ISSN: 1301 - 3971
Yıl: 18     Sayı: 1860
Şu an 10 müzisyen gazete okuyor
Müzik ON OFF

Günün Mesajları


♪ 30 yıl sonra karşılaşmak çok güzel Kurtuluş, teveccüh etmişsin çok teşekkür ederim. Nerelerdesin? Bilgi verirsen sevinirim, selamlar, sevgiler.
M.Semih Baylan - 08.01.2023


♪ Değerli Müfit hocama en içten sevgi saygılarımı iletin lütfen .Üniversite yıllarımda özel radyo yayıncılığı yaptım.1994 yılında derginin bu daldaki ödülüne layık görülmüştüm evde yıllar sonra plaketi buldum hadi bir internetten arayayım dediğimde ikinci büyük şoku yaşadım 1994 de verdiği ödülü değerli hocam arşivinde fotoğraf larımız ile yayınlamaya devam ediyor.ne büyük bir emek emeği geçen herkese en derin saygılarımı sunarım.Ne olur hocamın ellerinden benim için öpün.
Kurtuluş Çelebi - 07.01.2023


♪ 18. yılımız kutlu olsun
Mavi Nota - 24.11.2022


♪ Biliyorum Cüneyt bey, yazımda da böyle bir şey demedim zaten.
editör - 20.11.2022


♪ sayın müfit bey bilgilerinizi kontrol edi 6440 sayılı cso kurulrş kanununda 4 b diye bir tanım yoktur
CÜNEYT BALKIZ - 15.11.2022


♪ Sayın Cüneyt Balkız, yazımda öncelikle bütün 4B’li sanatçıların kadroya alınmaları hususunu önemle belirtirken, bundan sonra orkestraları 6940 sayılı CSO kanunu kapsamında, DOB ve DT’de kendi kuruluş yasasına, diğer toplulukların da kendi yönetmeliklerine göre alımların gerçekleştirilmesi konusuna da önemle dikkat çektim!
editör - 13.11.2022


♪ 4bliler kadro bekliyor başlıklı yazınızda sanki 4 bliler devre dışı bırakılmış gibi izlenim doğuyor obür kamu kurulrşlarında olduğu gibi kayıtsız şartsız kadroya geçecekler yıllardır sanat kurumlarımızı sırtlayan bu sanatçılarımıza sınav istemek yapılacak en büyük kötülüktür bilginize
CÜNEYT BALKIZ - 12.11.2022


♪ Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ü Vefatının 84. Yıldönümünde Saygı ve Özlemle Anıyoruz!
Mavi Nota - 10.11.2022


♪ Almanya’da yaşayan bir müzisyen olarak, Mavi Nota’yı çok uzun süredir takip ediyorum. Beni hiç yanıltmadı. Özgürce doğru konulara değindiği, bilimsel yayıncılık anlayışı ile objektif habercilik yaptığı için kutluyorum. Böyle yayınların ülkemizde artması dileğiyle saygılarımı sunuyorum.
Ayşe Ersan Schütze - 08.11.2022


♪ Büyük Usta Timur Selçuk'u vefatının 2. yılında saygı ve özlemle anıyoruz!
Mavi Nota - 06.11.2022


Tüm Mesajlar

Anket


DOB, DT ve GSGM'de 4B kadrosunda çalışanların 4A kadrosuna alınmaları için;

Sonuçları Gör

Geçmişteki Anketler

Tavsiye Et




Tavsiye etmek için sisteme girmeniz gerekmektedir.

Destekleyenlerimiz






 

Yazılar


Özgür Doğaçlama ve Varşova Plain Doğaçlama Müzik Festivali’nden İzlenimler ve DeneyimlerSayı: - 06.10.2006


Derek Bailey'nin anısına, saygıyla...

