ISSN: 1301 - 3971
Yıl: 18     Sayı: 1852
Şu an 11 müzisyen gazete okuyor
Müzik ON OFF

Günün Mesajları


♪ 18. yılımız kutlu olsun
Mavi Nota - 24.11.2022


♪ Biliyorum Cüneyt bey, yazımda da böyle bir şey demedim zaten.
editör - 20.11.2022


♪ sayın müfit bey bilgilerinizi kontrol edi 6440 sayılı cso kurulrş kanununda 4 b diye bir tanım yoktur
CÜNEYT BALKIZ - 15.11.2022


♪ Sayın Cüneyt Balkız, yazımda öncelikle bütün 4B’li sanatçıların kadroya alınmaları hususunu önemle belirtirken, bundan sonra orkestraları 6940 sayılı CSO kanunu kapsamında, DOB ve DT’de kendi kuruluş yasasına, diğer toplulukların da kendi yönetmeliklerine göre alımların gerçekleştirilmesi konusuna da önemle dikkat çektim!
editör - 13.11.2022


♪ 4bliler kadro bekliyor başlıklı yazınızda sanki 4 bliler devre dışı bırakılmış gibi izlenim doğuyor obür kamu kurulrşlarında olduğu gibi kayıtsız şartsız kadroya geçecekler yıllardır sanat kurumlarımızı sırtlayan bu sanatçılarımıza sınav istemek yapılacak en büyük kötülüktür bilginize
CÜNEYT BALKIZ - 12.11.2022


♪ Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ü Vefatının 84. Yıldönümünde Saygı ve Özlemle Anıyoruz!
Mavi Nota - 10.11.2022


♪ Almanya’da yaşayan bir müzisyen olarak, Mavi Nota’yı çok uzun süredir takip ediyorum. Beni hiç yanıltmadı. Özgürce doğru konulara değindiği, bilimsel yayıncılık anlayışı ile objektif habercilik yaptığı için kutluyorum. Böyle yayınların ülkemizde artması dileğiyle saygılarımı sunuyorum.
Ayşe Ersan Schütze - 08.11.2022


♪ Büyük Usta Timur Selçuk'u vefatının 2. yılında saygı ve özlemle anıyoruz!
Mavi Nota - 06.11.2022


♪ Tüm Mavi Nota dostlarının ve ülkemizin Şeker Bayramını en içten dileklerle kutlar esenlikler dileriz!
editör - 02.05.2022


♪ 8 Mart"ı kadın goygoyculuğuna çevirmeden, mana ve ehemmiyetinin taşıdığı öz yapıdan koparmadan kutlanması dileğiyle, 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun
Mavi Nota - 08.03.2022


Tüm Mesajlar

Anket


Klasik Batı Müziği dinler misiniz?

Sonuçları Gör

Geçmişteki Anketler

Tavsiye Et




Tavsiye etmek için sisteme girmeniz gerekmektedir.

Destekleyenlerimiz






 

Yazılar


“Allah’ı yitirmiş olan sanat yapamaz”Sayı: - 31.08.2006


İslami kimlik ve müzik. Şimdi biraz daha farklı düşünülüyor ama. Mute destanı. İki ayrı baskı. Birinde gelen müziğin farklı olması, haram damgası yemesi… İlk çıkan bir kaset vardı ve üzerinde yapılan kavgalar vardı. Bağlam nasıl oturdu. Tartışmalar Müslümanlar arasında çok farklı boyutlara vardı.

Müziğin fıkhi anlamda Müslüman çevrelerde eskiden beri geleneksel bir tartışma zemini var. Bir kere bir kesim tarafından sakıncalı ve yaklaşılmaması gereken bir alan olarak algılanıyordu. Yani ne icrası ne dinlenmesi caiz görülmeyen bir alan. Bir kesimin ise yaklaşımı şu idi: Başkaları yapsın ama biz dinleyelim; dinleyici olalım. Tabii bunu böyle dile getirmiyordu insanlar ama pratik olarak böyleydi. Fiilen de böyleydi. Birileri bizim hassasiyetlerimize, duyarlılıklarımıza, anlam dünyamıza çok dahil olmayan birileri müzik yaparlar ve onların içerisinden hoşa giden şeyleri biz Müslümanlar olarak dinleriz gibi bir tutum içindelerdi. Fiilen bunu yapıyorlardı. Konuşulduğunda o insanlar dahi müziğin gönül rahatlığıyla meşruiyetinden bahsedemiyorlardı. Bu tür sohbetler, geçmiş yıllarda, müziğimizi yaptığımız yıllarda da çok sık paylaştığımız sohbetlerdi; o nedenle bu kadar iddialı söylüyorum. Yani gönül rahatlığıyla bu dinlenir diyen insan sayısı çok azdı. Tabii ki bu biraz müziğin yapısından biraz da fıkhın ya da İslami hassasiyetlerimizin sanatın birçok alanına olan geleneksel tavrından da kaynaklanıyordu.

