ISSN: 1301 - 3971
Yıl: 17     Sayı: 1835
Şu an 1 müzisyen gazete okuyor

Günün Mesajları


♪ Tüm Mavi Nota dostlarının ve ülkemizin Şeker Bayramını en içten dileklerle kutlar esenlikler dileriz!
editör - 02.05.2022


♪ 8 Mart"ı kadın goygoyculuğuna çevirmeden, mana ve ehemmiyetinin taşıdığı öz yapıdan koparmadan kutlanması dileğiyle, 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun
Mavi Nota - 08.03.2022


♪ Okurlarımızın ilgisine çok teşekkür ederiz!
Mavi Nota - 03.03.2022


♪ Mobildeyiz! Cep telefonu, tablet ve diğer mobil araçlarda bir tık uzağınızdayız!
editör - 17.01.2022


♪ 17. yaşımız kutlu olsun!
editör - 24.11.2021


♪ 20. yüzyılın en önemli birkaç sopranosundan birisi olarak görülen TC Devlet Sanatçısı Diva Leyla Gencer'in 93. doğum yıldönümünde saygı ve özlemle anıyoruz.
Mavi Nota - 10.10.2021


♪ Gazetemizin öğretmeni, eski danışma kurulu üyemiz, besteci ve akademisyen, hocaların hocası Sefai Acay'ı vefatının 5. yılında saygı ve özlemle anıyoruz!
Mavi Nota - 20.09.2021


♪ Mavi Nota şahane...
Can Çeliker - 18.08.2021


♪ Değerli dostumuz Keman sanatçısı Tuğrul Göğüş’ün beklenmedik anda vefatı bizleri derin bir üzüntüye sevketmiştir. Değerli arkadaşımıza Tanrıdan rahmet, kederli ailesine başsağlığı ve sabır diliyoruz.
Mavi Nota - 09.08.2021


♪ Harika bir kaynak, düşünüp, oluşturup, yaşatanlara minnet ve saygılar
oya kerimoğlu - 03.08.2021


Tüm Mesajlar

Anket


Klasik Batı Müziği dinler misiniz?

Sonuçları Gör

Geçmişteki Anketler

Tavsiye Et




Tavsiye etmek için sisteme girmeniz gerekmektedir.

Destekleyenlerimiz






 

Yazılar


Francesca Martinelli ile Sayı: - 14.11.2006


(Aşağıda, geçtiğimiz Nisan ayında Bilgi ve Koç Üniversiteleri’nde bir dizi seminer vermek için İstanbul’a davet edilmiş olan İtalyan Jazz  tarihçisi, gazeteci Francesco Martinelli ile “Avrupa Jazz”ı hakkında yaptığımız ve  Açık Radyo, 94.9’da “Esintiler” Programı’nda 30 Nisan ve 7 Mayıs Salı geceleri arka arkaya yayınlanan iki programın özetini bulacaksınız.)

Seda Binbaşgil: 1987 yılında ABD Kongresi jazz’ı “bireysel  ifadenin mükemmel bir modeli” ve “nadir ve çok değerli bir Amerikan ulusal hazinesi” olarak tanımlayan bir kararnameyi kabul etti. Özellikle Afrika kökenli Amerikan kültürünün kendini ifadesinin bir ürünü olan jazz’ın, her zaman diğer kültürlerin, geleneklerin müzikal etkilerine de açık olduğunu ve 1920’lerden beri de dünya üzerinde çok farklı ülkelerin müzisyenleri tarafından çalındığını biliyoruz. Fakat, önümüzdeki iki program boyunca, biz çok özet olarak ve hızla Jazz’ın sadece Avrupa’daki serüvenine göz atacağız:

Sanırım herşey 1918 Şubat’ında James Reese Europe’un  25 Fransız şehrini “Hellfighters” ismini taşıyan ve 369. Piyade Alayı’nın Ragtime grubuyla ziyaret edip konserler vermesiyle başladı, değil mi?

Francesco Martinelli: Tam olarak bir Ragtime grubu değildiler, ama çaldıkları müzik Ragtime’a çok yakındı. Amerikan ordusunun, daha doğrusu o alayın resmi bando takımıydı. Dolayısıyla, ilahiler ve askeri marşlar çalan bir gruptu. Ragtime ve dans müziği, repertuarlarının sadece bir bölümüydü, ama Avrupa’da verdikleri konserlerde ön plana çıkardıkları buydu, ve senkopasyon, müziğin sololara açık oluşu, çalanların müziğe bireysel katkıları, o zamana kadar sadece “Avrupa Klasik Müziği”nin daha katı kurallarına alışmış Avrupalı dinleyiciler için bir şoktu elbette. Hatta marşları bile bir Avrupa bandosundan çok daha farklı yorumluyorlardı. Alayın Amerika’ya dönüşünün güzel bir tablosu vardır: New York limanına indikten sonra 5ci cadde boyunca Manhattan’da yürüdüler. Böylece ilk defa zencilerden oluşan bir geçit  töreni yapılıyordu New York’ta. Askeri marşlar çalarak başladılar yürüyüşlerine..yolda askerler, eşlerine, ailelerine, sevgililerine kavuşmaya başladıkça, çaldıkları müzik de değişmeye başladı ve sonunda 125ci caddeye yani Harlem’e geldiklerinde müzik tamamen jazz’a dönüşmüştü ve artık sokaklarda onların dönüşünü kutlayanlar için çalmaya başlamışlardı. Bu Amerika’da zenciler için çok önemli bir andı ve James Reese Europe da bu başarının sembolüydü.

