ISSN: 1301 - 3971
Yıl: 17     Sayı: 1820
Şu an 6 müzisyen gazete okuyor

Günün Mesajları


♪ Tüm Mavi Nota dostlarının ve ülkemizin Şeker Bayramını en içten dileklerle kutlar esenlikler dileriz!
editör - 02.05.2022


♪ 8 Mart"ı kadın goygoyculuğuna çevirmeden, mana ve ehemmiyetinin taşıdığı öz yapıdan koparmadan kutlanması dileğiyle, 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun
Mavi Nota - 08.03.2022


♪ Okurlarımızın ilgisine çok teşekkür ederiz!
Mavi Nota - 03.03.2022


♪ Mobildeyiz! Cep telefonu, tablet ve diğer mobil araçlarda bir tık uzağınızdayız!
editör - 17.01.2022


♪ 17. yaşımız kutlu olsun!
editör - 24.11.2021


♪ 20. yüzyılın en önemli birkaç sopranosundan birisi olarak görülen TC Devlet Sanatçısı Diva Leyla Gencer'in 93. doğum yıldönümünde saygı ve özlemle anıyoruz.
Mavi Nota - 10.10.2021


♪ Gazetemizin öğretmeni, eski danışma kurulu üyemiz, besteci ve akademisyen, hocaların hocası Sefai Acay'ı vefatının 5. yılında saygı ve özlemle anıyoruz!
Mavi Nota - 20.09.2021


♪ Mavi Nota şahane...
Can Çeliker - 18.08.2021


♪ Değerli dostumuz Keman sanatçısı Tuğrul Göğüş’ün beklenmedik anda vefatı bizleri derin bir üzüntüye sevketmiştir. Değerli arkadaşımıza Tanrıdan rahmet, kederli ailesine başsağlığı ve sabır diliyoruz.
Mavi Nota - 09.08.2021


♪ Harika bir kaynak, düşünüp, oluşturup, yaşatanlara minnet ve saygılar
oya kerimoğlu - 03.08.2021


Tüm Mesajlar

Anket


Klasik Batı Müziği dinler misiniz?

Sonuçları Gör

Geçmişteki Anketler

Tavsiye Et




Destekleyenlerimiz






 

Yazılar


Haziran Ayaklanması sanatın neresinde? Sayı: 1592 - 07.07.2014


Önce şunu söyleyelim; bu Gezi ya da Haziran direniş midir, ayaklanma mıdır, isyan mıdır, yoksa “devrim bize göz mü kırptı”, hangisidir, bu, herhalde daha iyi berraklaşacak gelecekte. Haziran’ın edebiyatla ilişkisine gelince, ben orda, duvarlarda şairlerimizin dizelerini gördüm. Bazı şairlerimiz hemen bunun şiirini yazdılar; örneğin onlardan ilk aklıma gelen Hüseyin Haydar, şiirin başğı “Devrim Download”. “Devrim download”, Haziran günlerinde Ağa Camii’nin duvarına yazılmış bir duvar yazısıydı ve şair bunu aldı şiir yaptı. Şiir, tabii, biraz daha hızlı müdahale edebiliyor hayata… Arkasından öyküler yazıldı, belki arkasından romanlar yazılacak. Bu toplumun yaşadığı bu çok önemli tarihsel dönüşümün daha iyi anlaşılması, başka insanlara ulaştırılması, gelecekte de üzerinde düşünülmesi için, edebiyat mutlaka eserler verecektir.   [1]

 

SERMAYE SANATA NASIL MÜDAHALE ETTİ?

Bunu tartışmadan önce, “sanat, direniş ve politikanın neresinde” sorusuyla ilgili bir şey söylemek istiyorum. Bana göre,  Türkiye’de sanat, direniş ve politikanın gerisinde. Nedenini anlatmaya çalışacağım. Açıldığında bu serginin adı “Müdahale Var mı?” idi, sonra birkaç gün içinde, galeriye polisler geldi ve serginin adı “Müdahale Var!” oldu. Aslında Cumhuriyet kurulduğundan beri sanata sürekli müdahale var. Ama bu müdahalenin biçimi, niteliği, uygulayıcıları değişiyor. Bu sergiye polis müdahale ediyor bugün. Bugün artık karakolda sergi için ifade alındığı bir müdahale yaşanıyor.