Hatasıyla sevabıyla bir İslam devleti olan Osmanlı toplumunda, -çünkü öyle tanımlıyor Osmanlı kendisini; iyisiyle kötüsüyle İslam ideali merkezde- çok geniş bir orkestra kurulmuştu. Mehter diye bildiğimiz bu orkestra dünyanın en zengin orkestralarından biriydi. Bunun dışında halk türküleri diye nitelendirdiğimiz asırlardır devam eden böyle bir gelenek var. Ve dolayısıyla bizde müzik pratik anlamda çok sorunlu bir alan değil. Bu yönüyle bizde sanki bu film kopmuş gibi görünüyor. Film bir yerlerde kopmaya uğramış. O kopmadan sonra mevcut durum yeri ve zamanı geldiğinde icra edilen müzik örneklerinden, klasik geleneksel formlardan ibaret. Tasavvuf musikimiz böyleydi; yine mehter özel günlerde coşkulandırmak, heyecanlandırmak için söylenirdi. Bu yönüyle müziğin diğer türlerine yeni tarzlar ve ürünler ortaya konmasına insanlar biraz kapalıydı.

Somut bir örnekle anlatayım derdimi. Bir Yunus ilahisini bir yerde seslendirecekseniz ve salt insan sesiyle, çıplak seslendirecekseniz sorun olmazdı bu. Bilakis insanların gönüllerini okşar, Müslüman'ca duyarlılığı, hissiyatı şu veya bu biçimde beslerdi. Ama bir tırnak içerisinde, bir piyasa şarkısını, müzik kasetini ya da plağını eğer koyma imkanınız olsaydı, koyduğunuzda cemiyetten tepki alırdınız. Tepki veren insanlar tepkilerini sorgulamadan verirlerdi, bir refleksti adeta bu. Yani ben şunu söylemek istiyorum bu örneklerle; müziğin fıkhı, felsefesi yapılmamıştır yeterince. Osmanlı kaynaklarını da söylemek istiyorum. Çünkü ben birkaç fetvaya isabet etmiştim, Osmanlı geleneksel kaynaklarında yazılı bir fetva: “Müzik dinleyenin şahadetinin dahi kabul edilmeyeceği” yönünde yaygın bir kanaati besleyen bir fetva idi bu. Orada şu kanaate vardım; etrafıma baktığımda din, İslam ne diyor müzik hakkında, İslam alimleri, feylesofları, düşünürleri neler söylüyor diye bir araştırma yaptığımızda çok da güçlü malzemelerle karşılaşamadık. Süleyman Uludağ hocamın “İslam’da Musiki ve Sema” kitabı, İmam Gazali’ye ait birkaç gönderme, çok da bilinmiyor, yazılıp okunmuyordu ama Farabi’de, İbn-i Sina’da ve diğer geleneksel düşünürlerde müzik adına yazılmış birkaç şey... İlahiyat çevrelerinden bazı hocaların bu konuya dair söylediği yazıp konuşuluyordu. Bu yorumları çok sert tepkiler veren arkadaşlarla paylaştığımızda o görüşleri ve o görüşlerin zeminindeki nassları konuşmaya çalıştığımızda arkadaşlardan birçoğunun bunlardan haberdar dahi olmadığını üzülerek fark etmiştim. Halbuki bunlar bizim için çok rahat ulaşılabilir kaynaklardı. Şunu gördüm: Müzik Müslümanların çok da kafa yormadığı alanlardan bir tanesiydi. Yani çağın bu kadar içine adeta hücrelerine işlemiş, evlerimize, odalarımıza, çocuklarımızın kulaklarına ulaşan bu alana dair çok fazla kafa yormamışız. Hem zihni planda hem de fıkhi planda (meşruiyeti-gayri meşruluğu babında) kafa yormamışız. Tabii bu ilerleyen dönemlerde yazıldı, çoğaldı. Ama ben bugün halen tartışma yapıldığını, sağlıklı bir tartışma yapıldığını fikir alış verişinde bulunduğunu zannetmiyorum.

