ISSN: 1301 - 3971
Yıl: 17     Sayı: 1820
Şu an 8 müzisyen gazete okuyor

Günün Mesajları


♪ Tüm Mavi Nota dostlarının ve ülkemizin Şeker Bayramını en içten dileklerle kutlar esenlikler dileriz!
editör - 02.05.2022


♪ 8 Mart"ı kadın goygoyculuğuna çevirmeden, mana ve ehemmiyetinin taşıdığı öz yapıdan koparmadan kutlanması dileğiyle, 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun
Mavi Nota - 08.03.2022


♪ Okurlarımızın ilgisine çok teşekkür ederiz!
Mavi Nota - 03.03.2022


♪ Mobildeyiz! Cep telefonu, tablet ve diğer mobil araçlarda bir tık uzağınızdayız!
editör - 17.01.2022


♪ 17. yaşımız kutlu olsun!
editör - 24.11.2021


♪ 20. yüzyılın en önemli birkaç sopranosundan birisi olarak görülen TC Devlet Sanatçısı Diva Leyla Gencer'in 93. doğum yıldönümünde saygı ve özlemle anıyoruz.
Mavi Nota - 10.10.2021


♪ Gazetemizin öğretmeni, eski danışma kurulu üyemiz, besteci ve akademisyen, hocaların hocası Sefai Acay'ı vefatının 5. yılında saygı ve özlemle anıyoruz!
Mavi Nota - 20.09.2021


♪ Mavi Nota şahane...
Can Çeliker - 18.08.2021


♪ Değerli dostumuz Keman sanatçısı Tuğrul Göğüş’ün beklenmedik anda vefatı bizleri derin bir üzüntüye sevketmiştir. Değerli arkadaşımıza Tanrıdan rahmet, kederli ailesine başsağlığı ve sabır diliyoruz.
Mavi Nota - 09.08.2021


♪ Harika bir kaynak, düşünüp, oluşturup, yaşatanlara minnet ve saygılar
oya kerimoğlu - 03.08.2021


Tüm Mesajlar

Anket


Klasik Batı Müziği dinler misiniz?

Sonuçları Gör

Geçmişteki Anketler

Tavsiye Et




Destekleyenlerimiz






 

Yazılar


Türkiye'de kültür, yüksek sanatın düşmanı(mı)dır?Sayı: 1579 - 31.03.2014


Saçmalık demeyin. Açıklamaya çalışacağım.

 

İlkel zihniyetin kamu yönetiminde egemenlik kurduğunu, eğitim sisteminin istatistiklere yansıyan, yerlerde sürünen yapısı kanıtlıyor.. Ekonomik yapının derbederliği, araştırma-geliştirme harcamalarının küçümsenmesi ve zayıflığı, elbet bunun sonucu olarak üretim kapasitesinin nitelik ve niceliksel yetersizliği de bu zihniyetin oluşturduğu travmalardır.

 

Toplum hayatında kol gezen vurgunculuk ve yolsuzluklara can veren ruh halinde bilgi birikiminden, yüksek kültür değerlerinden yoksunluğun damgası yok mudur? milletlerin yönetici kadrolarının kültürel standartı, o ülkenin gelişmişlik düzeyini, uygarlık ölçütlerini göstermez mi? Türkçe’de bununla ilgili “her millet layık olduğu…” deyişine kulak asmak istemiyorum ama hatırlamadan da edemiyorum.

 

Gelelim yazının başğına…

 

Gerek “kültür”, gerekse “sanat” terimleri, ne yazık ki yönetici ve hatta aydın çevrelerde bile son derece özensiz ve daima genel nitelikte kullanılır oldu. Sanat sözcüğünün kapsamının nerede başlayıp bittiği, hangi niteliği ve kimseleri işaret ettiği belirsiz. Gazete-magazin diline bakarsanız, bu ‘sanatçı’ ! binlerle sayılacağını görürsünüz… Çoğu da ‘şarkıcı’dır; nota ve solfej bilmeleri de şart değildir.

 

Şimdilerde hükümetin bazı bürokratlarının “kültür-sanat” hayatını ilgilendiren yasal düzenlemelere giriştiği ve ortada bazı “kanun tasarısı taslaklarının” dolaşğı iletişim kanallarına yansıdı. İşte benim “saçmasapan tespitim”in gerekçelerinin başında bu gibi gayretkeşlikler geliyor. Sanatla (daha doğrusu yüksek sanatla) ilgisiz “kültürcüler” bu alanı düzenlemeye kalkışıyor. Bu yeni değildir. Nedense daima kültürden bahsedilir ve “sanata sıra gelmez” diye Ahmet Hamdi Tanpınar da yakınmıştı. Demek ki başka başka değerlerdir.

 

Bugün de kanun yazmaya kalkışan “kültürcüler”in konuyla uzaktan yakından ilişkilerinin olmadığı, taslak metinden bellidir.

 

Birincisi; kullandıkları “SANAT” teriminin tanımını; kapsamını bile yazamamışlardır. Bu metne göre, çok sayıda kişi kendini “sanatçı” sayabilir. Kanun yazıcılarının evrensel terminolojide sanatçı(artist)nın öncelikle ressam, heykeltraş, mimarlar için kullanıldığını ve bunlara “güzel sanatlar(fine arts/beaux arts) dendiğinin farkında değiller… Dramatik-lirik tiyatro-opera-operet türlerini icra edenler için ise oyuncu (aktör/aktrist) veya icracı sanatçı dendiğinin ayrımından habersizler… Sözgelimi Bedri Rahmi Eyüboğlu veya İlhan Koman artist; Yıldız Kenter aktrist veya Çetin Tekindor aktördür. Müzik’le ilgili bestecilerin yaratıcı; virtüöz icracıların, orkestra şeflerinin, solistlerinin “yorumcu” gibi kategorilerini hiç anmıyorlar… Buna karşılık, “geleneksel sanatlar”dan dem vuruyorlar. Bunlar nedir belli değil. Folklor ürünlerinin küçük sanatlar (art mineur-kleine kunst)-süslemecilik (illustrasyon), çömlekçilik (seramik) v.b. olduğunu, bunların evrensel manada yaşayan ve sürdürülebilir bir yaratıcılık ve sanat eseri sayılmadıklarını da bilmiyorlar.

