Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 15
Sayı: 1762




Güzel Sanatlar Fakülteleri ve benzeri okulların yetenek giriş sınavlarının YÖK tarafından kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?

Kaldırılması doğru bir karar, Katılıyorum.
Kaldırılması yanlış bir karar, Katılmıyorum.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 34 müzisyen gazete okuyor
 
 
Serdar Sıralar
 
 
Yayımlanan Sayı :

Stradivarius ve Ben - 02.02.2007





Belki kimse mükemmel değildir ama kendi mesleğinde, sanatında mükemmeli yakalayan insanlar vardır. Onlara hayranlık duyar, hatta kıskanırız. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük keman yapım ustası Antonio Stradivari de onlardan biridir. Yaptığı eşsiz kemanlara da Stradivarius denmektedir.

1644–1737 yılları arasında yaşayan Stradivari, bugün değeri milyonlarca dolarlarla ölçülen kemanlar yapmış ve taklit edilmeye çalışılmışsa da aynı başarıya hiçbir usta ulaşamamıştır. Öyle ki “ Bir Stradivarius görmüş olan, hepsini görmüş demektir.” diye bir söz bile vardır.


Son zamanlarda kimyasal araştırmalar yapan bilim adamları, ustanın Potasyum Silikat ve Kalsiyum kullanarak ağacı keman yapımı için mükemmel hale getirdiğini savunmaktadırlar. Bir rivayete göre ise Stradivari seçip kestiği ağaçları önce şömine külüne gömer, sonra da kilisedeki org’un yanında uzun bir süre bekletirmiş. Böylece ağaç müziğin tınısını öğrenir, notaların titreşimini emer ve artık sıradan bir ağaç parçası olmaktan çıkıp müzik bilen, özel bir tahta olurmuş.

Yirmili yaşlarımın sonlarında, televizyonda bu büyük ustanın hayatını anlatan bir diziyi izleme şansı bulmuştum. Daha küçücük bir çocukken yetimhaneye verilen Stradivari orada keman yapım atölyesinde çırak olarak çalışan bir arkadaş edinir. Bir gün arkadaşını gizlice takip ederek bir pencereden keman yapan ustaları seyreder. İşte o zaman adeta dünyaya bu işi yapmak için geldiğini keşfeder. Bir süre sonra, arkadaşının işyerinden getirdiği birkaç el aletini kullanarak, yetimhanedeki bir gardolabın duvar tarafındaki iç tahtalarını keser. Sadece görerek öğrendiği keman yapımına ilk adımı atmıştır artık. Küçük elleriyle yaptığı bu komik keman müsveddesi, azminin ve yaratıcılığının ilk pırıltısıdır aslında.

Dizinin her bölümünde ondaki gelişimi heyecanla takip ediyor, hayata zor bir başlangıç yapmasına rağmen içindeki hevesin yükselişini gözyaşlarıyla izliyordum. Bir yandan da dizi boyunca yer alan keman konçertoları yüreğime müzik sevgisi aşılıyordu.

İlkokul günlerim gelmişti aklıma. Mandolin çalmayı öğrenmiştik o zamanlar. Nota da biliyordum. Neden ben de keman çalmayı öğrenmeyeyim ki diye düşündüm. Ama insanın içindeki şu maymun iştahlılık yok mu? Üç gün sonra unutup giderdim bu fikri. Bir kursa yazılsam bile, zaman içinde çeşitli mazeretlerle devamsızlığa başlar, sonunda da tamamen bırakırdım. İnsan öyle bir hevesleniyor ki baştan, sanki kursun ilk günü, Paganini’nin, Brahms’ın eserlerini zırt diye çalacağını zannediyor. Oysa kemanı, çeneyle boyun arasında taşımayı, sol elle hafifçe ve doğru tutmayı öğrenmek bile kimbilir ne kadar sürer? Yayı tellere süreceksin de, doğru sesi tutturacaksın da, sonra perdesiz bu enstrümanda sadece kulakla parmaklarını yönetip, birşeyler çalmaya başlayacaksın!

Öyleyse birşeyler yapmalıydım. Öyle birşey ki keman çalmaya beni mecbur edecek, yıldığım anlarda içimdeki hevesi tekrar körükleyecek, öğrenmekten vazgeçmeme asla izin vermeyecek birşey. Kendimce bir yol bulmuştum. Gidip gücümün yeteceği en pahalı kemanı satın alacaktım. Dişhekimliği ne zahmetli meslektir malumunuz. Böylesine yoğun bir emek ve stresle kazandığım onca paranın heba olmasına katiyen göz yummayacaktım elbet. Mesela kursun ikinci haftasında kemanı hala doğru tutamadığımı söyleyen hocama bozulursam, bir anda gözümün önüne filanca kaprisli hastam gelecekti. Sekizinci dentin prova seansında, üst orta kesicilerin 0,5 mm daha uzayıp, biraz daha düz aşağıya inmesini ( ne demekse?) isteyişini hayal edecektim. Zar zor simantasyonu başarıp haftalarca tahsilât için telefon edişimi, sonunda sanki hak ettiğim parayı değil de, sadaka veriyormuş gibi davranmasına katlanışımı hatırlayınca çenem ve boynum öyle bir kasılacaktı ki, kurstaki herkesten daha iyi taşıyacaktım kemanı. Evet, evet bütün paramla bir keman almalıydım. En pahalısını.

Tünel’den Karaköy’e inen yokuşun başına geldiğimde, o yıllarda henüz kredi kartım olmadığından para tomarlarıyla kabarmış ceplerimi, yankesicilere karşı korumak için ellerimle kamufle etmiş, müzik aletleri satan dükkânlara doğru yürüyordum. Gözümün önünde Stradivari’nin ağaca şekil veren maharetli elleri, kulağımda keman konçertoları, içimde dalga dalga coşan bir azim, şevk ve kararlılıkla bir vitrinin önünde durdum. O anda elime bir keman verseler bütün dünya nefesini tutup beni dinleyecekmiş gibi bir hisse kapılmıştım. Başımı yukarı doğru kaldırdım. Oradaydı. Vitrinin en gerisinde, sağ üst köşede pırıl pırıl, tiril tiril asılı duruyor, adeta uzanıp alıvermemi bekliyordu. Kalbimin gümbürtüsü, kulağımdaki konçertoyu bile bastırmıştı artık. Neredeyse camı kırıp vitrine girecektim.

Tam o sırada içeriden ondört onbeş yaşlarında bir çocuk çıktı:
- ‘Buyrun abi, nasıl yardımcı olabilirim’, diye sordu.
Dudağımda en tatlı tebessümüm, parmağımı uzatıp sordum:
-‘Şu keman kaç para?’. Çocuk önce dönüp vitrine, sonra da bana baktı: -‘O keman değil abi Viyola’ dedi.

Not: Bu olayı anlattığım müzisyenler kemanla viyola arasında biraz büyüklük farkı olduğunu, zaten iri cüssem nedeniyle viyola’nın bende keman gibi duracağını söyleyip, üzülmememi istediler.

 

 

1 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2020