Sizi bu çalışmalara iten ne? Sadece müziği seviyor oluşunuz mu? Müzikle hayatınızı nasıl ilişkilendiriyorsunuz?

Burada çok hayatın kendisinden kopuk ve şık laflar etmek mümkün. Ama ben bunu yapmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Bizde müzik ne kadar işe yarıyor, ne yapmaya çalışıyoruz, ayrıca müzikle biz hayatımızı nasıl ilişkilendiriyoruz. Bir müzisyen olarak ben kendi özelimde size anlatacağım bunları. Tepkilerimiz, derdimiz bizi o yetiştiğimiz çevre şartları, edindiğimiz bilgiler, ilgilerimiz, duygu dünyamız, henüz şekillenmeye başlayan düşünce dünyamızın yaptığımız müzikle doğrudan ilişkisi vardı. Ben Müslüman bir çevredeydim, Müslüman insanlarla oturup kalkıyordum, şu ya da bu kadar dine dair söyleyecekleri vardı insanların, ben de okumaya, onları dinlemeye ve dini tanımaya başlamıştım. Dini tanımış olmak insanı bir boyutuyla rahatlatıyor ama bir boyutuyla insanı müthiş rahatsızlıklara da sevk ediyor. Din eğer sizin hayatınızda aktif ve dinamik bir kıymetse hemen şehrinize, ailenizden başlayarak eş dostunuza ve genişliyor. Ve sahip olduğunuz bilgi aslında huzurunuzu kaçırıyor. Dolayısıyla o günlerde yaptığımız o ilk müzik örnekleri bizim o endişelerimizi ifade etme çabasıydı, bir refleksti adeta. Biz de enine boyuna oturup müziğin felsefesini nereden gelip nereye gideceğini tartışacak durumda değildik. Çok doğal tepkiler olarak duygu dünyamızı en iyi şekilde ifade ettiğimiz araçlardan biri olduğu için hepimizi, bir iki arkadaşımızın sazını bir araya getirip, belki ozanca bir şeyler yapmaya çalıştık. Hani Anadolu’nun o masum ozan tarifi vardır. Biz de çağın ozanlarıydık belki, öyle ifade edeyim. Kendi derdimizi, endişelerimizi, sevgimizi umudumuzu, hüznümüzü hepsini taşımaya çalıştık eserlerimize. Hem de öyle bir endişe içinde taşıdık ki, bu bir özeleştiridir, estetik ile içerik arasındaki dengeyi bile estetik aleyhine genişlettik, kullandık zaman zaman. Yani söyleyecek o kadar çok şeyimiz vardı ki, o kısa zaman içerisinde biriktirdiğimiz o kadar çok şey vardı ki, belki çok da tanışık olmadığımız teknik ortamlara yeni giriyorduk, o teknik imkanları da çok fazla, çok zengin bir biçimde kullanamamıştık. Bu bir özeleştiridir.

Ama şu hassasiyeti hep taşıdık: İyi ve doğru şeyler, güzel şeyler yapmalıydık. Bizi müzik yapmaya sevk eden temel faktör buydu, bunu bir ihtiyaç gibi hissediyorduk ve biz herkes gibi şarkı söyleyemezdik. Kaygılarımız farklıydı. Zaten onaylamadığımız bir gidiş vardı etrafımızda. Realite şu ki insanlar şarkılar yapıyorlar ve bu şarkıların sözleri var güfte dediğimiz. Bu güftelerin yapıları var. O yapılar üzerinde de çok şeyi taşıyorlar. Biz kendi kaygılarımızı, kendi bakışımızı acaba bu yapılar üzerinde ifadelendirebilir miyiz? Bunu niçin söyleme ihtiyacı hissediyorum: Çünkü müziğin orijinal tanımı benim de zihnimde seslerin tonların ve ahengin dünyasıdır. Sesin, tonun, ritmin, ahengin kullanıldığı bir yapı geliyor aklıma. Müziğin orijinal tanımı budur. Ona giydirilmiş bir söz unsuru, örneğin müziği güfteyle, şiirle evlendirdiğinizde o aslında farklı bir tür oluyor. Yine müzik alanının içerisine dahil olan ama o çekirdekte varolmayan, yani müziğin orijinal tanımı içerisinde yer almayan ilave bir unsur giydirmiş oluyorsunuz müziğe. Bunu niçin söylüyorum. Bu bence önemli bir not, benim önemsediğim bir not. Müslümanların müziğe yaklaşımında sıhhatli, sağlıklı ve verimli örnekler ortaya koyabilmesi üretebilmesi adına önemli bir kesit burası. Çünkü eğer bunu fark edemezseniz müziği sanatlar içinde bir sanat olarak estetikten, his ve duyuş dünyanızdaki o kemalattan, o olgunluk arayışından eğer soyutlarsanız, bunun dışında düşünürseniz o zaman müziği alet edip yaptığınız işlerle insanlara eziyet etmeye başlarsınız. Yani kötü müzik yaparsınız daha özetle. Bu sanatın diğer alanları için de geçerli. Bir tiyatro oyuncusunu düşünün, sahneye çıkıyor, insanlara verecek bir sürü mesajı var, biriktirmiş bizim gibi, endişeli kaygılı ama oynadığı tiyatro da tiyatroya benzemiyor. Yani oyunculuğu zayıf, sahne tekniğinden uzak, seyirciyle iyi bir elektrik kuramıyor. Ama söyleyecek o kadar çok şeyi var ki... O insan müslümanca endişeleriyle insanlara bir takım mesajları iletmek kaygısına düşmüş olabilir. Mesaj veriyor da olabilir ama tiyatro yapmıyordur. Böyle ayırt etmek lazım.