 

Sözüm ona örnek aldıkları İngiliz modeli “sanat kurumu”nda desteklenecek etkinlik ve eserlerin, yeryüzünde geçerli çağdaş yaratıcı ve icracı “yüksek sanat” (dikkat; sanat değil yüksek sanat) eserleriyle ilgili olduğunu da atlıyorlar. Folklorun, geleneksel sayılan süsleme işlerinin yüksek sanat çerçevesinde olmadığını da bilmiyorlar. Her ülkenin folkloru ve el becerisi ürünleri vardır. Bunlara “Zanaatkarlık” işleri denir. Milli ve evrensel sanat değeri arzedecek işlenmişliği olmayan ürünlerdir. Kültür ürünleri sayılırlar. Ama hiç unutulmasın:

 

HER SANAT ESERİ KÜLTÜR ÜRÜNÜDÜR; AMA HER KÜLTÜR ÜRÜNÜ SANAT ESERİ DEĞİLDİR.

 

Yüksek sanat, tıpkı nükleer fizik, yüksek matematik, genetik, mikrobiyoloji; felsefe gibi YÜKSEK KÜLTÜR kategorisine mensuptur. Hepsi meslektir. Folklor ve el ürünleri, geleneksel küçük zanaatlar gibi tekrar ve kalıp değildir. Yaratıcısı ve icracısı bellidir; kişiseldir ve orijinaldir.

 

Demek ki bu konulardaki sorunlardan bir önemlisi de, terminolojiyle ilgilidir. Ben, gündelik dildeki genel kullanıma karşı hiç değilse bir önlem ve farkındalık bilinci olarak “yüksek sanat”ı kullanıyorum… Düşünmek gerekli.

 

Türkiye’de KÜLTÜRCÜLER, yüksek sanatın estetik endişelerine ve niteliklerine, ortaya çıkış ve uygulama süreçlerine yabancıdırlar. Piyasa müziğini, geleneksel dedikleri müzikleri, yüksek ve evrensel/milli müzikle aynı çerçevede algılarlar. Sınıflandırma yapacak kültür birikimine ve asıl önemlisi estetik zevke sahip olmadan genellemeler yaparlar. Shakespeare’in bir eserinin, Beethoven’ın bir sonatının; Dostoyevski’nin tek romanının, Rembrandt’ın tablolarının değer ve keyfini algılamaksızın yaşarlar. Adnan Saygun’un kuvartetlerinden habersizdirler.

 

Bir tiyatro veya opera eserinin hangi şartlarla hazırlandığını bilmeden, TÜSAK ile destekleyeceklerini sanarlar… Proje gelecek ve TÜSAK’ça takdir edilirse ödenek verilecek; mekan tahsis edilecek…

 

Kanun yazıcılarının riyada olduklarını sanmayın. Duyarsız ve bilgisizdirler. Bir opera temsilinin seyirci karşısına çıkabilmesi için yalnızca iki-üç aylık zaman ve elbet mekanın zorunlu olduğunu düşünemezler. Provalara başlamak için geçen düşünsel ve tasarım aşamalarından haberdar değildirler… Sahne sanatlarının “olmazsa olmazı” mekan sorununu algılamadıkları hazırlanan taslak metinde açıkça görülüyor. Sürekli mekanı olmayan opera, orkestra icraları olabileceğini sanıyorlar.

 

Bu bilgi düzeyi ile “Sanat Kurumu” kurmaya kalkışırlar. Zanaatla yüksek sanatı birbirine karıştırırlar. Ve hepsini sanat zannederler. Bu sebeple proleterya mücadelesinin ünlü sloganını ödünç alıp adapte edelim:

 

TÜRKİYE’NİN BÜTÜN GERÇEK SANATÇILARI, KÜLTÜRCÜLERE KARŞI BİRLEŞİNİZ!

 

Yüksek Kültür’ün insanları olması gereken yaratıcı ve icracıların da, üniversite, TÜBİTAK, TUBA gibi üst kurumların başına gelenlere karşı kendi uğradıkları tecavüzler gibi duyarlı olmaları gerekmez mi? Ülkedeki entelektüel faaliyetlerin iletişimin noksanlığına da bu vesile ile değinmek gerekir. Tecavüzlere karşı koymada aydın zümrenin aynı ortak bilince sahipliği zorunludur.

 

Yukarıdaki sloganın daha da anlamlısının: TÜRKİYE’NİN BÜTÜN GERÇEK AYDINLARI; KÜLTÜRCÜLERE KARŞI BİRLEŞİNİZ olması temenni edilir.

 

TÜSAK ile twitter yasağı aynı kafanın ürünüdür. Heykel yıktıran, bale icrasını müstehcen sayan, yolsuzluğu, vurgunculuğu alışkanlık haline getirip ahlaki değerleri yıpratanın cehaletin yoğunluğu olduğundan kuşku duyamayız. Sorun derindedir.


Yazıyı Tavsiye Et

Tavsiye Et



Yorumlar


Bu yazıya henüz yorum yapılmadı.

Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.