Seda Binbaşgil: O tarihlerde Avrupa’yı dolaşan sadece James Reese Europe değildi, değil mi? “Original Dixieland Jazz Band” de var mesela bildiklerim arasında ve üstelik  bir de Buckingham sarayında Kral 5ci George’un huzurunda bir konser vermişler. Bir de Avrupalılar, jazz’ı bu saydığımız gruplar gibi Avrupa’da turneye çıkan müzisyenlerden dinleyip tanıdılar, ama aynı zamanda zencilerden oluşan revülerle turneye çıkan ve jazz çalan orkestralardan da bu müziğe aşina olmaya başladılar, doğru değil mi?

Francesco Martinelli:  Elbette. Bu jazz’ın Avrupa’ya ilk geliş yollarından biridir. Revülerde her zaman jazz müzisyenleri olurdu. Bu gruplar o aralar Avrupa’da çok popülerdi. Dediğiniz gibi, İngiltere, Fransa, İtalya, İsviçre’de çaldılar. Bu arada, Avrupalı bestecilerin de Amerikan müziğinden etkilendiklerinden bahsetmek lazım. Amerikan müziğinden etkilendiğini söyleyen ilk besteci Brahms’dır ve Amerika’ya  yaptığı  bir yolculuğun arkasından yazdığı anılarında  zencilerin söylediği ilahilerden bahsetmiştir. Ravel ve Debussy de etkilenenler arasındadır. İsviçreli orkestra şefi Ernest Ansermet ise “geleceğin müziği bu olacak işte” diyerek klarinetçi Sydney Bechet’yi öven bir makale yazmıştı.

Seda Binbaşgil: Haziran 1919’da Will Marion Cook  “Southern Syncopated Orchestra”sı ile Avrupa’da turneye çıkar ve bundan hemen önce de Sydney Bechet’yi işe alır. Bechet sonra  Avrupa’da kalır ve bahsettiğiniz İsviçreli şef  de onunla bu şekilde tanışır.

Herşey James Reese Europe ile başladı dedik ve bir yerde okuduğuma göre Europe, jazz’ın zenci Amerikan kültüründen kaynaklandığını şu sözleriyle belirtiyor: Zenci, müzikte alışılmışın dışında, özgün olan herşeyi sever ve jazz ona çok hitap eder. Bizim de beyazlara karşı ırkçı duygularımız var: Eğer beyazları taklit edersek, ortaya kötü kopyalar çıkar.” Ama tersine beyazlar siyahları taklit etti bu sefer Avrupa’da ve üstelik ortaya hiç de kötü kopyalar çıkmadı değil mi? Avrupa Jazz’ının ilk önemli siması kimdi?

Francesco Martinelli: Avrupa jazz’ının ilk önemli siması Roman gitarist Django Reinhardt’tır. Bu araştırmaya açık bir konu aslında. Django’nun liderliğinde Romanlar neden jazz’ı bu kadar çekici buldular ve sonunda günümüzde hala dinlenen, bir nevi kendi jazz markalarını nasıl yarattılar? Doğudan geliyorlardı ve jazzla bir şekilde benzeşen değişik müzikler çalıyorlardı. Orta Avrupalıların Klezmer müziği, Rus müziği gibi. Paris restoranlarında balalaykalar çalarlardı örneğin. Batı tarzında bir gam, ve ritmik uygulaması olmayan hint müziği geleneğinden geldikleri için belki kendilerini jazz’a bu kadar yakın hissettiler. Çünkü jazz’da da notalar “kırıktır”  ve ritmler çok daha karmaşıktır ve klasik batı müziğine kıyasla dans ve doğaçlamaya daha yakındır. Her neyse, ressam bir arkadaşı Django’yu Nice’e çağırdı. İlkel resim sanatıyla ilgili biriydi. Yapısı itibarı ile  jazz bu sanatçılara doğal olarak heyecan veriyordu. Ona Louis Armstrong dinlettiği ve Django’nun ağlayarak hayatında o güne kadar onu bu kadar derinden etkileyen hiçbir müzik dinlemediğini söylediği anlatılır hep. “İnsan Müziği” yani müziğin arkasındaki insanı hissettiren müzik olduğunu söyler bu dinlediğinin Django.. Django jazz çalmak isteyen ilk Roman’dı ve “Hot Club de France”da ona olağandışı bir beşli ayarlandı, olağandışı çünkü sadece yaylılardan oluşuyordu beşlisi.