Mesaj insan için bir kusur, bir eksiklik sayılıyor. Oysa ki hayatın, müslümanca bir bakışın merkezinde mesaj var. Mesaj olmayan bir hayat, mesajı olmayan bir insan ya da toplumlar ne için yaşarlar Allah aşkına? Varlıklarını nasıl ifade ederler ve kendilerini evrende nereye oturturlar? İnsanın varoluşu ve yeryüzüne iniş hikayesi bir mesaj içeriyor. Dolayısıyla bu kadar kıymetlerden az önce bahsettiğim mukaddesten soyutlanma ve kaçış çabası aslında insanın kendisinden kaçışı ve kendisini yitirmesi anlamına geliyor. Mesaj ile masaj arasında ince bir denge var aslında. Dikkat etmemiz gereken bir bıçak sırtı denge var. İnsanlara mesaj vermeyip sabahtan akşama masaj mı yapacaksınız, bu da bir bakış. İnsanları sadece eğlendirmek için müzik yapmak müziği bir fonksiyona indirgemek demektir. Aslında müzik üzerinde konuşuyoruz ama aslında sanatın da böyle bir yere oturtulması gerektiğini düşünüyorum. Eğer bir sanat ürünü ortaya koyarken endişeniz yoksa, sanki sanat ürünü sanatçı ve insandan bağımsız ve kaygısız bir şeymiş gibi mesaj verme kaygısından kopuyorsanız, bu endişeyi hiç taşımıyorsanız insanlara masaj yapmış olursunuz. Birileri çıkıp müzik evet budur, müziğin bundan başka fonksiyonu olmaz diyorlarsa durup toplumsal hareketlerde müziğin nasıl değerlendirildiğine baksınlar insanlık tarihi boyunca. Müzik kitleleri gereğinde harekete geçiren, gereğinde moral ve motivasyonlarını artıran -savaştan bahsediyoruz; cenazelerden, merasimlerden- insanların hüzünlerini coşkularını ifade eden önemli bir araç olarak tarih boyunca fonksiyon görmüş icra etmiş. Yani onun etkin yüzünü aslında inkar anlamına gelir bu iddia.

Müzik mesajsız olmalı diyenler de bir mesaj veriyorlar değil mi?

Evet. Az önce ifade etmeye çalıştığım da bu zaten. İdeolojisizleştirerek yeni bir ideoloji kurmak. İşte bizim çağımızın liberalizasyon hastalığı.

Konunun galiba bamteli bu. Bu denge nasıl yakalanacak?

Aslında bizim önemli kaynaklarımız, bilgilerimiz var. Geleneksel pratiklerimiz de var. Burada tasavvuf musikisi bir yere oturur, özel bir alandır. Müzik bundan ibarettir diyen arkadaşlarımızı doğru bulmamakla beraber bunu söylüyorum.

