ISSN: 1301 - 3971
Yıl: 17     Sayı: 1836
Şu an 3 müzisyen gazete okuyor

Günün Mesajları


♪ Tüm Mavi Nota dostlarının ve ülkemizin Şeker Bayramını en içten dileklerle kutlar esenlikler dileriz!
editör - 02.05.2022


♪ 8 Mart"ı kadın goygoyculuğuna çevirmeden, mana ve ehemmiyetinin taşıdığı öz yapıdan koparmadan kutlanması dileğiyle, 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun
Mavi Nota - 08.03.2022


♪ Okurlarımızın ilgisine çok teşekkür ederiz!
Mavi Nota - 03.03.2022


♪ Mobildeyiz! Cep telefonu, tablet ve diğer mobil araçlarda bir tık uzağınızdayız!
editör - 17.01.2022


♪ 17. yaşımız kutlu olsun!
editör - 24.11.2021


♪ 20. yüzyılın en önemli birkaç sopranosundan birisi olarak görülen TC Devlet Sanatçısı Diva Leyla Gencer'in 93. doğum yıldönümünde saygı ve özlemle anıyoruz.
Mavi Nota - 10.10.2021


♪ Gazetemizin öğretmeni, eski danışma kurulu üyemiz, besteci ve akademisyen, hocaların hocası Sefai Acay'ı vefatının 5. yılında saygı ve özlemle anıyoruz!
Mavi Nota - 20.09.2021


♪ Mavi Nota şahane...
Can Çeliker - 18.08.2021


♪ Değerli dostumuz Keman sanatçısı Tuğrul Göğüş’ün beklenmedik anda vefatı bizleri derin bir üzüntüye sevketmiştir. Değerli arkadaşımıza Tanrıdan rahmet, kederli ailesine başsağlığı ve sabır diliyoruz.
Mavi Nota - 09.08.2021


♪ Harika bir kaynak, düşünüp, oluşturup, yaşatanlara minnet ve saygılar
oya kerimoğlu - 03.08.2021


Tüm Mesajlar

Anket


Klasik Batı Müziği dinler misiniz?

Sonuçları Gör

Geçmişteki Anketler

Tavsiye Et




Tavsiye etmek için sisteme girmeniz gerekmektedir.

Destekleyenlerimiz






 

Yazılar


Türküleri tekrar ulusallaştırmasak!Sayı: 1123 - 15.12.2010


Türkiye insanının “saf ve bozulmamış halini” türkülerin dilinde aramak, iyice yıprandığı aşikâr bir “mozaik” söylemine türküleri yerleştirmek, her türküde içlenmek, gözü yaşarmak, üstelik bu işi ticari kaygılarla tasarlandığı ortada bir TV yarışmasında dillendirmek, abesle iştigal değilse nedir?