Bu yazı kolektif bir çalışmanın ürünüdür. İlk bölüm Özgür Doğaçlama ile ilgili genel geçer kavramlara kabaca dokunmakta, ikinci bölüm ise, Şevket Akıncı'nın Varşova'da katıldığı Özgür Doğaçlama Müzik Festivali'ne yönelik izlenim ve deneyimlerini aktarmaktadır. Konu ile ilgili tartışılması ve oluşturulması gereken çok fazla başlık vardır. Yazının amacı bu başlıkları tüketmek değil, bu başlıkların tartışılması için zemin hazırlama çabalarına giriştir.

İkinci Savaş sonrası 50'li yıllarda başlayan soğuk savaşla birlikte ABD, Avrupa'ya eşitlikçi bir ülke olduğu imajını vermeye başlamıştı. Avrupalı entelektüel ve sol çevrelerin ABD'yi en yoğun eleştirdikleri alan ırkçılık olmuş ve bu durum da sonuç olarak ABD ırkçı yönetiminin siyahların eşitlik / özgürlük mücadelesinde göstermelik bile olsa siyahlardan yana bazı tavizler vermesini sağlamıştı. Bununla birlikte SSCB'nin başını çektiği sosyalizm, kapitalist batı toplumlarında kamucu politikalara özenilmesini sağlamış ve halklara çeşitli özgürlükleri de beraberinde getirmişti (kolay değil elbet, yanı başınızdaki komşuda eğitim, sağlık hizmetlerinin parasız olması, insanların gelecek güvencesi içinde yaşamaları). O yüzden de özellikle Kuzey Avrupa'da "sosyal refah devletleri" kurulmaya başlamıştı.

60'lı yılların heyecanı tüm batı dünyasını alıp götürmüşken ABD'de öğrenci hareketlerine koşut olarak siyahların özgürlük faaliyetlerinde de gözle görülür bir artış yaşanmaktaydı. Martin Luther King, Malcolm X ve Kara Panterler'in ortaya çıkışı bu dönemdedir.

Siyahların kendilerini rahat ifade edebildikleri ender alanlarından birisi olan caz müziği de bu süreçte doğal olarak biçim değiştirmeye başlamıştı. Eğlence sektörünün bir parçası olarak kabul görmüş caz müziği, Ornette Coleman'ın başını çektiği Özgür Caz hareketi ile politik bir haykırış biçimine dönüşmüştü. Özgür Caz hareketi her ne kadar New York'da ortaya çıksa da, müzikal olarak topluluk içinde bireysel özgürlük bilincinin sunulduğu yer asıl olarak Chicago'dur. Yaratıcı Müzisyenleri Geliştirme Birliği (AACM) siyahlara yalnızca yaratıcılıklarını geliştirmesi için bir ortam sunmamakta, aynı zamanda çocuklarınnın da bilinçli, donanımlı bireyler olarak eğitilmesini amaçlamıştır. Siyah müzikte müzikal "doku"nun sorgulanması bu birliğin çatısı altında Chicago'da yürütülmüş, müzikle ilgili tartışmalar ve yönlenmelerin sonucu olarak da ilk kez ortaya çıkmıştır. Muhal Richard Abrams, Roscoe Mitchell, Lester Bowie, Anthony Braxton'ın ilk eserlerine bakarsak bunları gözlemleme imkanımız vardır.