Bu arada bazı arkadaşlarımızın alaturkaya, klasiğe, tasavvuf musikisine özel olarak yaklaşım biçimi bana çok sıhhatli gelmiyor. Neden sıhhatli gelmediğini de söylüyorum: Fonksiyonel değil. İşlevsel değil. Yani insanlar o kültüre o algıya sahip olan insanlar keyifle tasavvuf musikisi dinlerler. Ben tasavvuf musikisi dinlerken keyif alıyorum. Bizzat müziğinden, bırakın üzerinde taşıdığı sözlerden, müziğinden, vurgulardan, ses aralıklarından, makamlarından, usullerinden, icrasında keyif alabiliyorum bir müzisyen olarak. Böyle bir estetik algıya sahip insanlar açısından söylüyorum. Ben Türkiye’de müslümanların gerçekten önemli bir bölümünün tasavvuf musikisini anladığını ve gerçekten duygulandığını zannetmiyorum. Duygulanırmış gibi yaptıklarına inanıyorum. Tıpkı Türk Halk Müziği örneklerinde, bizim o seçkin türkülerimizi insanlar çok severek dinliyorlarmış gibi yaptıkları gibi.

Hep dinden imandan mı bahseder dindar müzisyen? Dinî müzik de dinci müzik de dar ve sıkıcı bulunuyor sanki?

Popüler bir gazeteci bir seferinde bana mikrofon uzattı ve bana şunu söyledi dedi ki: “Kendinizi özgürlük alanınız itibariyle daraltılmış hissetmiyor musunuz?” Kulluktan özgürleşmeyi kavrayamayan bir zihnin ürettiği soru bu. Yani biz sınırsız sonsuz bir özgürlük tanımından yana değiliz Müslümanlar olarak. Şimdi kendisini daraltılmış hisseden bu arkadaş ya da bunun gibi düşünenler, aslında yeni zindanlara düştüklerinin farkında değiller. Kendilerine zindanlar ördüklerinin farkında değiller. Onun için Müslüman sanatçı, bu kaygıyı taşıyan varlığını bir kere kozmosta bir yere oturtmuş demektir, ayaklarını sağlam basmış demektir. Eğer insan bu anlamda Yaradanını, Allah’ı yitirmişse, eşyaya sahip çıkamaz, eşyayı kontrol altına alamaz. Etrafındaki şeylere sözü geçmez, onları doğru tarif bile edemez; bırakın sanat üretmeyi kalıcı anlamda. Bir kere kendini, varlığını ve konumunu yitirmiş demektir, dününden, geleceğinden habersiz demektir. Böyle bulanık bir zihnin sanat üretmesi mümkün mü? Evet, mümkün. Üretmiştir. Ama o ilhamını şeytandan alır; onun velisi şeytandır. Varıp gideceği yerin neresi olduğunu o da kestiremez.

Bir şeyin Müslüman’ca ortaya konabilmesi için tüm terimlerin İslami olması gerekmiyor. İçinde veliler, evliyalar bulunması gerekmiyor. Aslında bu bir seküler bir bakış. Piyasalaşmaya müsait oluyor. Popüler bir aşk şarkısı düşünün, gerçekten fıtri, tabii anlamda ürünler değil bunlar. Adam bu şarkı tutar mı diye oturup beste yapıyor. Bu şarkı nasıl tutar diye sözleriyle oynuyor vs... Hangi firmayla iş yapmalıyım, ne yemeliyim, ne içmeliyim, nerelerde görünmeliyim. Bir “imaj uygarlığını” yaşıyoruz. Dolayısıyla o arkadaş aşk şarkısı, sanat yapmış olmuyor. Keşke yapabilseydi. Ben hırpalanmış bir aşk algısına doğru gidildiğini düşünüyorum. Aşkın orijinal anlamı bir erkekle kadının o tabii aşkı fıtri bir şeydir. Popüler kültürün ürettiği aşka da itiraz ediyoruz, aşksız kalmaya da. Yani şu da sağlıklı bir insan ve Müslüman tipi değil: Sevmeyen, aşık olmayan, dünya nimetlerinden azade, adeta münzevi bir Müslüman tarifinin de çok sağlıklı olmadığını söylüyorum. Dengeyi yakalamak lazım. Bize o bahsettiğiniz o yeşil pop nitelemeleri kötü bir döneme denk geliyordu. Ticarileşme ve piyasalaşma boyutu olan şeyler bunlar.

Sezen Aksu’nun ‘Lailahe İlallah’ını takdir edip sizinkine şirk diyorlar.