Seda Binbaşgil: “Hot Club de France” nasıl bir organizasyondu?

Francesco Martinelli: Hugues Panassié tarafından başı çekilen “Jazz Kulüpleri Federasyonu”na verilen isimdi. Jazz-severlerin jazz dinleyebilecekleri küçük kulüpler kurulurdu değişik şehirlerde ve çeşitli konserler düzenlerlerdi, müzisyenleri davet ederler ve Fransa’da turneler organize ederlerdi.. Bu ve bunun gibi diğer etkinliklerinin yanısıra bir de dergi çıkarırlardı. “Hot Club de France”  Django’nun da sponsorluğunu yapardı, mesela İtalyan kökenli kemancı Stephan Grapelli ve Fransız ve Roman ritm ve bas gitaristlerden oluşan grubunun kurulmasına önayak olmuşlardı. Bu grup da çok ilginçti, çünkü o zamana kadar jazz sadece yaylılarla çalınmamıştı hiç.

Seda Binbaşgil: Avrupa’da jazz’ın başlangıcı –veya sizin sözlerinizle “emekleme dönemi”- James Reese Europe’un 1919 yılında Avrupaya gelişiyle start aldı diyebiliriz herhalde. Bu dönem ne zaman sona erdi?

Francesco Martinelli: 1920’lerden önce ‘18 ve ‘19’da Avrupa’da jazz duyulmaya başlanmıştı ve sanırım emekleme veya çocukluk dönemi de saksafoncu Coleman Hawkins’in Avrupa’yı terkedişiyle son buldu denebilir. Coleman Hawkins Avrupaya jazz çalmak için gelen Rex Stuart veya Sydney Bechet gibi isimlerden biriydi. O zamanın şartlarında grubunu getirmek zor olduğu için tek başına geldi Avrupa’ya ve Paris, Belçika, Hollanda..bir çok yerde çaldı. Özellikle zenci olduğu için de giderek şiddetlenen Nazi tehdidini hissetti üzerinde ve 1939 yılında New York’a dönmek zorunda kaldı. Döner dönmez de onu Amerika’da çok kısa zamanda “tenor saksafonun kralı” konumuna getirecek olan ünlü albümü “Body & Soul”u kaydetti. Özetle jazz’ın Avrupa’daki ilk döneminin 1919-1939 yılları arasındaki 20 sene olduğunu söyleyebiliriz.

Seda Binbaşgil: 2.ci Dünya Savaşıyla birlikte Avrupa’da jazz durmadı ama değil mi? Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

Francesco Martinelli: Hayır durmadı. Jazz müziği farklı bir konum ve boyutta dinlemeye devam edildi. O sıralarda moda olan jazz parçalarının çoğunun bestecileri yahudi kökenliydi. Dolayısıyla, Nazi Almanyası’nda bu parçalar siyasi rejimin “Entartete Musik” diye adlandırdığı ve Nazilerin çalınmasını yasakladığı “dejenere, yoz müzikler” listesinde bulunuyordu. Ama öte yandan bir çok Alman entelektüel, hatta askerler ve subaylar ise jazz’ı severek dinliyorlardı..bir nevi madalyonun iki değişik yüzü yani.. Bir yandan jazz resmen yasakken, diğer yandan askerlerin verdikleri özel partilerde tercih edilen müzik konumundaydı. Bu İtalya’da olan bitene de çok yakın: İtalya’da da yasaktı jazz. Ama insanlar tanınmamaları için şarkıların adlarını değiştiriyor ve bunların yerine İtalyanca sözcükler kullanıyorlardı. Mesela Mussolini jazz’a karşıydı ama oğlu sonunda bir jazz piyanisti olup çıktı. Django da Alman işgali sırasında kendini hiç güvende hissetmiyordu tabi, çünkü Romanlara karşı da Alman zulmü vardı ve bir keresinde pasaportu filan olmadan İsviçre’ye geçmeyi denedi, ancak Nazi subayları onu durdurdular. Ama  geri çevirmeden önce de birlikte bir fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmediler: Django ve Nazi subayı hayranları..

Mike Zwerin adında Pariste yaşayan bir gazetecinin “Swing Under the Nazis” (=Nazi döneminde Swing) ismini taşıyan bir kitabı vardır. İnsanı altüst eden bir kitaptır ama çok ilginçtir. O dönemin Almanyası’nda elden ele dolaşan fanzinlerin, yani elle yazılmış jazz yazılarının toplandığı bir kitaptır  o..Rusların “samizdatları” gibi bir nevi.

