Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 15
Sayı: 1750




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 44 müzisyen gazete okuyor
 
 
Ayça Örer
 
 
Yayımlanan Sayı : 845

Müzik bile bastırıldı. - 14.09.2009





Turgut Uyar, “Benim gizli bir bildiğim var” derken ne düşünmüştü bilmem ama ben bu dizeyi Hasan Saltık’ın yanında hatırladım. Kendisi, beynelminel şöhret sahibi, Kalan Müzik’in kurucusu, Anadolu’nun unutulmuş kültürlerini gün ışığına çıkarmak konusunda usta... Onca baskı, onca kapatma, onca zorluktan dünyaya bir Kalan Müzik armağan eden Hasan Saltık’la aramızda “benim dengemi bozmayınız” dizesinin Türkiye’ye ne kadar da uyduğu üzerine keyifli bir sohbet döndü...

Son günlerde konuşulan Kürt açılımı, size de Aziz Nesin’in Deliler Boşandı kitabını anımsatıyor mu? Sonuçta bu çözüm, yıllarca önerilen ve devlet tarafından görülmeyen bir çözümdü.

Türkiye’de cumhuriyet kurulduktan sonra öyle değişik bir tarih empoze edilmiş, ilk dönemler o kadar bastırılmış ki... Bunu müzikte de çok iyi görüyoruz. Anadolu’daki derlemelerde sanki Türklerden başka halk yokmuş gibi... Bu meseleleri neden hâlâ konuştuğumuzu anlıyorsunuz. TRT çıkıyor, Mardinli’ye Ege türküsü okutuyor. Sanki hiç Kürt yokmuş gibi... Karadeniz’de derleme yaptığımızda tulum, kemençe çalmanın günah olduğunu söyleyen insanlarla karşılaştık. Öyle propagandalar yapılmış ki... Bana göre tarihçilerin ve etnomüzikologların da hesap vermesi gerekir. Devletin adamları da devleti kandırmış. Belki merkez özellikle bu planı uygulamış. Ayrımcılık sadece Kürtlere karşı yapılmamış; Lazlara, Süryanilere de yapılmış. Günümüzde Kürt açılımı konuşuluyor, ama bana göre bu bütün halkların sorunu. Lazca konuşunca tokat yiyen arkadaşlarımız var. Bunları nereye kadar yasaklayabilirsin, gizli tutabilirsin? Neredeyse yüzüncü yılına gireceğiz cumhuriyetin, devlet asimile politikasında son derece başarılı olmuş.

Her şey tam tersi olsaydı da, çok kültürlülük esas olarak kabul edilseydi ne olurdu?

Türkiye’ye büyük bir zenginlik katardı. Asimilasyon politikaları içinde derleme ve alan çalışmaları yapılmamış. Kim bilir kaç bin tane türkü toprak altına gitti. Araştırmaya giden insanlara bölücü muamelesi yapıyorlar, onlara engel çıkarıyorlar. Bu türküler derlenmediği için birçok şey de yok oldu. Şimdi üniversitelerde istedikleri kadar kürsüler kursunlar, ben umutlu değilim. Göreceksiniz, kurulan kürsülere çok az insan gidecek. Büyük kayıplar verildi, binlerce destan, türkü, hikâye yok edildi. Bir de şu var; dünyada genelde ezilen halklar, kültür-sanatta, edebiyatta çok güzel şeyler üretirler. Kürt mücadelesine baktığımızda, ben çok ciddi bir şey göremiyorum. Burada Kürtlerin de suçu var, çok fazla varlık gösteremediler. Kürtlerin de kendi içinde bir devrime, kültürel bir devrime ihtiyacı var.

Kürtçe albümlerin satışı konusunda sıkıntıların kalkmasıyla birlikte albüm satışlarında düşüş oldu mu?

Yasaklı dönemde çok ciddi satışlar yapıyorduk. 12 Eylül’den sonra piyasaya ilk Kürtçe albüm veren benim. Devletin boşluğundan yararlanarak birtakım manevralar yapıyorduk. İlk, Rahmi Saltuk’un albümünü piyasaya vermiştik. Yasaklama kararıyla toplama arasında üç gün geçiyordu. Fabrika Manisa’daydı. Albümün yasak kararı çıkıp da, toplatılana kadar biz dağıtımını yapmıştık. Baktılar ki başa çıkamıyorlar, bizim ayak oyunlarıyla serbest bırakıldı. Türkiye’deki Kürtçe, Ermenice, Zazaca, Süryanice, Rumca bir albüm yaptığınızda bunun Türkçe karşılığını vermek zorundasınız. Hâlâ bir albüm yasaklıdır...

Grup Yorum’un Feda albümü... Buradaki bütün hukuk yollarını bitirdikten sonra AİHM’e başvurduk. Hâlâ ayrımcılık var. Anadili yasaklamanın ne kadar saçma olduğunu 15-20 yıl önce söylüyorduk. İllegal olduğu halde legal gibi yaptık ve el altından sattık.