Evet öyle söyledi bir ağabeyimiz(!). Formumuz alaturka değilmiş, polifonikmiş, batı müziği sesleri ve sazları kullanıyormuşuz çalışmada çok sesli vokallerimiz varmış... İyi de ben tekkede doğmadım ki. Türkiye’de yıllardır iyi kötü Batı eserleriyle büyümüş bir neslim. Bizim kulağımızda biriken seslerle çağıma uygun ben ne yapabiliyorum. Çağımda, yaşadığım zamanda söylemem gerekenleri bu gibi şeyleri kullanarak nasıl yapabilirim. Dünden haberdar, gözünü yarına dikmiş ama ayağı buraya basan sanatçı olarak iş yapmak lazım. O yüzden gereğinde Irak’tan, Filistin’den, başörtüsünden de bahsederiz. Bu tür rahatsızlıklarınız yoksa sorun üretmeyecek, arızasız sözler sarf edersiniz. Türkülerin %50’yi aşan bölümleri evlenmiş gelinlere yapılmış. Türküleri de elemek lazım. Köprüden geçen gelin artık evlenmiştir. Ozan otursana yerinde. “Köprüden geçti gelin/Gelip de bir buse verseydin” ozan türkü yakıyor ona. Aslında ahlaken de sorunlu türkülerimiz var. Elden geçirilmesi gerekir. Melodilerine bir şey demiyoruz. Muhtevası itibariyle gelenek her zaman bizi anlatmıyor. İnsan insandır zaaflarıyla, kusurlarıyla, kazanımlarıyla. Gelenek de böyle bir şeydir. Geleneğe olduğu gibi altına imza atıp bunu din gibi algılamamak lazım. Öyle bir akım da var maalesef.

Sanatçı için zaruretler vardır. Önce vahyi anlamak lazım, hayatın temeline onu oturtmak lazım. Sonra hacetler (ihtiyaçlar) vardır. Sonra sanat vardır. O dünyayı o istikameti besler sanat. Yoksa onu inşa etmez tek başına. Piramit tersine çevrilince ne olduğunu Batı’da görebiliyorsunuz. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika ve İngiltere’deki gençler rockla tepki verdiler. Çok hoş örneklerdi onlar. Arşivlerden dinliyoruz. Böyle bir tepkisellikten doğuyor. Benim babam savaşta niye ölüyor diyor ve doğal bir tepki veriyor. Elves Presley’ler, Beatles, yine Bob Daylon bizimkilerin son zamanlarda öykündüğü. İlginçtir aslında Bob Daylon çok da protest değildir. Pink Floyd, Eric Clapton. Ama bu örnekler bizi anlatmıyor. Onlar Pink Floy dinliyor tepkisellik olarak ama Bosna’da Sırp canilerin cebinden Pink Floyd’un resimleri çıkıyor haberi yok. Bu ilginç bir çelişki. Bu onun zihninin, problemli dünyasının ürettiği değeri. Moore kendi toplumuna, Amerika’ya bir başkaldırı değildir. Moore’nin çıkışı reaksiyonerdir ve sistemi yeniden onarmaya yöneliktir. O yüzden ben Ahmet Kaya olmam. Mevcut ideolojiler içerisinde bir ideolojiye basmıyor ayağım; biz bir inançlar manzumesine inanıyoruz. Tezimiz var. Bir reaksiyoner değiliz ki, tepkici değiliz ki. 80’li yıllarda Müslümanlar bunu göremedi, algılayamadı. Aslında biz hayatı yaşıyorduk.

Kendi toplumu içerisinde Pink Floyd ve diğer örneklerin verdiği tepkiler çok anlamlı aslında. Sayıları az o yüzden heyecanlanıyor arkadaşlar. Ama bilim çevrelerinde de böyle ilginç çıkışlar, tepkiler var. Amerikan, toplumunda ve Batı toplumunda da vardır. Örneğin Pink Floyd’un “The Wall” ve “Dark Side Of The Moon” parçalarında sözleri itibariyle baktığımızda da sisteme, eğitim sistemine ciddi eleştiriler var. “Öğretmenler istemiyoruz sizi, defolun gidin” diyen bir şarkı. Buna benzer cevaplar bizim toplumumuzda üretilebilir, anlamlıdır da yani. Güzeldir de bu çabalar. Çünkü Türkiye’de bu anlamda söylenecek çok şey var, az şey yok. hatta kara mizah malzemesi olabilecek çok enteresan örnekler var.



Yazıyı Tavsiye Et

Yorumlar


Bu yazıya henüz yorum yapılmadı.

Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.