 

Ama şöyle düşünelim; dün müdahale edilmedi mi? Sermaye, para babaları Türkiye’de sanata nasıl müdahale ettiler ve nasıl müdahale ediyorlar? Örneğin, Türkiye’de galeri sistemi ne zaman kuruldu? Türkiye’nin en eski galerileri kaç yıllık? Bir iki tane galeri belki elli yıl öncesine gider; Türkiye’de galeriler 1980’den sonra kuruldu ve 1980 tarihi bizim tarihimizin bir miladıdır. Sermayenin, 24 Ocak’ta başlayıp 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle Türkiye’nin her alanına müdahale ettiği bir dönemeçtir. Ondan sonra galeriler kuruldu; bankalar galeriler kurdular, bankalar yayınevleri kurdular, sanat dergileri çıkardılar, sanatın her alanına sermaye müdahale etti.

 

Eskiden, 70’li yıllarda sinemada müthiş bir sansür vardı. Önce senaryolar sansürden geçerdi, sonra film çekilince sansürden geçerdi, en sonunda sansür o filmi göstermek istemezdi, Danıştay’a gidilirdi. Biz, Danıştay kararıyla izledik birçok filmi. Ali Özgentürk’ün “Hazal” filmini, örneğin, Danıştay kararıyla izlediğimizi hatırlıyorum. Sonra ne oldu? Amerikan sineması geldi, bütün salonlarda film gösterim tekelini eline aldı.

 

Artık siz sansüre gereksinim duymayan bir devlette yaşıyorsunuz ama sermaye zaten baştan sansürünü yapmış. Eskiden Danıştay kararıyla da olsa gösterilebilen o filmler, bugün sinemalarda gösterilemiyorlar artık. Sermaye dağıtım ağıyla baştan durduruyor. Bundan daha etkili sansür olabilir mi? Diyelim gösterildi, kimse gidip izlemiyor. İyi filmleri alılmayacak nitelikli seyirci de ortadan kaldırıldı. Sermayenin sanata müdahalesi, star sistemi, basın şartlandırması nitelikli sanata ilgi gösterecek izleyiciyi ortadan kaldırdı. Estetik beğenisi dumura uğratılmış, kendisine reklamı yapılan şeyleri şartlanmayla izleyen, okuyan bir kitle oluşturuldu.

 

SANAT HAZİRAN AYAKLANMASININ GERİSİNDEN GELDİ

Bu müdahaleler süreklileştirilip, içselleştirilip sanatın kendisini dönüşüme uğrattı. Yani artık resmini sermayenin değerlendirmesine göre yapan ressamlar yetişti. Sinemayı ona göre yapan sinemacılar, kitabı ona göre yazan yazarlar yetişti. Belki de, asıl, bunları konuşmamıza neden olan Haziran Ayaklanması, bütün bunları görünür hale getirdi. Ama sanat kesinlikle ve kesinlikle bu ayaklanmanın önünde değildi. Bence arkasındaydı. Ama şuna şükredelim ki, çok fazla arkasında kalmadı. Hemen işin içine karıştı. Sanatçılar yaratıcılıklarıyla, sözgelimi o harika şarkılarla, o zulüm anlarını türküleştirdiler, şarkılaştırdılar. Hemencecik, bize, o ayaklanmanın heyecanını ve anlamını duyuracak şeyler yaptılar. Burada, sanatçılarımızın bu refleksine bir kere daha teşekkür ediyorum.

 

Bakın, yıllardır “türban” tartışıyoruz, onun bir başka modeli kara çarşaf. Sermaye, Türkiye kadınını, Türkiye insanını kara çarşafa sokmak istiyor. 1946’yı bir başka milat alabiliriz; yani Amerikan müdahalesini. Emperyalizm nasıl Türkiye’ye el atmaya başladıysa, 1946 Marshall planı, Truman doktrini, arkasından NATO’ya alma, Türkiye’yi bir kara çarşafa sokma politikası da o günden başladı. Köy Enstitülerinin saldırıya uğraması ve ilk imam hatiplerin açılması aynı tarihtedir. Kara çarşafa sokma politikası, bugün artık bu sergide de görüyorsunuz[2], resimlere kadar girdi.