Seda Binbaşgil: Çok ilginç bu anlattıklarınız. Peki, Fransa’yı Avrupada jazz’ın kaynağı yapan faktörler nedir sizce?

Francesco Martinelli: Sanırım üç, dört faktör var. Birincisi ve bence en az bilineni Fransa’da klasik müzikte hala yaşatılan bir doğaçlama geleneği var. Paris konservatuarında org için doğaçlama dersi var. Bu orgcular aslen kilisede çalmak üzere yetiştiriliyorlar ve kilisede seremoniyi yöneten kişinin ritmine uyabilmek için de kimi zaman doğaçlama çalmak durumunda kalabiliyorlar.

İkinci faktör de aslında bir bakıma klasik müziğe  bağlı. Fransa’da nesiller boyunca Ravel, Debussy gibi pek çok besteci jazz’ın soundu, ritmi ve renginden etkilenmişti ve bu yeni müziğe kendi müziklerinde yer vermeye başladılar. Fransayı Avrupa Jazz’ının doğuş yeri yapan sebeplerden üçüncüsü de  Fransa’nın genel entelektüel ortamı ile ilgilidir. Fransa’da ressam, filozof, yazar, koreograf, yönetmen gibi entelektüel bir kesim  jazz ritmlerini etkileyici buluyorlardı. Jazz çalınan yerlerin  atmosferi bile farklıydı, klasik müzik konserleri ile vals , müzet yapılan dansingler arasında bir ortamdı bu. Yani hem entelektüel bir hava vardı, ama aynı zamanda ortam resmi değildi, arada yanınızdakiyle sohbet de edebiliyordunuz. Aslına bakarsanız jazz çalınan yerlerin havası, 100 yıl öncesinin klasik müzik ortamlarından da çok farklı değildi. Mesela Mozart mektuplarında bunu açıkça ortaya koyar, “dinleyiciler çaldığım melodileri beğendikçe konser esnasında coşkuyla  ayağa kalkıp beni alkışlardı” der ve bundan çok mutlu olur, çünkü dinleyicisinin beğenisini hemen o anda alır. Ama mesela bugün bir izleyici olarak bir klasik müzik konserinde böyle bir şey yapsanız, salondan atılırsınız.

Dördüncü sebebe gelince diyebilirim ki Fransa’ya gelmek Amerikalılar için sosyal bir sınıf atlama anlamına da geliyordu. Amerikada “gece klübü müzisyeni”yken, Fransa’da  , İtalya’da, İngiltere’de, daha doğrusu Avrupa’nın neresine giderlerse gitsinler “sanatçı” olarak karşılanıyorlardı.

Seda Binbaşgil: Tabi şunu da eklemek lazım. Jazzcıların çoğu Afrika kökenli Amerikalılardı ve Amerika’da saygı görmeye hiç alışmamışlardı. Halbuki Avrupa’da beyefendi olarak muamele görüyor ve kendilerine hayranlık duyuluyordu.

Francesco Martinelli: Aynen öyle. Ama burada bulamadıkları bir şey vardı ki o da müzikal anlamda heyecandı. Hemen hepsi müziklerini tazelemek, güncellemek, ordaki jazz müzisyenleriyle yine birlikte çalmak için belli dönemlerde New York’a giderlerdi. Ama Fransa’da bulunmak hepsine de iyi gelirdi bebop davulcusu Kenny Clarke gibi. Modern davulun önde gelenlerinden biriydi Kenny Clarke ve  Fransa’ya temelli yerleşmişti… Amerika’dan buraya çalmaya gelen müzisyenlere yardımcı olurdu. Baştan beri davul Avrupa jazz’ının en zayıf noktasıydı. İşte bunun giderilmesinde Clarke’ın büyük katkıları oldu. Hemen Fransız basçı Pierre Michelot ile ayrılmaz bir ikili oluşturdular. Clarke/Michelot ikilisinin ritm alanındaki beraberlikleri  Fransız jazz kayıtları için büyük önem taşımıştır.

Seda Binbaşgil: İster Amerika’da olsun, ister Avrupa’da olsun jazzla ilgili konuştuğumuzda Miles Davis’den bahsetmemek belli konuları atlamak anlamına gelir. Bu nedenle Miles Davis’in Avrupa jazz’ına katkısından da bahsedebilir miyiz lütfen?