Toplumsal hareketliliğin sanata etkisinin son derece katışıksız yürüdüğünü tartışmasız kabul etmek zorundayız. Bir sanatçı ayrıksı, yalnız ve güvenli dünyasında yaşarken, dışarıda olaylar sürüyorsa kendisini tamamen soyutlayarak yaratıcı olamaz. Ya kendisi de sokakta düzeni sorgulayanlardan birisidir ya da duyarlığı gereği tüm olaylardan doğrudan etkilenen ve olayları etkileyen kişidir. Sanatçının rolü ve sanatın gerekliliği de bu karşılıklılık ilkesinde yatmaktadır. Bu bilinçle yaklaşıldığı zaman Avrupa'da da aynı dönemde, yani 70'li yıllara yaklaşırken, sanatta ve konumuzun özeli müzikte çok benzer tartışmalar yürütülmekteydi: bir yandan caz müziğinin tarihsel olarak ABD'de aşağılık bir müzik olarak görülmesine karşın, Avrupa'da entelektüel çevrelerce sanat müziği olarak kabulü, diğer yandan da klasik müziğin çağımızdaki uzanımları, sanatın işlevi ve biçim sorgulamaları sonucunda, müzikte temel ögelerin sorgulanması ve ifade için yeni araçların türetilmesi ya da üzerinde pek durulmayan öğelerin ön plana çekilmeleri vs. Bu tartışmalara verebileceğimiz en radikal örnekler ise İngiltere'de ortaya çıkmıştır. Bazı İngiliz müzisyenler klasik batı müziğinin temel öğeleri olarak kabul edilegelen armoni, melodi ve ritmin kutsanmasını reddetmiş, bu öğeleri dıştalayarak müzikal dokunun ön plana çıkarılmasına önem vermiştir. Asıl önemlisi, daha önceden yazılmış notalar, grafikler aracılığıyla yeniden üretilebilen yapıt kavramından uzaklaşmışlar, yapıt kavramını üretildiği o ana ait ve seslendirildiği anda özgür iradenin de bir sonucu olarak geliştirmişlerdir. Bu kavram, klasik batı ve caz müziğine hiç yabancı değildir. Bach çok önemli bir doğaçlamacıdır örneğin. Kiliselerin aranan orgçusu olduğu söylenegelir. Satie 1900'lerin başında Paris'te kafelerde doğaçlama çalmaktaydı. New Orleans'da doğan caz müziğinin ilk dönemlerinde son derece yaygın olan kolektif doğaçlamayı da unutmamamız gerekir elbet.

Örneğin, İngiltere'de Derek Bailey, John Stevens, Tony Oxley, Evan Parker gibi caz müziğine ilgi duyarak yetişmiş müzisyenler, Siyah Amerikalı'ların müzik geleneğinden tamamen ayrı bir biçimde klasik batı müziğinin geleneğini omuzlarına yüklenmiş müzisyenlerdir. Enstrümanlarını yalnızca bilinen, tanınan sesler üreten değil, farklı sesler de üretebilen araçlar olarak düşünmüş, klasik müziğin günümüzdeki bestecilerinin, John Cage'in Luigi Nono'nun, Pierre Boulez'in, Karlheinz Stockhausen'ın kompozisyonlarında yaptıklarından da esinlenerek anlık olarak masa üzerinde çalışmalar yapmadan, üretildiği an oluşan kompozisyonlar biçiminde kurgulamışlardır müziklerini: üretim yapan bireyin bir kısıt altında kalmadan bağımsız ve özgür iradesiyle topluluğa karşı sorumlu, sazın teknik kısıtlarından başka kısıtlara bağlı kalmaksızın şimdiki ve gelecek zamanı, geçmiş zamanın birikimlerine dayanarak.