 

Türkiye’de siyaset düzeyinde pornografiyi yaşıyoruz. Yani haber bültenleri artık pornografik… Başbakan, “öğrenciler evde kızlı-erkekli yaşıyorlar” diyor. Bu ülkede bir üniversiteye rektör olmuş bir şahıs şöyle diyor: ‘‘Başbakana teşekkür etmek gerekir, gidişat kontrolsüz, sağlıksız, yan yana evleri kiralayıp, duvarları delip iki evi tek eve çevirip karma halde kalanları gördük. İki kız, üç erkek veya üç kız, bir erkek aynı evde kalanları da.’’ Bu, neyi ima ediyor arkadaşlar? Türkiye insanını pornografik imalarla yöneten bir iktidarla karşı karşıyayız artık. O yüzden de sanatı çarşafa sokuyorlar, o yüzden de size televizyonda öpüşen insanların buzlandığı, bırakın onu, bir şamdanda çıplak bir kadın heykelciğinin buzlandığı filmler seyrettiriyorlar.

 

SANAT ÇOK BÜYÜK BİR PATLAMA YAŞAYACAK

Aslında, Haziran Ayaklanması, bütün bunlara bir isyandı, bir toplumsallaşma deneyimiydi. Karşılıksız emek paylaşımı da çok önemliydi. Haziran Ayaklanmasında beni en çok heyecanlandıran şey; doktorların o savaşın içindeki insanlara sağlık hizmeti sunması, revirler kurması; avukatların bu haksızlığa karşı koşturması, nöbet tutması; yaşlı teyzelerin evlerinde pirinç pilavı pişirip Taksim Komünü‘ne getirmesi; yani toplumun bütün yaratıcılığı ve gücüyle, bu yıllardır süren müdahaleye, bu sermaye ablukasına karşı başkaldırısıydı…

 

Peki, bu deneyimden sonra sanat ne olacak? Sanat çok büyük bir patlama yaşayacak bana göre. Bu “Müdahale Var!” sergisi bunun ilk örneğidir, bir virgülü, bir noktasıdır. Çünkü bakın, Türkiye’de yaratıcılık ve sanat ne zaman patladı; altmışlarda patladı. Çünkü altmışlardan önceki müdahaleye, yani 1950’lerde Demokrat Parti diktatörlüğü döneminde içine sokulduğu baskıya, altmışlarda Türkiye toplumu hayır, dedi ve yıktı onu. Sonra kazanılan hürriyetle birlikte her şey geldi Türkiye’ye… İşçi sendikaları, DİSK geldi, Türkiye İşçi Partisi, TİP, üniversite özerkliği, sosyalist, Marksist klasikler geldi ve Türkiye büyük bir özgürlük meydanına dönüştü. TİP, 15 sosyalist milletvekiliyle Meclis’e girdi. Şiirde 60 Kuşağı çıktı. Gerçekçi şiir ve gerçekçi edebiyat patlama yaptı. Yılmaz Güney sineması çıktı. Devrim için hareket tiyatroları kuruldu. Gençliğin büyük eylemleri oldu. İşçi sınıfı 15-16 Haziran 1970’te İstanbul’u ve ülkeyi sarstı… Bana göre, 2013 Haziran’ı da böyle bir yeni dönemin başlangıcıdır. İşaret fişeğidir…

 

 

Türkiye’nin 2013 Haziran’ına kadar olan yakın tarihine, egemen sınıf açısından bakarsanız, görünen şudur: Türkiye’nin 27 Mayıs’tan sonra yaşadığı bu özgürleşme deneyimini her alanda yok etmek. Sanatta, edebiyatta, kültürde, politikada yok etmek. İşçi haklarında, üniversite özgürlüğünde, gençliğin yurtseverleşmesi süreçlerinde barajlar örmek.