Francesco Martinelli: Miles Davis düşük kaliteli müzisyenlere karşı hiç toleransının olmamasıyla bilinirdi.“Ascenseur  Pour L' Echafaud" isimli bir Louis Malle filmine müzik yapması için 1957 yılında Fransa’ya davet edilmişti Miles Davis  ve orda Fransız müzisyenlerle çalıştı, davulda yine Kenny Clarke vardı, basta Pierre Michelot, ve yarı Fransız yarı Amerikalı tenor saksafoncu Barney Wilen. Miles Davis’in bu kadar önemli bir kaydı Avrupalı, Fransız müzisyenlerle yapması, artık Avrupalı müzisyenlerin kalitesinin ispat edildiğini ima ediyordu. Eğer Miles Davis onlarla çalabildiyse ve bu kayıt için Amerika’dan müzisyen getirtmediyse, muhakkak iyi olmalıydılar.

Seda Binbaşgil: Francesco, neden sanat – daha çok sinema diyelim- hep jazz’la içiçe oldu..özellikle de Avrupa’da?

Francesco Martinelli: Jazz ve sinema benzer bir tarihi paylaşırlar. Her ikisi de kayıt teknolojisinin getirdiği olanaklar sayesinde doğdu ve gelişti. Jazz’ın varolabilmesi için gerekli olan, yazılı partisyonlardan çok  ses kayıtlarıdır. Sesin kaydı jazz’ın yaygınlaşmasını, görüntülerin kaydı da sinemanın gelişmesini sağladı. Yani sinema ve jazz, kardeş sanat sayılabilirler. Avrupalı yönetmenlerin ilk tercih ettikleri müzik  jazz oluyordu. Amerika’da doğaçlama çalabilen jazzcılar “sessiz filmler” için müzik yapıyorlardı. Yani ekranda gördükleri sahnelere müzik uyduruyorlardı. Fats Waller ve Count Basie gibi isimler jazz kariyerlerine, sessiz filmlere müzik  yaparak başladılar. Hala Bill Frisell gibi pek çok müzisyen bir filmin gösterimi esnasında canlı olarak müzik yapmakta ve bundan zevk almaktadır. Müzisyenler, Buster Keaton filmlerine müzik yapmışlardır mesela ve bu birliktelik bize, o zamanki filmlerin akışlarının da –özellikle ilk sessiz filmlerde-  aslında nasıl jazz’a yakın, hatta senkoplu olduğunu gösterir. Özetle, Avrupalı yönetmenlerin ilk tercihiydi jazz ve ‘60lardan itibaren, aralarında, Miles Davis’in “Ascenseur Pour L’Echafaud” isimli film için yaptığı müzik, Art Blakey’nin “Kaybolan Kadınlar” isimli çok ünlü bir diğer filme yaptığı müzik de olmak üzere, bir çok Avrupalı yönetmen, filmlerine müzik yapmaları için jazz müzisyenlerini davet etti. 

Seda Binbaşgil: Peki. Yine Fransa’yla ilgili ama başka bir konuya geçelim isterseniz. Burada “Erken Dönem Jazz” ile “Modern Jazz” severler arasında  çok ateşli bir savaş başladığından bahsetmiştiniz..

Francesco Martinelli: Evet.  Bu tabi bize bugün çok komik geliyor ama o zaman yaşananlar çok ciddi bir kavga, hatta bir kilisenin iki ayrı inanca bölünmesi gibi bir hizipleşme niteliğindeydi bile denebilir. O sıralarda Charlie Parker & Dizzy Gillespie Paris Festival’inde çaldılar. Biraz evvel bahsettiğimiz “Hot Club de France”ın kurucusu ve direktörü Hugue Panassié o festivalde ilk kez Bebop sound’unu duydu ve deklare etti: “bu jazz değildir!” Çünkü ona göre, Jazz ‘30’larda bitti.. New Orleans’la başlayıp erken swing dönemi ile sona erdi. Bebop ise söz konusu bile edilemezdi. “Çaldıkları belki Çin müziğidir,  belki çağdaş müziktir, ama jazz’la alakası yok” derken,  Charlie Parker ve Miles Davis’e gönderme yapıyordu. Tabi bazıları bu müziği sevdi ve jazz olarak kabul etti,  böylece birbirine rakip iki kamp ve sonunda iki de festival çıktı ortaya. Eğer jazz’ın tarihine bakarsanız, her zaman jazz’ın nerde başladığı ve nereye gideceği konusunda kesin fikirleri olan birilerine rastlarsınız… Sanatı ayrıştırmaya, kategorize etmeye çalışan insanlara… Benim daha açık bir vizyonum var.. Çağdaş hiçbir müzik jazz’sız olamaz ve jazz da bunca değişik müziği bu kadar etkilediğinden dolayı kendisiyle gurur duymalıdır.

Seda Binbaşgil: Fransa’daki bu ateşli jazz tartışmaları Amerika’dakilerle aşağı yukarı benzer zamanlarda mı başladı?