Özgür Doğaçlama aslında hepimizin çok da iyi bildiği ve yaşamımızı sürdürürken sürekli uyguladığımız bir araç. Örneğin siz şu anda bu satırları okurken bir kompozisyonu yeniden seslendiriyor gibisiniz. Kompozisyon şu anda okuduğunuz bu metinken, yorumcu ise bu yazıyı okuma zahmetine katlanan sizsiniz. Siz önceden var olan yazılı, belirli ve değiştirilemeyen bir metni okuyorsunuz. Bu yazıyı herhangi biri sesli okusa, kendine göre kimi yerlerde vurgular yapacak, kimi yerlerde virgüller koyacak, kimi yerlerde de belki noktayı es geçerek iki ayrı cümleyi birbirlerine virgülle bağlı cümleciklermiş gibi okuyacaktır. Farklı insanlara aynı metni okuttuğumuz zamanlarda farklı anlamlandırmalara doğru yönlenmemiz yanlış bir durum değildir. Dolayısı ile, kompozisyon varsa onu yeniden üretecek bir yorumcuya da ihtiyaç vardır. Ancak örneğin burada anlatmak istediğim fikri sizin karşınıza geçip de anlatmayı istesem, eğer ezberlemediysem söyleyeceklerimi, farklı sözcükler kullanarak, farklı cümleler kurarak, farklı yerlerde yapacağım vurgularla, bir de en önemlisi sizlerin de tepkilerinizle, beni yönlendirici sorularınızla, bakışlarınızla, vs. anlatımımı farklı noktalarda daha da açımlamaya çalışarak yapacaktım. Şimdi bu durumda, ortada anlatılacak bir durum var ve ben bu durumu anlatırken sizin tepkileriniz ve benim sözcük dağarcığımın kısıtıyla özgür doğaçlama yapıyorum. Anlattıklarımı teybe kaydedip, bunu yazılı hale getirirsem, ya da hiç anlatmadan doğrudan yazarsam işte o zaman kompozisyon bulunmaktadır işin içinde.

Özgür doğaçlamalar salt müzikal bir performans (etkinlik) değildir, olmamalıdır. Dolayısı ile, özgür doğaçlamayı görsel, işitsel ve duygusal etkilenmelere açık bir performans sanatı olarak tarif etmemizin daha doğru olacağını düşünüyorum. Ayrıca işin içinde o anın etkisinin, ruhunun da bulunduğunu yabana atmamamız gerekir. Sanatçıyı (ne müzisyen, ne oyuncu... En az her ikisi de olan bir "performer") yalnızca işitmek, üretilen müziğin yeterince doğru algılanmamasını sağlar. Onu, aynı zamanda izlemek, izlerken dinlemek, dinlerken düşünmek, düşünürken de karşılıklılık ilkesinden yola çıkarak sanatçının etkilenmesini sağlamak gerekmektedir. Aynı şey üreten için de geçerlidir. Ortada tüketilen bir meta yoktur. Ortada kolektivitenin, karşılıklı üretilen bir yapıtın olduğunu düşünmemiz gerekir. Dolayısı ile konserler özgür doğaçlanan müzik için vazgeçilmez üretim olanakları sağlar. Konserlerde oluşan canlı performansa birebir katılmanın vermiş olduğu etki, hiçbir zaman istendiği an yeniden üretilebilecek müziğe sahip cd'lerle, plaklarla ya da diğer ortamlarla karşılaştırılamaz bile bence. Batı dünyası birçok Özgür Doğaçlama müzik festivallerine sahip. Müzik "endüstrisi" nin çarklarından kopuk, ticari kaygıya asla sahip olmayan festivaller bunlar. En önemlileri Londra'daki "Freedom of the City", Berlin'deki "Total Music Meeting", Fransa Mulhouse'daki "Jazz a Mulhouse", Varşova'daki "Plain Improvised Music" bunlardan bir kaçı. Ülkemizden de "Islak Köpek" isimli özgür doğaçlama grubunun gitaristi Şevket Akıncı, geçtiğimiz yılın sonlarına doğru soğuk bir kış haftasında Varşova'da düzenlenen festivale katılımcı olarak gitti. Onun izlenimleriyle devam ediyoruz yazıya.

