişti: "Sayın arkadaşımız bu türküyü, yüce meclis kürsüsünde rahatça okuyabildi, bir sakınca görmedi. Ayrıca, bu türküleri, köy çocukları, 2-3 yaşlarından itibaren annesinden, babasından, ağabeyinden, ablasından dinlemiş; tarlada, çayırda, harmanda, dağda, bayırda, kendiside söylemiştir. Neyi kimden esirgeyip saklayacağız." Bir ara, okullarda öğretilecek türküleri içeren kitap yayınlayan kimi 'gayretkeşler', bazı türkülerin sözlerini değiştirerek akıllarınca sansürlemişlerdi. Örneğin: ‘Üç deste gül topladım, Yârim gibi kokmuyor’ yerine ‘hiç birisi kokmuyor.’ gibi komik değişiklikler yapılmış. Burada 'yar' sözcüğü sansür edilmiştir. Köy Enstitüleri türkülerin ve halk oyunlarının okullara girmesine öncülük etmiş ve bunda çok başarılı olmuştur. Bugün 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı gösterilerinde halk müziğimizin ve halk oyunlarımızın motiflerinin kullanılması, Hasanoğlan Köy Enstitüsünün bu ülkeye bir armağanıdır. Köy Enstitülerinde her hafta, cumartesi akşamları eğlenceler düzenlenirdi. Her hafta eğlence düzenlenmesi de ülkemizde bir ilktir. Dinlenmesini ve eğlenmesini bilmeyenler verimli çalışma ortamını ve koşullarını oluşturamazlar. Bu durumda başarıyı olumsuz yönde etkiler. Köy Enstitülerinde eğlence düzenleme etkinliğinin çok güzel ve ilginç gerekçesini Tonguç, Enstitü müdürlerine yazdığı 2.8.1941 günlü mektubunda şöyle açıklıyordu."... Öğrenci ve öğretmenler, en güç yaşam koşullarına katlanarak çalışmaktadırlar. Onun için, çalışmak kadar boş zamanları iyi ve eğlenceli geçirme meselesi de önemlidir. Bu bakımdan her enstitünün, birçok fırsat ve vesilelerle, sık sık eğlenceler düzenlemesi, bunların coşkulu geçmesini sağlaması gerekmektedir." (Mektuplarla Köy Enstütüsü Yılları s.43-44) Cumartesi eğlencelerine tüm öğrenciler, öğretmenler, öğretmen eşleri ve çocukları, o anda enstitüde bulunan öğrenci velileri katılırdı. Bu eğlencelerde müzik ( şarkı, türkü, çok sesli parçalar, mandolin topluluğundan çalgısal müzik ) ve halk oyunlarının yanında, küçük piyesler, seyirlik köy oyunları, fıkralar ve monolog gibi sözlü etkinlikler yer alırdı. Müzik alanında, yine bir ilk olarak, usta öğreticilik düşüncesi ve kavramı Tonguç'un yaratısıdır. Adlandırılmasını da Tonguç yapmıştır. Usta öğreticiler, Köy Enstitülerinde, kuramsal dersler dışındaki alanlarda önemli hizmetler görmüşlerdir. 1940’lı yıllarda, her alanda yetişmiş, diplomalı eleman bulmak olanaksızdı. Halk arasında, kendini yetiştirmiş usta kişilerden, hiçbir öğrenim belgesi aranmaksızın, ahlak yönünden güvenilir olmaları koşuluyla, köy enstitülerinde öğretici olarak yararlanılmıştır. Usta öğreticilerin görevlendirildikleri alanlar müzik, halk oyunları, demircilik, dokumacılık, arıcılık, meyve aşıcılığı, balıkçılık vb... pratik alanlardır. Usta öğreticilerin en ünlüsü Âşık Veysel'dir. Veysel Gölköy, Arifiye, Çifteler, Hasanoğlan, Yıldızeli ve Lâdik Köy Enstitülerinde "Saz Usta Öğreticisi" olarak görev yapmıştır. Yine, Posoflu Âşık Müdami ile Artvinli Hasan Çıtak da Cilavuz Köy Enstitüsünde bir süre çalışmışlardır. Ayrıca başka enstitülerde de, çevrede iyi zeybek veya halay oynayan ustalar 'usta öğretici' olarak görevlendirilmişlerdir. Bu ‘usta öğreticiler’ sayesinde halk bilimimizin ürünleri, en güzel ve en otantik biçimleriyle Köy Enstitüsü öğrencilerine aktarılmış ve enstitülerde işlenerek geliştirilmişlerdir. Sonraki yıllarda, yaşanan folklor patlamasının ve dış ülkelerde elde edilen sayısız birinciliklerin mayasında Köy Enstitülerinin bu çalışmalarını aramak yanlış olmaz. Köy Enstitüleri kuruluş dizgesine göre, birkaç ilin birleştiği bir merkez oldukları için, her ilin çevresindeki yöresel türküleri ve oyunları orada harmanlanıyordu. Böylece, Anadolu’nun mozaik yapısının harcı-tutkalı sağlamlaşıyordu. Ayrıca, ülkedeki 21 Köy Enstitüsü bir ailenin bireyleri gibiydi. Birinde herhangi bir sıkıntı olsa, öbürleri hemen onun yardımına koşarlardı. Yeni kurulan enstitülerin yapıları öteki enstitülerden gelen ekiplerce ( Bir öğretmen gözetiminde 