ISSN: 1301 - 3971
Yıl: 17     Sayı: 1835
Şu an 4 müzisyen gazete okuyor

Günün Mesajları


♪ Tüm Mavi Nota dostlarının ve ülkemizin Şeker Bayramını en içten dileklerle kutlar esenlikler dileriz!
editör - 02.05.2022


♪ 8 Mart"ı kadın goygoyculuğuna çevirmeden, mana ve ehemmiyetinin taşıdığı öz yapıdan koparmadan kutlanması dileğiyle, 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun
Mavi Nota - 08.03.2022


♪ Okurlarımızın ilgisine çok teşekkür ederiz!
Mavi Nota - 03.03.2022


♪ Mobildeyiz! Cep telefonu, tablet ve diğer mobil araçlarda bir tık uzağınızdayız!
editör - 17.01.2022


♪ 17. yaşımız kutlu olsun!
editör - 24.11.2021


♪ 20. yüzyılın en önemli birkaç sopranosundan birisi olarak görülen TC Devlet Sanatçısı Diva Leyla Gencer'in 93. doğum yıldönümünde saygı ve özlemle anıyoruz.
Mavi Nota - 10.10.2021


♪ Gazetemizin öğretmeni, eski danışma kurulu üyemiz, besteci ve akademisyen, hocaların hocası Sefai Acay'ı vefatının 5. yılında saygı ve özlemle anıyoruz!
Mavi Nota - 20.09.2021


♪ Mavi Nota şahane...
Can Çeliker - 18.08.2021


♪ Değerli dostumuz Keman sanatçısı Tuğrul Göğüş’ün beklenmedik anda vefatı bizleri derin bir üzüntüye sevketmiştir. Değerli arkadaşımıza Tanrıdan rahmet, kederli ailesine başsağlığı ve sabır diliyoruz.
Mavi Nota - 09.08.2021


♪ Harika bir kaynak, düşünüp, oluşturup, yaşatanlara minnet ve saygılar
oya kerimoğlu - 03.08.2021


Tüm Mesajlar

Anket


Klasik Batı Müziği dinler misiniz?

Sonuçları Gör

Geçmişteki Anketler

Tavsiye Et




Tavsiye etmek için sisteme girmeniz gerekmektedir.

Destekleyenlerimiz






 

Yazılar


AkcazSayı: - 16.06.2006


Benim için Temmuz ve Ekim ayları, yılın en değerli aylarıdır. Konser geceleri, nereye çağrılırsam çağrılayım, “festivalim var” dediğimde akan sular durur, yakınlarım benim için en önemli ve değiştirilemez mazeretin bu olduğunu bilirler.

Yazdan kalma, hâlâ insanın içini ısıtan gündüzlerle, serin akşamların buluştuğu günlere rastlar Akbank Caz Festivali, bir bakıma sonbaharı, en sevdiğim mevsimi müjdeler. Festivalle birlikte gelen hoşluklar çok çeşitlidir. Ne kadar fanatik bir cazsever olsam da, festival benim için sadece müzik değildir. Nispeten erken saatlerdeki konserlerin mekânı Cemal Reşit Rey’e gitmeden önce, dostlarla bu mekânın hemen yanı başındaki Borsa Lokantası’na uğramak, orayı evimmiş gibi hissettiren personelle laflamak, meftunu olduğum ve bu nedenle değiştirmeye yıllardır kıyamadığım aynı mönü tercihlerini yapmak, Babylon konserlerinden önce Asmalımescit’teki Refik’e uğramak, festival günlerinin vazgeçilmez ritüelidir. Onlarsız festivalin tadı tuzu olmaz.

Malum, caz festivali deyince biz İstanbulluların iki demirbaşı vardır: İstanbul Caz Festivali ve Akbank’ın düzenlediği festival. Cumhuriyet'in 50. yılının kutlandığı 1973 yılında başlayan İstanbul Festivali’nin bünyesinde önceleri birkaç konserlik bir alt etkinlik olarak yer alan ama zaman içinde gördüğü ilgi üzerine sayısı artan konserleriyle kabına sığamayıp, kendi festivalini yaratma başarısını gösteren İstanbul Caz Festivali, her ne kadar 10 yaşında dense de, aslında 30 küsur yılın olgunluğunu taşımaktadır.