Francesco Martinelli: Evet yaklaşık olarak öyle. Ama Amerika’dakiler çok daha yumuşak,çok daha iyi niyetli tartışmalardı. Fransa’daki gibi fiziksel kavgalar yoktu orda. Fransa’da  tartışmalar politika gibi başka alanlara, kişilerin özel hayatlarına, ahlak anlayışlarına kadar girdi  ve giderek çirkinleşti. Gerçi bugün artık o savaş bitmiş durumda  ama, orda burda hala savaşan bazı neferler yok değil. Bu biraz şuna benziyor; mesela savaş biter ama cangılın içinde bir yerde kaybolmuş olan Japon asker 20 yıl sonra ortaya çıkar ve savaşın bittiğini yeni öğrenir! Beni korkutan bunun modern uyarlaması..yani jazz nedir ne değildir diye anlatan insanların yeniden varolması.

Seda Binbaşgil: Aynı dili konuştukları için pek çok insan Avrupa’da jazz’ın  Fransa’da değil de İngiltere’de başladığını varsayabilir. Ama öyle olmadı. Peki neden?

Francesco Martinelli: Aslında bu doğru  bir mantık yürütme ve soru da iyi bir soru. Sebebi şu: İngiltere’deki müzisyenler sendikası,  bire bir bir değiş-tokuş  olmadığı takdirde Amerika’dan  jazz müzisyeni  getirmeyi yasaklamıştı. Bu da şu anlama geliyordu: İngiltere’ye gelip çalan her bir Amerikalı müzisyen karşılığında, bir İngiliz müzisyenine de Amerika’da iş bulunması gerekiyordu. İngiltere’deki  müzisyenlere saygısızlık etmek istemem ama, özellikle 1940’larda ve ‘50’lerde, jazz müziğinde, Amerikalı müzisyenler Avrupalı  müzisyenlere göre çok daha iyi ve ileriydiler. Dolayısıyla bu değiş-tokuş pek mümkün değildi, işte  bu kural yüzünden Amerikalı jazzcılar uzun süre İngiltere’de çalamadılar. Mesela Louis Armstrong ve Duke Ellington gibi ünlüler bile ancak bir revü veya bir vodvilin parçası olarak İngiltere’ye davet edilebilmiş ve konser verebilmişlerdi. Diğer bir deyişle, onlar müzisyen olarak değil  ancak “entertainer” veya “showmen” olarak işe alınabilmişlerdi. Tüm bunların İngiliz müziğine iki farklı etkisi oldu. İngiltere’de uzun bir müddet, sadece erken dönem jazz ve blues çalındı sonuç olarak ve  bu da, bu ülkede bir çok blues grubunun kurulmasına yolaçtı.  Bu blues hareketi  de daha sonraları Amerika’yı istila eden İngiliz pop müziğinin temelini oluşturdu. Biliyorsunuz Rolling Stones bir blues grubu olarak yola çıkmıştı ve hatta Beatles’ın ilk dönem parçalarında da  blues etkileri hissedilir. Yani bu kuralları koymakla müziği koruyucu bir önlem alınmıştı. Ama bu yasak kaldırılır kaldırılmaz, İngiltere  kısa zamanda kendini toparladı. Mesela Avrupa’nın en önemli jazz kulüplerinden biri olan “Ronnie Scotts” Londra’dadır. Ronnie Scotts ve Thelonius Monk’tan Roland Kirk’e kadar geniş bir yelpazede müzisyenleri en  az 2 hafta çalmak üzere  davet ediyordu. Onlar da rahat bir ortamda çalışmaktan memnun kalıyor, şehri gezip görecek, dinlenecek vakitleri oluyordu. Tek bir gün,  tek bir konser vermek  -belki müzikal açıdan iyi bir şey ama bir müzisyen olarak  size 2 hafta sürece çalmanın “groove”unu veremez, çünkü bu sürede müzisyenler dinleyicilere, ortama da alışmaya başlarlar. Bu da jazz için önemli bir faktördür. Ronnie Scotts İngiltere’deki  Modern Jazz hareketinin başını çeken bir müzisyendi. Zoot Sims tarzı “cool”  tenor saksafon çalardı. Yeni sound’lara hep açıktı. Prova yapacak yerleri olmayan müzisyenlere bile kapısı açıktı. New York’ta da bir zamanlar ortam böyleydi, Pazartesi geceleri, big bandler ya sırf zevk için ya da yeni aranjmanları denemek için kulüplerde  toplanıp çalarlardı. Ronnie Scotts da işte  İngiliz jazz’ı için bu işlevi görürdü. Flamingo gibi başka kulüpler de vardı. Ancak  Ronnie  Scotts onlar gibi ticari değildi, yeri farklıydı onun.