35–40 öğrenci) yapılırdı. Yine, deprem yıkımına uğrayan kimi enstitülere ( Arifiye ve Lâdik ) de aynı yardım ekipleri gönderilirdi. Bir yapıyı tamamlayan yapıcı ekip öğrencileri, 20 günlük yurt gezisi yaparlar, bu gezilerde 5-6 Köy Enstitüsü görülür, tanınırdı. Yapıcı ekiplerin gidiş gelişleriyle, bir yörenin türküleri, oyunları öteki enstitülere götürülüyor, sevdiriliyordu. Böylece, Ege'nin zeybekleri Doğu Anadolu'da, Sivas halayları Antalya'da, Kars'ın türküleri, oyunları Kızılçullu'da söylenir, oynanır oldu. Bu da, yukarıda sözünü ettiğimiz mozaik ülke yapısını kaynaştıran bir etkinlikti. ( Bir zamanlar milliyetçiliği bayrak gibi kullanmak isteyen köy enstitüsü karşıtlarına ithaf olunur.)

Osman Nuri Alper’den sonra söz alan Mehmet Duru, Köy Enstitüleri anılarından ve mandolin ile ilk karşılaşmasından bahsetti. ‘Köy Enstitülerinde her öğrencinin çalgı öğrenmesi mecburiyeti acaba başarıya ulaşacak mıydı? Çünkü oraya başvuran sıradan insanlardı ve neredeyse hiç müzik bilgileri yoktu. Bunun da bir denemesi yapılacaktı. Alınan sonuçlardan denenmeye değer olduğunu görüyoruz. Bizim devrenin, Savaştepe Köy Enstitüsüne kaydı yapıldığı dönemde, bizden önceki 40 kişilik kıdemli devre dinlencedeydi. Okula girdik. Onlar tatilden döndüler. Her birinin elinde bir mandolin. O zamanlar, ismini bile bilmiyorum. Bizden önceki devre mandolin çalmayı 7 ay önce öğrenmeye başlamışlar hepsi gayet güzel çalıyorlar. Bir gün, benden önceki devreden arkadaşım Necati Cebe, baktım bahçe duvarına dayanmış mandolin çalıyor. Hayran oldum. Öylesine güzel çalıyordu ki, mandolin bana çok sıcak dokunabileceğim bir çalgı gibi gelmişti. Bir süre onu hayranlıkla dinledikten sonra müzik konusunda çalışmaya karar verdim. Daha sonra bize de mandolinler verildi. Hemen notaları öğrenip mandolin çalmaya başladık. Sene sonunda 30 kişilik bir mandolin orkestrasıyla çok zor çalınan parçalardan oluşan zengin bir repertuar hazırladık ve başarılı bir dinleti sunduk. Daha önce elleri ancak kazmaya küreğe yatkın olan arkadaşlarımız, artık mandolin çalıyordu. Değişim çok büyüktü. Bazı çevreler tarafından, fiyaskoyla sonuçlanacağı düşünülen deneme büyük bir başarıyla sonuçlanmıştı. Köy Enstitülerinde olumsuzlukları sineye çekmek ve imkansızlıklara teslim olmak diye bir şey söz konusu olamazdı. Bizler problemleri çözmek, alternatif çözümler yaratmak üzere yetiştirilmiştik. Müzik hocamızın tayini çıkınca, müzik derslerimiz boş geçmeye başlamıştı. O dönem, Ankara Radyosunda Çarşamba günleri, yurttan sesler korosuyla, ‘Bir Türkü Öğretiyoruz’ diye bir program vardı. Okul yönetimi, bu programdan yararlanmaya karar verdi. O zamanlar oradaki tek radyo, pille çalışan, sabit bir anteni olan ve 37 ekran büyüklüğünde bir düzenekle eğitim şefimiz Zeki Tümeboylu’nun evinde var. Radyoyu taşıyamayacağımıza göre, biz radyonun ayağına gideceğiz demektir. Her sınıftan kulağı çok iyi olan ve kolay öğrenen ikişer öğrenci seçilerek bir grup oluşturuldu. Her Çarşamba günü o büyük radyo pencerenin önüne çıkarılır, Sarısözen’in programından önce, elimizde kalemler, defterler duvarın önünde beklerdik. Sarısözen türkünün sözlerini yazdırıyor, yurttan sesler korosu türküyü söylüyor, biz de canlı teyp görevi görüyor ve öğrendiğimiz türküleri okulda arkadaşlarımıza öğretiyoruz. Bu Nisan ayında başladı. Biz bütün yazı her Çarşamba günü Zeki Bey’in penceresinin önünde seçme türküler öğrenerek geçirdik. Böylece, boş geçen müzik ders saatlerini değerlendirerek o yaz çok sayıda türkü öğrendik. Sonra, okula Zühal Sarıman isminde, konservatuarda keman bölümü öğrencisi olan bir öğretmen geldi. Bir duyuru yapılarak isteyenlere keman dersi verileceği söylendi. Günümüzde hayal edilemeyecek bir imkan yaratılarak, isteyen her öğrenciye keman alındı ve öğrenciler Zühal Hanım’dan ders alarak keman çalmayı öğrendiler. Sonuçta, Köy Enstitülerinde müzik eğitimi konusu, tüm imkansızlıklara karşın hem müzik öğretmeni yetiştirmek bakımından hem de müziğin eğitimdeki önemini vurgulanması bakımından çok önemlidir.’