Bir gün müzik kanalı Mezzo'yu seyrederken, Alman özgür doğaçlama sanatçısı kontrbasçı Peter Kowald hakkında yapılan bir belgesele denk geldim ve çok ilgimi çekti. "Avantgarde" olduğunu düşündüğümüz bir müzikti önceleri John Zorn'ın Marc Ribot'u elbette dinlemişliğim vardı. Ancak bu belgeselden sonra John Tilbury, Evan Parker, Derek Bailey, Peter Brötzmann gibi daha önceden tanımadığımız müzisyenlerin dünyasında buldum kendimi. Bu yüzden araştırmalarıma Penguin yayınlarının "Jazz on CD" ve Halil Turhanlı'nın "Anarşik Armoni" kitaplarının sayfalarını karıştırarak devam ettikten sonra, 60'lardan bu yana herhangi bir ticari kaygıdan sakınmasından dolayı underground sayılan ama yine de sağlam bir geleneğe sahip bir tür olduğunu fark ettim "özgür doğaçlama"nın. Benzer deneyleri Albert Ayler, Cecil Taylor, Steve Lacy önceden yapmışlardı. Önceden yazılmış herhangi bir notaya bağlı kalmaksızın solo veya kollektif doğaçlama... Özgür doğaçlama yapanların klasik müzik geleneğinin günümüzdeki temsilcileri John Cage ve Stockhausen gibi çağdaş bestecilerden esinlendiğini söylemek yanlış olmaz.

Belgeselde Peter Kowald ile birlikte çalan ABD'li tenor saksofoncu Ken Vandermark yaptıkları müziğe ilgisini şöyle anlatıyordu: "1960'lı yılların sonunda Amerika'da caz adına heyecan verici bir şey üretilmiyordu. Asıl heyecan verici yenilikler Avrupa'da oluşuyordu. Peter Brötzmann'ın albümü Machine Gun'e dinleyince her şey değişti benim için". Vandermark'ın ilgisini çekenler örneğin AMM, Derek Bailey, Tony Oxley, Peter Brötzmann, Alex von Schlippenbach, Barry Guy gibi müzisyen ve topluluklardı. Daha sonra müzik yapan John Zorn, Marc Ribot ya da Fred Frith gibi sanatçılar Amerikan cazından çok, Avrupa kaynaklı özgür doğaçlama akımına dayandırıyorlardı müziklerini. Bu müziğe artan ilgim beni Varşova'da düzenlenen Plain Doğaçlama Müzik Festivali'ne götürdü.

Festivali Michal Libera ve Krzsytof Trzewiczek adında 26 yaşlarında 2 genç müziksever düzenliyordu. İlki 2004 yılında gerçekleşen festivalin amacı bu tip müziğin dünyaca tanınmış temsilcilerini Polonyalı müzisyenlerle buluşturmaktı. Düzenlenen konserler 2-4 Aralık arasında üç ayrı mekanda gerçekleştirildi. Çoğu şehir merkezindeki Modern Sanat Müzesi galerisinde, John Tilbury ve Andy Guhl konseri kilisede, bir kısmı da daha mütevazi bir barda olmak üzere.

Varşova geçmiş savaş acıları süresince ulusal ruhu ve bilincini derin sanat haznesiyle ayakta tutabilmiş, çok zengin tarih ve kültür mirasına sahip, ağır başlı olduğu kadar, hoş, sevecen ve güleryüzlü bir sanatseverler şehri... Penderecki gibi bir bestecinin, Kieslowski ve Polanski gibi sinemacıları, Tomasz Stanko ve Krzsytof Komeda gibi caz müzisyenlerinin çıkması hiç de tesadüf değil.

Polanski'nin "Pianist"indeki gettoda misafir edildiğim apartman katından konserler arasında gidip geldiğim 3 gün boyunca konserlerin her biri farklı duygular yaşattı bana. "Ne kadar iyi çaldı"dan çok "ne kadar farklı çaldı"ydı yorumlarım. Bu müziğin doğasında da bu var. Konserler vaktinde başladı. Dinleyiciler konser sırasında konuşmadılar. Dinlediler ve bitimini beklediler. Bana nedense lüksmüş gibi geldi. (!)