Önümüzdeki yıl 15. yıldönümünü kutlayacak olmanın coşkusu ve heyecanı içinde olan Akbank Caz Festivali ise onun çocuğu yaşındadır. Yaş farkını bir yana bıraksak bile, bu sefer de programı açısından, ele avuca sığmayan, sürprizlerle dolu haşarı bir çocuk görünümündedir bu festival. İstanbul Festivali, seneler boyu daha çok mainstream (ana akım) cazın temsilcilerini ve Miles Davis, Keith Jarrett gibi efsanevi isimleri İstanbul’a taşırken, Akbank Caz, cazın deneysel uçlarında dolaşan müzisyenlere ve genç isimlere ağırlık vererek, daha avangard bir duruşu tercih etmiştir. Bu da, İstanbullu müzikseverlerin caz müziğini daha geniş bir yelpazeden takip etme şansını yakalamaları açısından çok yerinde bir karar olmuştur. Bu kararın cesur mimarları ise festivalin organizatörü Pozitif ve bu projede onları herhangi bir aracı kurum gibi değil, bizzat iş ortakları gibi gören Akbank grubudur.

Özelikle festivalin ilk başladığı yıllarda, değil herhangi bir müzikseverin, bir cazseverin bile takip etmekte zorlanabileceği marjinallikteki konserlerde duyduğu müziği kendisine yabancı ve ulaşılmaz, belki kakofonik bulan sıralarca izleyicilerin Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nu nasıl müziğin tam da ortasında, müzisyenlerin tam da önlerinden resmi geçit yapar gibi terk ettiklerini çok iyi hatırlarım. Her seferinde, o boşalan salonda geriye kalan sayılı kişilerden biri olarak müzisyenlere karşı duyduğum mahcubiyet ve çocukluk arkadaşlarım olan Pozitifçiler için hissettiğim üzüntü hâlâ aklımdan çıkmaz.

Başlarda hep merak ettiğimi de hatırlıyorum; bir sonraki yıl onları daha mainstream, daha az riskli bir program yapmaktan alıkoyan nedir diye? Ama sonraki yıllarda anladım ki, bu gibi avangard konserlerde kuru kalabalık salonu terk ettikten sonra konseri büyük bir hayranlık ve ilgiyle izlemeye devam eden bir avuç müzikseverdi onları yollarından saptırmayan… Konser bittiğinde o müzisyenlere, zarafetten nasibini almayanlar grubu adına adeta özür dilermişçesine sahip çıkan bu gerçek müzikseverlerin coşkusu, samimiyeti ve onlara bu deneyimin bir parçası olma fırsatını verdikleri için gözlerinde okunan minnet duygusuydu bence onları pes ettirmeyen.

Pozitif 14 sene boyunca inandığı yoldan, sevdiği müziği İstanbul’a taşımaktan vazgeçmedi. Ama hakkını vermek lazım ki 60 küsur yaşındaki bir kurum da, yaşına başına bakmadan, bana yakışır mı demeden, ne derler diye düşünmeden 30 yaşlarında üç gencin heyecanına, projesine kendini kaptırdı. Kaptırmakla kalmadı, sanatsal özgürlük alanlarına hiç müdahale etmedi ve ticari kaygıların, çizdikleri yolda ilerlemelerine engel olmasına izin vermedi ve bu sayede Akbank Caz veya benim tercih ettiğim ismiyle “Akcaz” çizgisini hep korudu ve her sene 15 günlük caz sınavından yüzünün “ak”ıyla çıktı!

Festivalin kayda değer bir yanı da, özellikle son senelerde programında genç Türk cazcılarına ayırdığı yer, verdiği önem. Eskiden, performanslarını sergileyecek bir mekân bulmakta zorlanan genç cazcılar, her ne kadar hayatlarında elde edemedikleri fırsatları 3 yıl önce İstanbul’un caz yaşamına bir yıldız gibi doğan Nardis Caz Kulübü’nde artık rahatlıkla buluyorlarsa da, müzisyenler için festivallerde konser vermenin yeri her zaman çok başkadır.