Prof. Dr. Ayfer Kocabaş panelin amacını, Köy Enstitülerinin eğitim sistemine yapmış olduğu katkıyı ve kazanımları özetleyerek, o döneme ilişkin çok değerli bilgileri, barkovüzyonda izlenen görüntüler eşliğinde anlattı. Yazının giriş bölümündeki masal, Sayın Prof. Dr. Ayfer Kocabaş’ın verdiği değerli bilgiler doğrultusunda yazılmıştır. Panelin sonunda bazı izleyiciler, Ruhi Su ile ilgili anılarını paylaştılar. Bunlardan biri de Ruhi Su belgeselini izlerken gözyaşlarını tutamayan yazar, şair Haşim Kanar’dı. ‘Ben Ruhi Su’yu ilk kez Niyazi Başkaya ile birlikte Hasanoğlan Köy Enstitüsüne gönderildiğimizde 1942 yılında gördüm. Orada bir yemekhane binasında, öğrencilere saz çaldığında gördüm ve dinledim. Söylediği türkünün sözleri bugün bile aklımdan çıkmıyor. ‘Kestanenin iyisi, geçti güzel sürüsü, sürüsünden fayda yok, yaktı beni birisi’ En son Ruhi Su’yu, Hacettepe Üniversitesi’nde 68’li yıllarda, bir konser sırasında gördüm. Ruhi Su sahneye çıktığında, öğrenciler ayağa kalktı. Onu alkışlamaya başladılar. Eliyle durdurdu. ‘Ben burjuva sanatçısı değilim. Burjuva sanatçıları, daha konser başlarken elleri çırptırırlar. Ben, size bir şey söylemedim ki beni alkışlıyorsunuz. Konserimi bitiririm, eğer beğenirseniz alkışlarsınız. Bir emek verilir, ancak bunun karşılığında alkışlanır.’ deyince salonda sesler kesildi. Konserini bitirdi. Salonda bulunanlar, kendisini dakikalarca ayakta alkışladılar. Ruhi Su, elini göğsüne koyarak, gülümsedi ve sahneden çekildi.’

Daha sonra eğitimci Yusuf Balaban söz aldı. ‘Kızılçullu Köy Enstitüsünde son sınıf öğrencisiyken, Ruhi Su türkü derlemek üzere okulumuza gelmişti. Öğrenciler onu dinlemek için konferans salonuna toplandık. Bütün gittiği yerlerde olduğu gibi bizden de türkü öğrenmek istemişti. İlk önce kendisi türkü söyledi. Mesela, Isparta türküsü olduğunu zannettiğim bu türküyü biz ondan öğrendik. ‘Cevizin yaprağı dağ arasında, güzeli severler bağ arasında’. Şu anda rahmetli olan bir arkadaşımız, Hüseyin Özsu, onun da sesi bas baritondu ve güzeldi. Ruhi Su’ya, Muğla ağzıyla söylediği ‘deniz de üstü köpürür, kayığına binsem götürür’ türküsünü öğretti. Ruhi Su, bu türküyü hemen notaya aldı. O gün bizleri, o güzel sesi ve sohbetiyle çok etkilemişti. Ruhi Su çok ender çıkan insanlardan biriydi. O nedenle, yeni kuşaklar Ruhi Su’yu tanımalı. Ruhi Su hiç unutulmamalı.’
  

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019