Festivalin ilk konseri 40 dakikalık tam bir işitsel şölendi. Penderecki ile çalışmış 70 yaşlarındaki tubacı Zdzislaw Piernik ve Evan Parker ile çalışan genç İngiliz kontrabasçı John Edwards birlikte daha önce sahneyi paylaşmamalarına rağmen kusursuz bir uyum içinde çaldılar. Piernik'in yer yer acı dolu ulumalarını andıran uzun bas notaları, kısa nefes atakları, embouchure ile yaptığı dudak oyunları belkide çalınması en zor nefesli enstrumanın sonik sınırlarını zorlamaktaydı. John Edwards'a gelince enstrumanın bütün potansiyelini kullanıyordu. Gövdeye vurulan parmak darbeleri, teli çekmeleri, sürtmeler armoniklerle yaptığı oyunlar enstrumanın diğer bölümleriyle ustalıkla yapılan variyasyonlar sadece notalarla müzik yapılmadığının kanıtıydı. Hakettiğinden daha az değer verilen bir müzisyen olmasına rağmen özgür doğaçlamanın tanınmış basçıları Barry Guy ve Peter Kowald gibilerinin uzattığı meşaleyi eline alan bir ustaydı John Edwards.

Festivalin 2. konseri yine galerideydi. Elektronik müzik sanatçısı Andy Guhl, Polonyalı davulcu Carol Koszniec ve Alman trompetçi Birgit Uhler'inkiydi. Bu konser de yarım saat sürdü. Bir önceki konserin etkisinden kurtulamamıştım ki yeni bir şölene şahit oldum. Sessizlikleri ustalıkla kullanarak çalıyorlardı. Birgit Uhler bekleyerek, nefes alarak, acele etmeden çalan, tam bir "çalmaktan geri durma" ustası. Çalacaklarını bilinçli bir biçimde erteleyerek daha da dikkatle dinlememizi sağlıyor. Uhler görüntüde evinde kurabiye pişiren tipik bir "tatlı anne" portresi çizmesine rağmen müziği kolayca farkedilmeyen bir şiddet içeriyor. Bildiğimiz klasik anlamda "nota" çalmıyor, dudak hareketleri ile yaptığı ritmik "öpücükler" ve sürdini uzaklaştırıp yakınlaştırarak yaptığı "milimetrik oyunlar"la çalıyor. Uhler'in ustalığı detayda. O yüzden çok dikkatle dinlediğinizde ritmik oyunların dinamikler arasındaki varyasyonlarının farkına varabiliyorsunuz. Carol Korzniec konser boyunca ancak 10 saniye süresince, o da belki 3 ya da 4 nota çaldı. Ama çaldıkları öyle yerindeydi ki ne çalanlardan ne de dinleyenlerden hiç kimse en ufak bir rahatsızlık hissetmedi. Andy Guhl'a gelince, sadece Mezzo'da seyrettiğim elektronik müzikle ilgili bir programdan tanıyorum onu. Bilgisayar kullanmıyor. Çaldıklarının arasında bir tek Teremin'i biliyorum. Ellerini yakınlaştırıp, uzaklaştırarak tetiklediği elektronik icatlarla dolu masasının önünde sihirbaz gibi duruyordu adeta. Duvara yansıttığı görüntüler de o "aletler"in aracılığıyla oluşuyordu.

Derken sıra benim de iki gün sonra birlikte çalacağım basçı Luc Ex konserine geldi. Kendisi Polonyalı DJ Lenar ve çellist Bauer'le birlikte çaldılar. Çellistin "plastik" efektlerinin arkasına sığınması ve diğer konserlerin aksine sürekli çalıp enerjiyi bozmasının dışında Luc Ex'in çaldıkları muhteşemdi. Luc Ex efsanevi anarko punk grubu "The Ex"in bir üyesiydi. Caz geleneğinden çok rock geleneğinden geldiğini fazla gizlemedi. Muhteşem olan da buydu. (Bu grup ve müziği hakkında daha çok bilgi edinmek isteyenler için Halil Turhanlı'nın "Anarşik Armoni" kitabını öneririm. 1. basım, Eylül 2003, neKitaplar) Phil Minton, Han Bennink, Veryan Weston ve Tom Cora gibi tanınmış özgür doğaçlama müzisyenleriyle kayıt yapan Luc Ex, festivali akademik havasından çıkartıp, doğaçlamanın eğlenceli bir oyun da olabileceğini hatırlattı dinleyicilere. Punk geçmişinden asla çekinmemesi, sanatçıların bireyselleşebilmesinden ötürü kutsandığı bir durumdu ve öyle yaptı. Yer yer gitarını yere vurdu, yer yer bilinçli bir biçimde çirkin sesler çıkardı.