Kürtçe şarkıların yasaklanmasından bahsederken, bir yanda Osmanlı, halk kültürüne de bir yabancılık söz konusu. Bunu sadece atalete, devletin ihmaline bağlamak mümkün mü? Aslında sizin karşınıza çıkan insanlar da kendi kültürlerine hiç âşikâr değiller...

Muzaffer Sarısözen’in yaptığı derlemeler Ankara Üniversitesi Konservatuarı’nda duruyor. Hâlâ dijital ortama aktarılmadı. Bana göre işgüzar bazı bürokratlar var. “Bu ülke için bu arşivin açığa çıkması çok zararlı” deyip, kendi başına karar veren ve devleti çok zarara uğratan dangalak bürokratlar var. Bazı arşivlere giriyorsunuz, 20 yıl önce birisi bir yasak koymuş, açmıyor. Sen bunu niye yasakladın, belli değil. O kadar saçma sapan şeyler var ki... Bize de ilk Pontus albümünü yaptığımız zaman bir sürü akıl veren vardı. Bir sürü dangalak geliyordu, “Hasan’cım, Türkiye böyle bir şeye hazır değil, yapma” demek için. Neye hazır değil, anlamadım? Pontusça albüm yaptık da ne oldu? Geçenlerde bir laf ettim, bana göre haber değeri bile yok, olay oldu. Eurovision’a İngilizce katılıyorsun, niye Lazca katılmıyorsun? Bana mailler geliyor, tebrik eden de var, sana yakıştı mı diyen de... Ne sorun olabilir? Türkçe yap, Kürtçe yap. Bence bu zihniyetteki adamlardan kurtulmak gerekir.

Son dönemlerde gazetelerin sürmanşetlerinde “Munzur” haberlerine rastlamaya başladık. Üstelik oraya giden ünlü sanatçılar da, yıllar süren çatışmalardan sonra “barış” mesajı veriyor. İstanbul’dan Doğu’ya yönelik bir oryantalizm yok mu sizce?

Büyükşehirde yaşayan her Türk’ün, her Çerkes’in mutlaka bir Kürt, Alevi dostu, arkadaşı var. Bu kadar iç içeyken, oraya karşı düşmanlık beslemek mümkün değil. Bu faşizan etkinin başarılı olmaması bundan kaynaklı. Bu iş bitti, Cumhuriyet dönemi ideolojisi iflas etti. Türkiye’nin yeni baştan bir devrime ihtiyacı var. Üstelik bütün bu değişim parti programında olmamasına rağmen AKP’ye nasip oldu. Eziyeti solcular, devrimciler çekti, insanlar bunu CHP’den bekledi ama AKP yaptı. İnsanın zoruna gidiyor. Türkiye’de Kürt sorunu yok sadece, bu devlet Türklere de çok zulmetti.

Sizin hikâyeniz bana biraz Turgut Uyar’ın Bir Tel Cambazının İp Üstünde Söylediği Şiirdir, “Sizin al alınız al inandım, sizin morunuz mor inandım, ama benim bir gizli bildiğim var, benim dengemi bozmayınız” der gibisiniz...

Biraz anarşistim. Hiçbir örgütün, hiçbir partinin insanı olmadım. Benimle ilgili o kadar çok şey söylendi ki. Söylemeye bile gerek yok. “Dursun Karataş estetik olmuş, Hasan Saltık kimliğiyle yaşıyormuş” diyenler bile oldu. O kadar çok şey konuşuldu ki. Ben Kalan Müzik’i kurdum. “Bunu yapacağım” dedim ve yaptım. Kesinlikle mütevazı değilim, çok şey yaptım. Baktığınızda hep bireysel çabalarla. Ben düşündüm, ben yaptım. Bu kadar.

"Türk marşı yapmak da imkansız..."

Siz bürokrasiden şikâyet ederken, bir yanda TRT arşivlerine de talip oldunuz. Çalışırken hiç sıkıntı yaşamadınız mı?


TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin ileri görüşlü birisiydi. Kendi elindeki arşivleri kendi elemanları dahi yapamıyordu. Benim çok çekincelerim vardı. Alt kadrolardan direnç olacağını düşünüyordum, nitekim de oldu. Sadece üç ürün çıkarabildik bir yılda. Bizim bürokrasiye ayıracak zamanımız yoktu. Dayanamayacak hale geldik, iptal yoluna gittik.

Türk Marşları'nı yaparken TRT’yle sıkıntı yaşamadınız mı?

TRT’de gereksiz çok eleman var. Yarısı atılmalı. Yeni yönetimlerin de yapabileceği bir şey yok. Türk Marşları albümünü yaparken izinlerle ilgili ciddi sıkıntı yaşadık. Marşların varislerini bulamadık. Buna rağmen çıkardık. Kapakta, Ankara’nın Taşına Bak marşına, “Uğur Mumcu öldürüldükten sonra bu marş yeniden gündeme gelmiştir” ibaresi koymuştuk. O kelimeden alt müdürlerden biri rahatsız oldu. TRT’de dağıtamadı bu albümü. Bütün örgütlerin marşını yaptık, Kürtlerin marşlarını yaptık, Osmanlı marşlarını yaptık, illegal marşlar yaptık, sıra Türk marşlarını yapmaya geldiğinde, bürokrasiye takıldık.