Ancak, bu noktada son yıllarda aklıma takılan bir soruyu da göz ardı etmek istemiyorum: Festival etkinliklerinden bazılarını 7. senesinde Ankara’ya, bir sonraki sene Adana’ya ve 2000 yılında da İzmir’e taşıyarak Anadolu’daki cazseverlere çok büyük bir hizmet götürmüş olan Akbank Caz’ın niye önce Adana, arkasından İzmir ve nihayetinde bu sene Ankara’dan çekildiğini merak ediyorum. Merak ettiğim, o şehirlerde karşılaştığı zorluklar değil katiyen. Bunları bilmesem de tahmin etmekte zorlanmıyorum. Ama ne güçlüklerle karşılaşırsa karşılaşsın, festival çizgisi açısından gösterdikleri takdire şayan kararlılığı ve fedakârlığı, yetkililer acaba bu etkinliğin Anadolu’ya uzanması açısından niçin gösteremiyorlar? Böyle bir şeye onlardan başka kim kalkışabilir, baş koyabilir ki?

İtiraf etmem lazım, bu yazının amacı - editörümün isteği üzerine - geçtiğimiz Ekim ayı 14. yapılan Akbank Caz Festivali’ni değerlendirmekti. Yazmaya başlayınca hedef biraz şaştı. Hakkında daha evvel bir şey yazma fırsatım olmayan bir festivali, salt 14. yılındaki programıyla ele almak bana biraz yüzeysel geldi. Gerilere gidip, anıları tazelemeye kalkınca da baktım yazı başını almış gitmiş, bir nevi kendini yazdırmış!

14. festival, 6 Ekim’de vokal grubu The New York Voices ile resmen açılmış oldu. Benim açımdan ise asıl açılış, 11 Ekim’de Babylon’da önce Misha Mengelberg, hemen arkasından da Han Bennink-Benjamin Herman-Ernst Glerum Trio konserleriydi. Genelde festivallerin açılış ve hatta biraz da kapanış konserleri daha bir genel beğeniye açık, müzikle çok yakın ilgisi olmayan davetlilerin de yabancılık hissetmeyeceği popüler konserler olur. Davulcu Han Bennink dışında fazla tanımadığım bu üçlü, hem müzikleri hem de sahne performansları açısından beklentilerimi çok aştı. Konser sonrasında alto saksofoncu Benjamin Herman’ın kolaylıkla bulunmayan albümlerini nereden elde edebilirim telaşına düşmüştüm bile!

13 Ekim’deki Kübalı piyanist Gonzalo Rubalcaba konseri ise festivalin ilk ağır topuydu. Gece, daha sonra, Cemal Reşit Rey ve Babylon’da verilen iki konserle devam etti. Ben tercihimi, Babylon’da, canlı performansını bir daha görüp göremeyeceğimi bilemediğim 81 yaşındaki, şiirsel tınısıyla bilinen alto saksofoncu Charlie Mariano’dan yana kullandım. O esnada Cemal Reşit Rey’de de son yılların gözde gitaristi Nguyen Le’nin, Jimi Hendrix’e bir saygı duruşu niteliğindeki konseri devam ediyordu.

Festivalin heyecanla beklediğim bir diğer konseri ise Miroslav Vitous Quartet idi. Geçen senenin sonunda John McLaughlin, Chick Corea ve Jack DeJohnette gibi göz kamaştıran bir kadroyla çıkarmış olduğu “Universal Syncopations” isimli son albümü, bizi çok iyi bir konserin beklediğinin habercisiydi. Arjantinli bandoneon ustası Dino Saluzzi ise artık aşina olduğu İstanbul’a bu defa oğlu ve yeğeniyle gelmişti ve incelikli müziğiyle yine dinleyenlerini mest etti.