Birinci günün son konseri, "Noise Music" türünde idi. Andy Guhl ve iki Polonyalı bilgisayarcı: "XV Paromek ve Thaw". Türünden de anlaşıldığı gibi bilgisayardan gürültü çıkarttılar. Televizyonun sinyal almadığı zaman karşımıza çıkan karlı görüntüde çıkan sesi (white noise)'i hepimiz biliriz. Bilgisayardan çıkan işte buna benzer sentetik seslerin oluşturduğu ve soyutlamanın sınırlarını zorlayan yapay, akustik olmayan bir yapı sunması nedeniyle, ilginç olmakla birlikte tahammül sınırlarını zorlayan bir tarafı da vardı. Hakikaten bu gürültüye 40 dakika dayanmak bizleri zorladı.

Ertesi gün, uzun süredir merak ettiğim bir müzisyeni nihayet dinleyebilecektim. Gitarist Keith Rowe ve davulcu Eddie Prevost'la beraber kurduğu efsanevi özgür doğaçlama grubu AMM'in pianisti, John Tilbury. Kategorize edilemeyen sadece kendi kurallarıyla çalan kendi deyişleriyle "meta müzik" üreten bir grup AMM. (Sözcüklerle tanımlamaktansa, meraklılara Matchless Records'dan çıkan grubun üç ayrı dönemini örnekleyen 3 CD'lik Laminal albümünü tavsiye ederim.) Galerinin hemen yanındaki kilisede Andy Guhl ile öğlen 12:30'da bir konser verdiler. John Tilbury kilise orgu, Andy Guhl ise bir önceki gün kullandığı "aletler"ini çalarak. Olayın ne denli büyüleyici olduğunu ifade edebilmek için hangi metaforları kullanacağıma karar veremedim bir türlü. Bir yandan fütürist bir yandan da arkaik imgelerin olduğu bir film setindeydim sanki: Tilbury'nin dissonant akorları ile kilise akustiğinde yankılanan, aramızda dolanan elektronik sesler. Az sayıda dinleyici az rastlanır bir ayine şahit oldular o konserde.

Akşam galeriye döndük, bu kez sahnede John Edwards ve Polonyalı gitarist Raphael Roginski karşımızdaydı. Edwards yine muhteşemdi ama bu kez partneri farklı olduğundan farklı sesler oluştu. Raphael Roginski, Polonya'da "revivalist" sayılabilen yahudi bir müzisyen. Kletzmer müziğini yeni formlara sokup, yeniden yorumluyor. Banjonun farklı bir biçimde kullanılarak çalındığına şahit olduk: tellerin üzerinde sayısız farklı biçimlerde el sürtmesi, manyetikle teller arasında kağıt sıkıştırmaları, staccato sesleri. Az sonra da perdesiz gitarla "distorted" bir standart çalmaya başladı, ikisinin arasındaki "interplay" (karşılıklı etkileşimli) yine yaratıcılıkları açısından çok etkileyiciydi.

Akşamın ikinci konser tubacı Piernik'i Luc Ex'i ve başka bir Polonyalı gitarist Andrej Izdebski'yi birleştirdi. Izdebski'nin doğuşkanlarla ve staccato tiz seslerle dokuduğu "yere düşen küçük su damlaları"nı andıran ses halısı, Piernik'in "ulumaları" ve Luc Ex'in sert sesleri arasında dinleyici sürprizlerle dolu bir konser izledi. Uzun uzun alkışlandık.