Seda Binbaşgil: Zaman sınırlamamızdan dolayı, sanırım İngiltere üzerinde konuşmamızı da burda bitirmemiz gerekecek. Hangi ülkeye gidiyoruz şimdi?
Francesco Martinelli: Hollanda’ya. Hollanda   dünyadaki en  müzikal ülkelerden  birisidir.  Kişiye göre en fazla senfoni orkestrasının bulunduğu yerdir mesela. Çok erken  dönemlerden başlayarak, Hollanda da pek  çok  büyük şirket müzik etkinliklerine sponsor olmaya başladı, Philips’in Yannis Xenakis’e, Brüksel  dünya fuarı için müzik sipariş etmesi gibi. Yani müzik orda çok popüler  bir konumdadır, aklıma nefeslilerden oluşan gruplar geliyor mesela Hollanda deyince..  bir de mekanik müzik yapma çok Hollanda’ya özgü bir şeydir…müzik kutusuyla ve zillerle yaptıkları müzik diğer Avrupa ülkelerine nazaran çok daha komplike ve farklıdır. Hala bu konumunu korumaktadır. Ayrıca, en önemli jazz festivallerinden biri olan “North Sea Jazz Festival” (Kuzey Denizi Jazz Festivali) Haag’da yapılmaktadır. Ülkede beste yapanları ve çalmayı teşvik edici ve gayet iyi çalışan bir destek yardımları sistemi  vardır. Mesela bir Hollandalı müzisyen bir kulüpte  çalacaksa, ücretin yarısını devlet üstlenir, sadece diğer yarısını kulüp öder. Dahası da var; müzisyenlerin sağlık sigortası, emeklilik ödenekleri falan vardır. Bu konularda Avrupa’daki en gelişmiş sistem Hollanda’dadır.  Sistem özellikle sürekli bir işi olmayan free-lance jazz müzisyenleri için hayati önem taşır. Bu hareketin önde gelenlerinden biri de, kendi grubunu kurmadan önce Hollanda’daki pek çok jazz müzisyeniyle çalan Willem Breukerdir. Breuker’ın eserleri büyük müzikalite içerdiği gibi, müziğinde jazz’a, hatta Paul Whiteman  geleneğindeki gibi yaylıları da içeren senfonik jazz’a duyduğu derin sevgi hissedilir her zaman. İleri bir teknikle çaldığı soprano saksafonuyla yaptığı doğaçlama soloları zaman zaman içinde komiklikler barındırır.

Seda Binbaşgil: Sanırım “Free Jazz”ın, Avrupa jazz’ının gelişimine yaptığı katkılardan bahsetmedik. Biraz da bundan konuşalım mı?

Francesco Martinelli: Evet. Aslında çok önemli bir katkı tabi. Pek çok önemli müzisyen Free Jazz dinleyerek geliştirdiler kendilerini. Free jazz derken 1960’larda Sun Ra, Paul Bley, Bill Dickson, Cecil Taylor -ve belki de aralarında en önemlisi Ornette Coleman- gibi müzisyenler tarafından yapılan pek çok farklı stildeki müzikleri dinlediler. John Coltrane, ve Eric Dolphy bile kariyerlerinin  sonuna  doğru serbest formatlı  müzik çalıyorlardı. “Free jazz” biraz da ne anlama geldiği pek belli olmayan bir terimdir. “Hiç kuralı yoktur” demek değildir elbette. Free jazz’da da kurallar vardır ama müziğin formunu müziğin gelişimi belirler… performanstan yani icradan evvel belli değildir format. Bir bakıma çok ileri düzeyde bir müzik yapmaktır Free Jazz ve sanırım, Türk geleneksel  müziğini bilenler kendilerini bu kavrama uzak hissetmeyeceklerdir. Free Jazz bu müzisyenlere, -hangi ortamdan gelirlerse gelsinler-  jazz’la tanışmaları için tam, eksiksiz bir özgürlük sağladı.  Çünkü müzisyenler, klasik  müzik, folk müziği, hatta müzikle alakası olmayan sanat  ortamlarından bile gelebiliyorlardı.  Müzikle alakası olmayan sanat  ortamları derken özellikle Almanya’da avangard sinema, avangard resim, avangard bale sanatı çok gözdeydi ve Pina Bausch dans stüdyolarıyla Wuppertal gibi bir ortamın müzisyenlerle olan ilişkisi serbestçe doğaçlanan müzik için çok anlamlıydı. 1960’ların sonuna doğru, Avrupa’nın her tarafına yayılan bir  ağ kuruldu 3-5 müzisyen tarafından. Bunlar çalış ve çalışma tarzları üç aşağı, beş yukarı benzer müzisyenlerdi, ve beraber çalmaya başladıklarında da “Serbest Doğaçlanan Avrupa Müziği” dediğimiz tarz çıktı ortaya…belki kullanışsız, elverişsiz bir isim ama yine de “jazz proper” (=esas jazz) dan farkını ortaya koyabilmesi açısından  uygun bir tanım bence ve bu müzik de, jazz olmasaydı bugün varolamazdı. Bu müziğin önde gelenleri Breuker, Mischa Mengelberg, Hollanda’da Han Bennink, İsveç’te Maarten Altena, Lars Gullin, Derek Bailey, Paul Rutherford, İngiltere’de Evan Parker; Almanya’da Alexander von Schlippenbach, Paul Lovens, Peter Kowald gibi  isimlerdi. Bu arada, ilgilenenler için belirtmek istiyorum, İngiltere’de Sheffield Üniversitesi’nin web sitesinde yeralan  bir “Avrupa Serbest Doğaçlama Sayfası” vardır ki burdan “Avrupa Serbest Doğaçlama Müziği” hakkında ansiklopedik bilgilere rahatlıkla erişilebilir.  (http://www.shef.ac.uk/misc/rec/ps/efi/)