Erken Cumhuriyet döneminin müziğe ilişkin kültür siyasetlerinde halk türkülerinin özel bir yeri ve önemi olduğu iyi bilinir. “Ulus-devlet”, Benedict Anderson’un ünlü Hayali Cemaatler kitabında altını çizdiği gibi bir “tahayyülden”, başarılı olduğu anda ise kitleler tarafından paylaşılmış bir “inançtan”, zihinde kurulan bir “kurgudan” başka bir şey değildir. Ulus fikrine inanıldığı oranda o “ulus”, hayalden gerçeğe dönüşür, vatandaşları tarafından hissedilir ve benimsenir. Osmanlı gibi modernite öncesi devletlerde, sosyolojik cemaatlerinde (“milletler”) yaşayan toplulukların oluşturduğu toplumların kültürü ise, yapısal olarak “çokludur”, yani heterojendir. Ulus-devletler, ilk iş olarak kültürü bir kalıba dökmek, olabildiğince homojenleştirmek, kısacası “millileştirmek” isterler. Artık sorgulamadığımız, ama uygulamaya konduğu dönemde şaşkınlığa neden olduğunu varsayabileceğimiz bir dizi “dönüşüm”, yeni adlandırmalarla devreye sokulur. Örneğin, Osmanlı müslim ve gayrimüslim elitlerinin sevdiği, icra ve terennüm ettiği müzik “uluslaştırılır” ve “Türk Sanat Musikisi” olarak adlandırılmaya başlanır. Osmanlı’nın “kozmopolitan” (günün terminolojisinde bir hakaret nitelemesidir) geçmişinden kalan bu müzik hem “nesebi” belirsiz (Bizans’tan başlayan Fars’tan etkilenen), hem gayrimilli (bazı bestekar ve icracıları nedeniyle) hem de şehirlidir. Osmanlı medeniyetini temsil eden şehre karşı Anadolu ve onun “hayali” olarak algılanan kurgusal bir köy, pastoral bir güzelleme eşliğinde tahayyül edilir. Ressamlar kırmızı yanaklı köy çocuklarını, neşe dolu köy eğlencelerini resmederken, “Hececi-Meşaleci ozanlar” (“şairlik”, şehri çağrıştırdığından matah bir şey değildir) köye övgüler düzen, aruzu lanetleyen “ayaklı-uyaklı” dizelerin peşine düşerler. Yanlış anlamayın, kimseyi küçümsediğim falan yok, bu naif coşkunun ardında ulusal bir kültür oluşturma derdinden başka bir şey olmadığının tabii ki farkındayım. Ancak, benzemeye çalışılan Batıya kıyasla neredeyse iki yüzyıl kadar gecikmiş bu iş biraz da aceleye getirilerek halledilmeye, bir çırpıda bitirilmeye çalışılınca aksayıp durur. 

Yurttan sesler korosu
Övülen, önemsenen, yeni müziğimizin temeli olacağı varsayılan türkülerimize “Türk Halk Müziği” yaftasını yapıştırmak tabii ki mümkün ama neticede nafile bir çabadan başka bir şey değil. Çünkü eldeki malzeme (“halk türküleri”), hem heterojen hem de ekseriyeti düşünüldüğünde kökünden koparılmış, göçe uğramış, göçle gelmiş vaziyette. 1800’lü yılların başından itibaren çoğunluğu gayrimüslim olan bir coğrafya (Anadolu) bir asır içinde sadece Müslümanlaşmadı, aynı zamanda kaybedilen yerlerden kaçanların sığınabilecekleri son toprak parçası haline geldi. Cumhuriyetin kurulduğu dönemde müzik olarak elimizde neler olduğuna baktığımızda heterojen, karma, çoklu bir yapıyla karşı karşıya olduğumuzu anlarız. Bir yanda Osmanlı elitinin hiçbir zaman ilgilenmediği lokal, kapalı, çok az yer değiştirmiş, şehir yerleşimlerinin dışında yaşayan toplulukların müzikleri, öte yanda savaşlar, yıkımlar, demografik hareketlerle gelen, bazen varolanı yok eden ya da dönüştüren, bazen de ona eklemlenen, köken olarak Anadolu dışından, komşu coğrafyalardan gelen müzikler. Bir dizi etnik, dini ve yerel kimliğin müziği üstüste ya da yanyana durmakta, bir kısmı yok olmakta, bir kısmı melezleşmekte, bir kısmı ise ilk kez Anadolu kültürel haritasında yer almaktadır. Ulus-devlet projemiz bu resimden onlarca yeni resim derleyeceğine, dürbünün ters tarafından bakmayı yeğlemiş, heterojen kültür haritasını düzleyen bir bakışla, fiziki bir coğrafya haritası gibi okumaya, müzikleri “coğrafi bölgelere” göre tasnif etmeye çalışmıştır! Evet, coğrafi bölgeler gibi sığ bir kritere göre “düzleştirilen”, İstanbul Türkçesine “çevrilen”, halk ozanının yerel tavrından koparılarak “TRT üslubuna” tahvil edilen, onlarca sazın aynı ezgiyi çaldığı, kendini “klasikçi” sanan bir şefin “koro” olarak söylettiği “yurttan sesler” garabeti eşliğinde “uluslaştırılan” halk türkülerimiz. Tamam, 30’ların dünyasında başladığı için anlaşılabilen, 50’li yıllarda zirve yapması da kabul edilebilen bu “uluslaştırma” çabasının son yıllarda popüler TV şovlarında yeniden can bulmaya başlamasını nasıl açıklayacağız?