Kapanış konseri, artık aramızda bulunmayan, unutulmaz basçı ve besteci Charles Mingus’un karısı Sue Mingus’ın kurduğu ve 10 küsur yıldan beri sanat yönetmenliğini yaptığı “The Mingus Big Band” konseriydi ve biletler satışa çıktığı gün tükenmişti. Daha evvel de izlediğim ve beğendiğim bir grup olmasına rağmen, yine de bu konserin, diğer konserlere kıyasla, İstanbullu cazseverlerin nezdindeki bu ezici itibarını ve bilet satma başarısını anlamam mümkün olmadı. Ama kapanış konseri için görkemli bir seçimdi.

Bu sene festivalde efsanevi bir de isim vardı. Tam da bu nedenden McCoy Tyner konseri beni hiç heyecanlandırmıyordu. Geçmişte “efsanevi cazcılar çalıyor” diye bir heves koştuğumuz konserlerin bizi ne denli hayal kırıklığına uğrattığını unutmamıştım çünkü. Çok geriye gitmeye de gerek yok, daha bir evvelki festivalde caz orgu denince akla gelen en büyük isim olan Jimmy Smith’in, yerinden kıpırdamadan, olabilecek en ruhsuz şekilde çalışının birçok kişide “Bu gerçekten Jimmy Smith mi?”, “Acaba hakikaten çalıyor mu, yoksa çalar gibi mi yapıyor?” şüpheleri uyandırmış olduğunu unutmadı kimse. Sanırım efsane olarak nitelenen birçok müzisyen zaten bir bakıma bu sıfatın gerektirdiği yılları devirmiş olmanın sonucu epeyce yaşlı olduğundan, canlı performans açısından çaptan düşmüş oluyor bir kere. Buna bir de büyük isim olmanın getirdiği aşırı güven de eklenince ortada heyecan ve şevk namına pek de bir şey kalmamış oluyor.

İşte böyle düşüncelerle ve neredeyse beklentisiz gittiğim konser bittiğinde, kendimi gözleri yaşlı, yerime mıhlanmış olarak buldum. Daha evvel bildirilenin aksine piyaniste Çek bas ustası George Mraz eşlik ediyordu. Davulda ise o güne kadar dinlememiş olduğum müthiş bir davulcu vardı: Eric Kamau Gravatt. Tyner’ı ilk kez canlı olarak dinliyordum. Yıllar evvel, bir başka caz efsanesi John Coltrane Quartet’in piyanisti olarak tanımıştık onu. Yıllar boyu modern cazın en çok taklit edilmeye çalışılan isimlerinden biri olmuştu, çok iyi bir besteci ve üretken bir müzisyendi. Bunları biliyorduk elbette. Ama sahnede seyircilerle hiçbir iletişim kurmaya çalışmadan, hatta tek bir laf bile etmeden, herkesi bu kadar avucuna alan, büyüleyen, çok az konserde bulunmuşumdur herhalde. Aslında “groove” nedir, niye bu kadar önemlidir? Bir lider, diğer müzisyenlere solo fikirleri için apayrı renklerde kaç teklif götürebilir? Parçalar ardı ardına nasıl bu kadar etkileşimli, bu kadar ruh dolu çalınabilir? Gitmeseydim kesinlikle çok şey kaybetmiş olurdum. Ama kim, ne kadar anlatsa da, bu kadar muhteşem bir deneyim olduğuna herhalde inanmazdım. O geceki ikinci konsere – tavsiye üzerine - gitmeyi planlamış olmama rağmen, bu muhteşem konserin üzerine başka nota “koklamamak” için doğruca eve gittim ve yatana dek McCoy Tyner albümlerini dinledim.