Sizde biraz ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamama durumu var...

Bu dangalak bürokratlar yüzünden ben bu kadar meşhur oldum. Albüm yasaklarsan, burayı basarsan, tehdit edersen, dava açarsan, böyle olur. Baktığımda çok özel yeteneklerim yok, düşüncem var, kültürel bir iş yapıyorum. Gene takdir edilirdi ama bu kadar evrensel olmazdı. “Solcular çay ocağı bile işletemez” diyenler vardı. Folk Roots Dergisi, Aralık ayında Kalan Müzik özel sayısı yapıyor. 500 albüm yapmışsın, Türkiye’nin kültürünü yurtdışında tanıtan bir kurum haline gelmişsin ve bunu kendi yağınla kavrularak, bölücü damgası yemene karşı yapmışsın.

"Her Dersimli travmalı olarak doğar"

Bu işe başladığınız dönem, Güneydoğu’da çatışmaların başladığı, 12 Eylül sonrası ilk yaraların sarılmaya çalışıldığı dönem. Bir Tuncelili olarak, İstanbul’dan orada olanlara baktığınızda ne hissediyordunuz?


Ben bir Dersimli olarak, ilk başta şunu söylerim: Bir Dersimli travmalı doğar. Çünkü dünyayı ilk algılamaya başladığı zaman, sana Dersim’in ‘37-38’li yıllarıyla ilgili hikâyeler anlatılır. Her aileden mutlaka birkaç kişinin öldürüldüğünü anlatan gerçek hikâyelerdir bunlar. Hâlâ yaşlı Dersimlilerin çoğu konuşmaz, gelip birilerinin kendilerini öldüreceğini düşünürler. 12 Eylül olduğunda ben lisedeydim. Annemin günlerce  karnında gizli gizli kitap taşıyıp arkadaki arazide yaktığını bilirim. Garibim, çocuklarıma bir şey olmasın diye günlerce taşıdığını bilirim. Arazide parçalayıp parçalayıp yaktı. Annem hâlâ “Uslu dur evladım, seni alıp götürecekler” diyor. Şimdi Dersim’le ilgili bir araştırma yapıyorum, öyle fotoğraflar geçti ki elimize, hiç de anlatıldığı gibi olaylar olmamış. Bu olaylar olduğunda Dersim’i kimse umursamamış. Dünya kamuoyunda bir satır haber bile yok. Kürtler de Dersim’i mezhepçilikten ihmal etmiş. Dersimliler Kızılbaş’tır, Alevidir. TKP’den bilgi almış SSCB, onlara, “Bu Türkiye’nin iç sorunudur” diye bilgi verilmiş.

Sizin ailenin gayri-resmî tarihine nasıl geçmiş bu isyan?

Bizimkiler Sarı Saltıklar. Bize Türk aşireti diyen de var, Zaza diyen de var, “Anadolu’ya ilk giren, Aleviliği yayan aile” diyen de var. Annem de, babam da Zazaca’nın iki lehçesini de konuşurlardı. Babam devlet memuru olduğu için bize öğretmedi. Şehrin merkezindeydik, biraz da ondan kaynaklandı. Bizim hikâyemiz şudur: Benim annem 1938 doğumlu. Kurşuna dizilmekten son anda annesinin karnındayken kurtulmuş. Annem, anneannemin karnındayken, herkesi topluyorlar Dervişcemal köy meydanında, anneanneme “Sen hamilesin, saklan” diyorlar. O sırada, çıkan af kararını getiren bir atlı köye giriyor. Bütün köy kurşuna dizilmekten kurtuluyor. Nenem 102 yaşında, iki yıl önce vefat etti. Ölene kadar bu hikâyeyi anlattı. Baba tarafı daha şanssız, çok kişi öldürülmüş.

Dersim’de doğunca insanın hayatta “yırtma” şansı da çok az oluyor değil mi?

Evet, zaten babam 12 Eylül öncesinde oluşan kutuplaşmaları görüp hemen tayinini istedi. Apar topar İstanbul’a gelince şaşırdık. Dersim’de çok rahattık. Munzur’da balık tutuyorduk, eğleniyorduk, yüzüyorduk. Bir anda şehrin göbeğine geldik. Gelir gelmez de konservatuar sınavına girdim. Ne nedir bilmiyordum. İlk sosisi yediğimde kustuğumu hatırlıyorum; bünye almıyor. Tunceli o sıra köy gibi bir yer. Munzur dağlarında çok koyun keçi otlattım, o zaman savaş yoktu. Acılı bir kuşak var bu savaştan yana, ama kinin-nefretin olduğunu düşünmüyorum. Bu sürecin çözüleceğini düşünüyorum.

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019