 

12 Mart 1971’de askeri darbeyi bunun için yaptılar, 1980’de faşist darbeyi bunun için tezgâhladılar ve 2002 bir seçim değildir bana göre, bir darbedir AKP’nin iktidara gelişi; 3 Kasım 2002’yi, 27 Mayıs 1960’la başlayan uyanış ve hürriyetin son kırıntılarını da yok etmek için yaptılar. Türkiye’yi kara çarşafa sokma işini tamamlamak için…

 

İşte Haziran Ayaklanması, bu 50 yıllık sermaye müdahalesine ilk büyük direniştir. Tarihi, yeniden toplumsallığın, insani, yaratıcı, dayanışma ve paylaşma değerlerinin gelişeceği bir sürece çevirme atılımıdır. Bugün, Türkiye toplumu, belki de tarihinde hiç olmadığı kadar kitlesel bir şekilde, milyonlarıyla sermaye tahakkümünü yıkacak ve bu özgürleşme eylemini sonuna kadar götürecektir… Çünkü Haziran Ayaklanmasında bu kalkışmanın bazı nitelikleri ortaya çıktı, ipuçları yaşandı, nasıl olması gerektiği deneyimlendi; 15 gün boyunca Taksim’de ve ülke düzeyinde yaşandı. Şu görüldü; toplumsallaşmayı istiyor bu toplum, dayanışmayı istiyor, paylaşmayı istiyor ve bu sömürücülerin karar verdikleri, beton bloklarla dolu bir kentsel yaşamı reddediyor. Bu sömürücülerin karar verdikleri bir iş sürecini-üretim sürecini istemiyor.

 

FELSEFESİZ SANATIN SONU

Sanatın direniş ve politikanın gerisinde kaldığını söylemem tepkinizi çekse de, şu, açık değil mi? Değişik sanatlar ve sanatçılar arasında felsefi tartışma, ortak değerlerde buluşma, bir sanatsal hareket oluşturma deneyimleri göremiyoruz… Geçen yüzyılın başında Avrupa kültüründe tanık olduğumuz türden karşılıklı ilişkiler yok, sanat edebiyattan beslenemiyor, ya da edebiyat resimden beslenemiyor, bu eksiklik neden kaynaklanıyor?

 

Bence bunun kaynağında nesnel koşullar var; içinde yaşadığımız toplumsal ilişkiler buna yol açtı. Sermayenin bu kadar belirlediği bir kültür bunu doğuracaktır; insanları birbirinden kopararak, dayanışmacı, tartışmacı ve eleştirel bir kültür ortamı bırakmayacaktır.

 

Kültür ortamının bu olumsuzluğuna daha temel bir eksiklik tuz biber ekiyor; Türkiye’de felsefesi olmayan bir sanat var. Felsefe içermeyen resimler, şiirler, romanlar… Kapitalizm felsefeyi insanın yaratıcı etkinlikleri arasından çıkardı. Belki felsefe kitapları yayınlanıyor, felsefeciler çıkıyor ama bunların felsefe kavramına layık olacak şeyler olduğunu düşünmüyorum. Felsefe insanlığın genel, temel sorunlarına çözüm arayışıdır. Mesela Marksist felsefe insanlığa bir çözüm getiriyor, Sartre’ın varoluşçu anlayışı insanlığa bir tasarım getiriyor; bu felsefelerin bilinciyle yapılan bir sanat eserinde bunun ipuçlarını buluyorsunuz. Diyelim ki, Cezanne’la Zola’nın dostluğundan gelişen yeni resimde bir felsefenin ipuçlarını bulabiliyorsunuz. Bugün bizim resmimizde ben böyle önemli bir eksiklik, felsefe yoksunluğu görüyorum.

 

Postmodernizm var deniyor, ama postmodernizm bir felsefe midir? İnsanlığın yaşadığı temel sorunlara, postmodernizmin bir çözüm arayışı var mıdır? Postmodernizmin, daha yöntemiyle gerçekliği eklektik parçalara indirgeyerek, evrensel bir düşünüşü ortadan kaldırdığını görüyoruz, bunun felsefi bir niteliği olmadığını düşünüyorum.