Seda Binbaşgil: İskandinavya Jazz’ı hakkında ne diyeceksiniz?

Francesco Martinelli: Fransa’nın yanısıra, Avrupa Jazz’ının doğup geliştiği yerlerden biri de İskandinavya’dır. İskandinavya’daki müzik sistemi de bir bakıma Hollanda’dakini çağrıştırır. Bu yüzden bir sürü müzisyen Danimarka’ya taşınmıştır. Danimarka bir de oldukça modern ve avangard müzisyenlerin davet edildiği kafe’lerin,  Golden Circle gibi kulüplerin olduğu bir ülke. Bu konuda Fransa’dan bile daha açıktır. Ornette Coleman, Cecil Taylor gibi isimler,bazı önemli albümlerini Danimarka ve İsveç’te kaydetmiştir.  Danimarka’nın  ayrıca bariton saksafoncu Lars Gullin gibi çok iyi müzisyenleri de vardı. İskandinavya, sampling ve elektroniği, modern ve farklı dans ritmlerini jazzla kaynaştırması açısından Avrupa Jazz’ının önderi olmuştur. Şimdi bu alanda çalışan pek çok müzisyen var. Örneğin İstanbul’da bir çok kez sahne alan Bugge Wesseltoft. Heyecan verici bir müzik bu. Jazz doğaçlamasını alıp onu modern dans ortamıyla birleştiriyorlar bu  müzisyenler…

Seda Binbaşgil: Bir örnek de  İsveçli Esbjörn Svensson üçlüsü, değil mi?

Francesco Martinelli: Evet. Onlar da öyle..müziğe bu tarz bir yaklaşım İlhan Erşahin’den de  gelmişti. Bu heyecan verici yeni bir gelişme, şu aralar yaşanıyor ve İskandinav ülkeleri de burda başı çekiyorlar. Aynı zamanda bahsettiğimiz gibi devlet yardımlarının da bu ülkelerde tabi çok katkısı oluyor müziğe, mesela devletin, albümlerin sponsorluğunu yaptığı bir markası var ve sadece klasik müzik veya geleneksel jazz’ı desteklemiyor, aynı zamanda çağdaş,  modern jazz albümlerini de çıkarıyor.

Seda Binbaşgil: Önemli yeni yollar açıldı müzisyenler için 1960’larda ve bunlardan birinin Avrupa jazz’ına katkılarından konuştuk. Free Jazz’ın yanısıra, bir diğer yenilik de o güne dek hiç duyulmamış bazı kayıtların artık müzisyenlerin kullanımına da açık olmasıydı. Biraz bunun ayrıntılarına girebilir miyiz  şimdi?

Francesco Martinelli:  Bu iki olay da birbiriyle biraz  içiçe geçmiş gibi. Aynı zamanlara rastlar gelişimleri. İlk elektronik müzik denemeleri, ilk Free  Jazz denemeleri bahsettiğiniz bu kayıtların piyasada rahatça bulunabilir olmalarıyla aynı zamana rastlar.. o tarihlerde şimdi “dünya müziği” olarak adlandırdığımız bu albümleri rahatça bulabilir, alabilir oldu herkes. Şimdi buna alışmış durumdayız, ama o yıllarda böyle bir şey duyulmamıştı bile. Japon, Afrika, Latin,  Orta Doğu, Çin müziği albümlerini kolaylıkla bulup dinlemeye başladı müzisyenler ve bu yeni kayıtlarda duydukları müzik tonlarını, renklerini kendi müziklerine katmaya başladılar. Bu da onların müzikleri için önemli bir gelişmeydi elbette.

Seda Binbaşgil: Verdiğiniz değerli bilgilerle programıma yaptığınız katkılardan dolayı çok teşekkür ederim, Francesco.
  

 


Yazıyı Tavsiye Et

Yorumlar


Bu yazıya henüz yorum yapılmadı.

Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.