Ulusalcı söylemin iyice sağa çektiği, ultralaştırdığı Kurtlar Vadisi’nde Polat ne zaman hüzünlense türkü çalınması tesadüf olabilir mi? Başka kimlikler ve bunlara ilişkin taleplerle karşılaştıkça örselenen Türk kimliğinin müzikte benimsediği tutum neredeyse Erken Cumhuriyet yıllarındaki türkülere tutunarak ulusal bir kanon oluşturma çabalarına benziyor. “Çok gecikmiş” bir modernite arzusunda şekillenen anakronik bir ulus-devlet ideolojisine yeniden can verme çabası olarak da düşünebiliriz son zamanlarda “türkülere” odaklanan ilgiyi. İlginç olan, bu işin artık doğrudan popüler kültür eliyle yapılmaya çalışılmasıdır. Türkiye insanının “saf ve bozulmamış halini” türkülerin dilinde aramak, iyice yıprandığı aşikâr bir “mozaik” söylemine türküleri yerleştirmek, her türküde içlenmek, gözü yaşarmak, üstelik bu işi ticari kaygılarla tasarlandığı ortada bir TV yarışmasında dillendirmek abesle iştigal değilse nedir? Yakınlarda ATV’de başlayan Türkünü Söyle reality şov temelli yarışmasının, ekranlarda canlandırdığı karakterlerle (Kurtlar Vadisi’nden Adanalı’ya) ruhen özdeşleştiğini artık anladığımız “delikanlı” sunucusu ve jüri üyelerinin türküleri sevmesinden çok iki de bir “görünmez/bilinmez” bir kültür “tanrısına” şükürlerini sunmaları, farkında ya da değil, ideolojik bir konumdan türküleri okumaya çalışmaları 2000’lerin Türkiye’sinde çağdışı kalıyor. Türküleri o kadar “saf”, o denli “dokunulmamış” kültürel öğeler olarak anlatıyorlar ki, duyan da türkülerin şehir mekanında hiçbir şekilde yer almadığını, örneğin sadece türkü yayınlayan radyolar olmadığını ya da “türkü barlara” şehir merkezlerinde sıkça rastlanmadığını düşünür. Türkü ve türkücüler şehre çoktan geldi, şehrin eğlence yaşamına karıştı, şehrin yeni türküsünü şimdi kim “yakıyor”, kim çalıyor, kim dinliyor, onunla ilgilenen hiç yok. Dediğim gibi, “ideolojik refleksleriyle” ilginçleşiyor program. Nasıl, binbir renkli Erken Cumhuriyetin müzik haritası “fiziki coğrafya” anlayışı ile dümdüz edilmiş, derinliksiz bir tasnife uğramıştı, progamda da geldiği yöre itibarıyla farklı bir yerelliğe ve kimliğe dokunan yarışmacıların söyledikleri türküler, önce “kutsanıyor”, sonra da toptancı bir dille “kimliğinden” ayıklanmaya çalışılıyor. Örneğin, Sarı Gelin türküsünün kökeninin ne olduğuna hafifçe anıştırıldıktan sonra bir Anadolu türküsü olarak tasnif ediliyor.

Yarışmacıların kendi kimliklerini korumaları asla teşvik edilmiyor, Karadenizli bir yarışmacının yöresinden bir türküyü başarıyla söylemesine neredeyse dudak bükülüyor. “Seni bir de Ege türküsü icrasında duyalım.” Yerel olanın yükseldiği bir dünyada “kimlikleri” bastırmak, “ulusallaştırmaya” çalışmak “ulus-devletlere” artık hizmet etmiyor. Ama dinleyen kim?

Fotoğraf: Türkünü Söyle yarışmasının jüri üyeleri Kenan Işık, Arif Sağ, Belkıs Akkale ve Yüksel Aytuğ, sunucu (arkada ortada) Oktay Kaynarca ile.
  

Yazıyı Tavsiye Et

Yorumlar


Bu yazıya henüz yorum yapılmadı.

Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.