 

Bence Gezi’den sonra bu eksiklik de ortadan kalkacaktır. Felsefe içeren bir sanat, direnişi, mücadeleyi ve politikayı içeren bir sanat çıkacak… Aslında Türkiye’de çok uzun zamandan beri sermaye sınıfı politik gündemi belirliyor ve onun politikasını konuşuyor, yalnızca onların sistemiçi seçeneklerini tartışıyoruz. Özsel politik tartışmalarımız yok; haksızlık etmeyelim, sosyalist politika bir alternatif öneriyor, ama bu çok dar çevrelerin içinde kalıyor. Toplumun etkili odaklarına veya sanatçıların işlerine, eylemlerine henüz yeterince yansımıyor.

 

HAZİRAN HÜCRELER TOPLUMUNU PARÇALADI

Hücreler toplumunda yaşıyorduk, herkes kendi hücresinde, Gezi Direnişi bunları parçaladı, bir toplumsallık, bir ortaklık yarattı ve böyle bir ortaklığın bizi ne kadar özgürleştireceğinin ipuçlarını verdi. Bundan sonra sanatın değişik dalları arasında insani, felsefi ortaklıklar doğacak. Sermayenin işine gelen resim artık zor ilgi görür; sermayenin soytarılığını yapan bir sanattan, bu toplumun ve insanların, insanlığın sanatını yapan bir sanata geçeceğiz.

 

Ben, Haziran sürecinde, “Polis Gazı ile Medya Gazı” diye bir yazdım[3]. Polis gazıyla mücadele etmek, kör etse de, bazı devrimci yoldaşlarımızı katletse de, bunun üstesinden gelmek yine de daha kolay. Ama medya gazı; çok daha zehirleyici, çok daha uyuşturucu, arkadaşlar. Sanat, politika ve direnişin gerisinde derken, bir de buraya bakalım, yıllarca hangi sanatçılar, ressamlar, şairler, yazarlar medya dediğimiz bu iletişim burgacında görev aldılar, köşe tuttular, bize sunuldu ve yutturuldular…

 

Toplumumuzun içine düşğü bu baskı düzeninde ve sömürü cenderesinde, onların kaçı acaba bu direnişe harç koyan işler yaptılar? Kaçı bu sermayenin zulüm toplumunu meşrulaştıran işler yaptılar? Şarkıdaki gibi, “masum değiliz hiçbirimiz” mi demeliyiz?

 

Ancak net bir politikayla, belirli bir felsefe ile ve dayanışmayla, gerçekten ortaklaşarak, gerçekten toplumsal bir güç birliği ile yeni sanatın, yeni direnişin ve yeni Türkiye’nin yaratılacağına inanıyorum. Bana ideolojik diyorsanız, ben zaten köşeli konuşuyorum, çözümlerin köşeli olduğunu düşünüyorum.

 

Yıllarca politik olarak ezilen, aşağılanan sosyalist kesim duvar yazılarında yeniden doğdu. Bazı arkadaşımız, bu yazıların İkinci Yeni şairlerini duvara taşıdığını söyledi, ama orda Nâzım Hikmet de vardı, Ahmet Arif de vardı, bir halk türküsü de vardı. Ayaklanma sürecinde, her toplum, bütün yaratıcılığını, bütün birikimini ve bütün gücünü eylemin hizmetine sunuyor. Türkiye halkı da bunu yaptı Haziran’da.

 

Son günlerde çıkan kızlı-erkekli tartışmalarını da düşünürsek, yeni bir Türkiye gündemde, bunu Türkiye’yi yönetenler de gördüler. Müdahale etmek istiyorlar bu doğacak olan yeni Türkiye’ye. Anlamadığımız hükümlere dönüşen gözaltılar, tutuklamalar, mahkemeler, sürekli müdahale ediyorlar bu doğmaya çalışan yeni Türkiye’ye. Bu ülke sığar mı bu çarşafa, bu gerici kılıfa?

 

Bu ülkenin arkasında insanlıkla buluştuğu 70 yıllık bir tarihi var.

 

 

“ASKERİ VESAYET"LE KONUŞANLAR

Haziran halkının düşlediği, arzuladığı Yeni Türkiye’yi ararken, Cumhuriyeti çökertenlerin dilinden ve kavramlarından da uzak durmamız gerekiyor. Nâzım’ın bir dizesiyle biraz oynayarak, “diliniz onların diline benziyorsa / dilinizi değiştirin” demek istiyorum. Son on yılın en çok kullanılan ve bizim içimizden bazılarının diline de bulaşan “askeri vesayet”, “sivil vesayet” kavramlarını kullanarak sanata müdahaleyi tartışamayız, bu kavramların kendisi sorunlu kavramlar.