Benim çaldığım grup, basçı Luc Ex, Polonyalı gitarist Piotr Bukowski ve daha önce sözünü ettiğim davulcu Carol Koszniec'den oluşuyordu. Bir doğaçlama festivali olmasına rağmen Piotr bir prova istedi. Prova, Varşova'nın ücra bir mahallesinde terkedilmiş bir fabrikada yapıldı. Çok gergindim (aslında gergindik) çünkü "Luc Ex"le çalacaktım. Bir süre sonra benim ve diğerlerinin gerginliği geçti, çünkü Luc Ex'in yardımseverliği ve dostane tavrı bizleri rahatlattı ve onunla aynı zeminde olduğumuzu hissettirdi. Piotr'un önerisi üzerine uzun bir doğaçlama yerine, bir kaç parça yapacaktık. Herkes küçük bir fikir ortaya attı, bir iki saat içinde provamızı tamamladık. Ertesi gün buluştuk, çalacağımız yer, soğuk savaş günlerinden kalma bir klüptü. Konser saat 19.00'da başlaması gerekirken yaklaşık on dakika önce benim amfimin bozukluk yapması, Luc Ex'in telinin kopması, vb. gibi çeşitli aksiliklerle boğuştuktan sonra ancak saat 21:00'de çalmaya başlayabildik. Konserle ilgili herhangi bir yorum yapmak benim için çok zor, ancak çok samimi bir konser olduğunu ve seyircinin bunu algıladığını söyleyebilirim. Festivalin son konseriydi ve iyi bir kapanış oldu, önceki konserlerin "akademik" ve zihin çalıştıran atmosferine karşın insanlara daha rahat ulaşan rock enerjisini taşıdı. Dinleyen bir kaç kişi Sonic Youth'un deneysel yanını anımsattığını söylediler. Sevindim, çünkü Sonic Youth'u özellikle grubun gitaristi Thurston Moore'dan çok etkilendiğimi düşünüyorum. Konser bitiminde iyiden iyiye samimileştiğim festivali düzenleyen arkadaşlar ve müzisyenlerle votka içip epeyce rahatladık.

Bugün ülkemizde ne yazık ki dinleyicilerin çok "keyif verici"ydi ifadesiyle çerçevelenen, sohbetlere meze olmuş konserlerin olduğu düzeysiz ve özensiz ortamlara rastlayabiliyoruz. Yeniliğe hiç de açık olmayan hele hele cesaretli deneyimlere sırt çevrilen bir dönemi yaşamaktayız. Ne acıdır ki, Arto Lindsay gibi bir usta, masalarda mum ışığı eşliğinde salsa dinleyecekleri(!) hayaliyle gelen kitlenin gürültülü gevezelikleri eşliğinde dinlenmiş, Butch Morris gibi bir yenilikçi üç yıl Türkiye'de yaşamasına karşın ülkesine eli boş ve sinirli dönmüş, Wayne Shorter gibi bir yaşayan efsanenin konseri saygısızca koşarak kaçanların hışmına uğramıştır. Konser organizatörleri ve klüp sahipleri de kendilerince haklı buldukları sebeplere dayanarak bu tür müzisyenleri davette oldukça tedirginler. Oysa diğer bir gerçek de bu tür müziğin tutkunları ve dinleyicileri de çaresiz bir özlem içindeler. İlgisiz tavırlara katlanmaya çalıştığım bir dönemde Varşova'da karşılaştığım hem dinleyici kalitesi ve müzikseverlerin coşkusu hem de organizasyonun düzeyi ile Plain Music Festival'indeki özel izlenim ve deneyimlerim son derece umut verici oldu. Neden böylesi bir festival Türkiye'de gerçekleşmesin?


Yazıyı Tavsiye Et

Yorumlar


Bu yazıya henüz yorum yapılmadı.

Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.