İşte Akcaz’ın14.’sü de böylece bitmiş oldu, 15. yıldönümü için yöneticiler şimdiden kolları sıvadılar bile. Festival, başladığından bu yana geçen süre içinde büyük mesafe kaydetti, uluslararası alanda tanınan, Downbeat, Jazztimes, Jazzwise gibi dünyanın en önemli caz dergilerinin bahsettiği, istediği müzisyenleri getirmekte zorluk çekmeyen saygın bir festival haline geldi. Eskiden sadece avangard müzisyenlerden oluşan bir programla İstanbulluların karşısına çıkan festival, son yıllarda McCoy Tyner, Jimmy Smith gibi efsanevi müzisyenlere, Carla Bley, Dave Douglas gibi garanti isimlere de yer veriyor. Bunlar, biz cazseverler için bulunmaz nimet elbette, ama şunu da merak ediyorum doğrusu: Pozitifçiler bu festivali yapmaya başladıklarında 30 yaşlarında hâlâ taze sayılabilecek girişimcilerdi. Müzik zevkleri, tercihleri, cesur kararları bir bakıma yaşlarının bir göstergesiydi. Artık şimdilerde olgunluk çağını yaşayan arkadaşlarım acaba bu genç ve deneysel çizgiyi hep sürdürebilecekler mi?

Yani, akıl hakikaten yaşta değil başta mı?

esintiler@tnn.net

www.esintiler.org

Dinleyin

The Real McCoy

Kayıt tarihi: 21 Nisan 1967 Kadro: McCoy Tyner (p), Joe Henderson (ts), Ron Carter (b), Elvin Jones (d) Plak Şirketi: Blue Note

Parçalar: 1. Passion Dance 2. Contemplation 3. Four by Five 4. Search for Peace 5. Blues on the Corner

Bu  yazımın işaret ettiği müzisyen hemen belli oldu. Ama, “hangi albüm?” sorusunun cevabını bulmak kesinlikle o kadar kolay olmadı. McCoy Tyner, caz dünyasında çok genç yaşında saygın bir yer edinmiş ve bunu uzun seneler istikrarla sürdürmüş ender caz müzisyenlerinden biridir. Gerek liderliğinde, gerek eşliğinde çıkan kilometre taşı niteliğinde o kadar çok albüm vardır ki, aralarından birini seçip çıkarmak hiç de basit bir iş değildir. Nitekim, geçtiğimiz sayıda önerdiğim, efsanevi John Coltrane Quartet’in efsanevi albümü “A Love Supreme”i yaratan dört müzisyenden biri yine McCoy Tyner’dı.

Düşündükçe, bestecilik yanı da çok kuvvetli olan Tyner’ın, tamamen kendi orijinallerinden oluşan bir albümünü önermenin, onu daha iyi ifade edeceğine inandım. Kriteri de böyle belirleyince, Tyner’ın diğer albümlerini - ne kadar iyi olurlarsa olsunlar - elemek durumunda kaldım. Geriye kalan en beğendiğim beş albümden birini seçmeye çalışırken, elime piyanistle yapılmış yeni bir röportaj geçti. Burada sorulan bir soru üzerine - zorlansa da - en sevdiği üç albümünün adını veriyordu. Biri, benim beş finalistle çakışınca, “tamam” dedim, “bunu önerirsem, adil bir seçim yapmış olurum.”

“The Real McCoy”, piyanistin John Coltrane Quartet’ten ayrılmasından iki sene sonra çıkardığı bir albüm. Aynı zamanda “Impulse” plak şirketinden ayrılıp, “Blue Note” ile çalışmaya başlamasının da ilk ürünü. Kendisine eşlik eden kadro, mükemmel. Cazın en usta davulcularından John Coltrane Quartet’te beraber çaldığı Elvin Jones, bu albümde de kendisine eşlik ediyor. John Coltrane’in, McCoy Tyner’ın müziğini nitelerken kullandığı “melodik yaratıcılık” ve “fikirlerin netliği” gibi tanımlamalar, bu albümdeki tüm parçalarda hemen öne çıkıyor. Albümün en güzel parçaları ise, “bana kendinden geçmiş dans eden Kızılderilileri çağrıştırıyor” dediği “Passion Dance” (Tutku Dansı) ve “yalnız bir adamın hayata ve dine dair düşünceleri” diye ifade ettiği “Contemplation” (Düşünme).

Yazıyı Tavsiye Et

Yorumlar


Bu yazıya henüz yorum yapılmadı.

Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.