 

Marksizm 150 yıl önce toplumun iktisadi çözümlemesiyle, eğer illa da “vesayet” denilecekse, bunun kimin elinde olduğunu ortaya koymuştur. Toplumda hangi sınıf üretim ilişkileri içinde egemense, o yönetiyor. Askeri de onun hizmetindedir, sanatçısı da. “Askeri vesayet, sivil vesayet”, bunlar Türkiye insanının aklını kısırlaştırma müdahalesidir aslında.

 

Sonra hangi demokrasi? Kapitalist uygarlığın olduğu hiçbir yerde, insanlara hürriyet tanıyan bir demokrasi olamaz. Amerika Birleşik Devletleri’nde sanat çok mu özgür?

 

Yani Rockefeller, MOMA müzesini kurduğu zaman sanata müdahale etmedi mi? Arkasından CIA’nın fonlarıyla o sanatı beslemediler mi? Ne istediler? O resimde insan olmasın; Frida filmini görmüşsünüzdür; Diego Riviera’nın freskinde Lenin resmini görünce Rockefeller duvarı yıktırdı. Sermaye her zaman müdahale eder; biz bunu “askeri vesayet”, “sivil vesayet” benzeri kavramlarla, F tipi cemaatin soldan devşirdiği entelektüellerin dilleriyle konuşarak anlayamayız. Bu, bize zaman kaybettirir. Akıl kaybettirir… O yüzden kendi dilimizle, köşeli, net ve açık konuşalım.

 

Türkiye’nin, yeni insanın, insana yakışır bir şekilde yaşamasının önünü kesmek istiyorlar. Niye? Çünkü çıkarları var; işte oraya AVM yapacak, o ormanları keserek havaalanı ve yol yapacak, para elde edecek. Suriye’ye silah gönderiyor, çünkü çıkarları var. Ben sanattan bunları göstermesini beklerim.

 

Bertolt Brecht sanatı, tiyatroyu bilmiyor muydu? Adam oturdu, insanlara ders vermek için oyun yazdı. Bu medyanın gazıyla, insanların aptallaştırıldığı bir durumda, sanatın görevi insanları uyandırmaktır. Sanatın görevi yoksa, niye var bu sanat? Ben 2500 yıl önce yazılan İlyada’yı okuyacağım, bir şey öğreneceğim; o çağın toplumunu, ideolojilerini, insanların mücadelesini göreceğim… Sınıflı toplumun insan dünyasında yaptığı tahribatı, duyguları altüst etmesini kavrayacağım…

 

Sanatın ve edebiyatın, insana yakışır bir toplum ve dünya kurmak için Haziran Ayaklanmasına kalkışan insana karşı bitmez tükenmez bir sorumluluğu ve görevi vardır.

 


[1] Tüyap Artist Sanat Fuarı’nda, Ali
Şimşek’in seçiciliğinde, 2-10 Kasım 2013’te düzenlenen “Müdahale Var mı?” sergisi kapsamında 10 Kasım 2013’te yapılan, “Sanat, Direniş ve Politikanın Neresinde?” başlıklı paneldeki konuşmaya dayanıyor. Denizhan Özer’in yönetiminde yapılan panelin öteki konuşmacıları Mustafa Kemal İz, Rafet Arslan, Ali Şimşek’ti.

 

[2] “Müdahale Var mı?” sergisine polis müdahalesinden sonra, sanatçılar bunu protesto etmek için bütün yapıtların üzerini siyah naylonla kapattılar. Buradaki çarşafa sokma benzetmesi bu durumu vurguluyor.

[3] Bu yazıyı, 2014 başında, Doğu Kitabevi’nce yayımlanan, odağında Haziran Ayaklanması bulunan “Fırtına İkliminde” kitabıma da aldım.

 

Gerçekedebiyat.com

Yazıyı Tavsiye Et

Tavsiye Et



Yorumlar


Bu yazıya henüz yorum yapılmadı.

Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.