ISSN: 1301 - 3971
Yıl: 17     Sayı: 1830
Şu an 9 müzisyen gazete okuyor

Günün Mesajları


♪ Tüm Mavi Nota dostlarının ve ülkemizin Şeker Bayramını en içten dileklerle kutlar esenlikler dileriz!
editör - 02.05.2022


♪ 8 Mart"ı kadın goygoyculuğuna çevirmeden, mana ve ehemmiyetinin taşıdığı öz yapıdan koparmadan kutlanması dileğiyle, 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun
Mavi Nota - 08.03.2022


♪ Okurlarımızın ilgisine çok teşekkür ederiz!
Mavi Nota - 03.03.2022


♪ Mobildeyiz! Cep telefonu, tablet ve diğer mobil araçlarda bir tık uzağınızdayız!
editör - 17.01.2022


♪ 17. yaşımız kutlu olsun!
editör - 24.11.2021


♪ 20. yüzyılın en önemli birkaç sopranosundan birisi olarak görülen TC Devlet Sanatçısı Diva Leyla Gencer'in 93. doğum yıldönümünde saygı ve özlemle anıyoruz.
Mavi Nota - 10.10.2021


♪ Gazetemizin öğretmeni, eski danışma kurulu üyemiz, besteci ve akademisyen, hocaların hocası Sefai Acay'ı vefatının 5. yılında saygı ve özlemle anıyoruz!
Mavi Nota - 20.09.2021


♪ Mavi Nota şahane...
Can Çeliker - 18.08.2021


♪ Değerli dostumuz Keman sanatçısı Tuğrul Göğüş’ün beklenmedik anda vefatı bizleri derin bir üzüntüye sevketmiştir. Değerli arkadaşımıza Tanrıdan rahmet, kederli ailesine başsağlığı ve sabır diliyoruz.
Mavi Nota - 09.08.2021


♪ Harika bir kaynak, düşünüp, oluşturup, yaşatanlara minnet ve saygılar
oya kerimoğlu - 03.08.2021


Tüm Mesajlar

Anket


Klasik Batı Müziği dinler misiniz?

Sonuçları Gör

Geçmişteki Anketler

Tavsiye Et




Tavsiye etmek için sisteme girmeniz gerekmektedir.

Destekleyenlerimiz






 

Yazılar


XIX yy.da. Osmanlıda Avrupa Nota YazısıSayı: 789 - 22.05.2009


1826 yılına kadar Osmanlı Sarayı ve Toplumu’nun Batı müziği ile tanışıklığı Avrupa ile olan ilişkilerin sonucudur. III. Selim döneminde (1789–1808) Fransız Monseiur Manguel yönetimindeki Nizâm–ı Cedid birliklerinin günlük eğitim ve yürüyüşlerinde kullanılmak üzere kurulan boru–trompet takımı, (1794) askerin eğitimi ile ilgili bir deneme niteliğindeydi, bir bando değildi. Daha sonra II. Mahmud’un Muzıkâ–yı Hümayûn’ü kurarken, “yeni askeri eğitim düzeniyle, Mehter mûsıkîsi’nin ritmi arasında uyumsuzluk” olduğu görüşünü neden göstererek, Mehterhâne’yi kaldırması ise, Batı müziğine doğru bilinçli olmasa da kararlı bir yönelişi ifade etmekteydi. O dönemde Avrupa müziğinde en çok sözü geçen İtalyanlar’dan yararlanma düşüncesi ile Sardunya Krallığı’nın İstanbul elçisine başvurulmuş, Sardunya Hükümeti de ünlü opera bestecisi Gaeteno Donizetti’nin kardeşi Giuseppe Donizetti’yi “Osmanlı İmparatorluğu Muzıkalarının Genel Eğitmeni” ünvanıyla İstanbul’a getirtmiştir.

Muzıkâ–yı Hümayûn’un kurulması ve Donizetti’nin Avrupa notasını öğrencilerine öğretmesi ile belirginleşen etkileşim; beraberinde mûsıkîmizin çıkmaza girdiği dönemi de gecikmeden getirmiştir. Batı müziğinde de kullanılan enstrümanlar yoğun olarak fasıl heyetinde kullanılmaya yine II. Mahmud döneminde başlamıştır. Bahsedilen uygulamayı şöyle özetleyebiliriz; Fasıl topluluğunun “Fasl–ı Atik ve Fasl–ı Cedid” olarak ikiye bölünmesinden sonra fasıl takımında Batı enstrümanları yer almaya başladı. Fasl-ı Atik topluluğu geleneksel fasıl uygulamasını devam ettiriyordu. Ney ile flütü, ud ile mandolini bir araya getiren Fasl-ı Cedid topluluğu ise, o güne dek alışılmamış ve tuhaf bir icra şekli uyguluyordu. Fasl-ı Cedid topluluğuna daha sonra keman, viyolonsel, lavta, gitar, trombon ve kastanyet de eklenerek; ud, ney, kanun, zil gibi geleneksel sazlarımızla beraber icra yapılmaya başlanmıştı. İcra edilen eserler ise Batı müziğindeki majör ve minör tonlara yakın makamlardaki peşrevler, saz semâileri, şarkılar, köçekçeler ve oyun havalarından seçiliyordu.

II. Mahmud döneminde başlayan bu uygulamalar, şüphesiz Askeri mûsıkî ile sınırlı kalmayacak, zamanla bütün mûsıkî türlerimizi de etkileyecekti. Batı’da din dışı müzik olgunlaştıkça, gelişimin ürünleri yavaş yavaş Askeri müziklerine de yansımıştı. Bizde ise, Batı müziği gelişimi ve gerçek sanat yönleri bilinmeden, etkileşim doğrudan doğruya askeri düzeyde başlamış oluyor, dolayısıyla temelde büyük bir boşluk meydana geliyordu. Çünkü ; örnek alınan müziğin ana hatları biliniyorsa da, sanatı sanat yapan inceliklerden haberdar değildik.

Aynı döneme tekabül eden diğer etkileşim ise kuramsal yönden olmuştur. Konu ile ilgili olarak, “Mecmua–i Haşim” mecmuasının 1864’de yayınlanan 2. baskısında Hicâz makamı tarifi için kullanılan tâbir dikkat çekicidir! Haşim Bey söz konusu makamı ifade ederken ;
“ Der tarif makam Hicâz : İptida Hicâz, Nevâ, Hüseynî, Evç, Şehnâz göstererek agaze edüp, Nevâ’ya kadar inüp badehu Nevâ, Hicâz, Kürdî ile Dügâh’ta karar ider. Bu makama alafrangada Re tonu tâbir ederler. ”

( Bilimselliğin Merceğinde Geleneksel Mûsıkîlerimiz ve Sorunları, Prof. Dr. Necati GEDİKLİ, Syf:128 / İzmir. 1999)

Hâşim Bey ilk cümlede Hicâz makamının tarifini vermiş, ikinci cümlede ise bahsettiği makamı Batı müziği sistemi ile karşılaştırma ihtiyacı hissederek “Re” tonuna tekabül ettiğini ifade etmiştir. Söz konusu mecmuada yaklaşık 80 eser bu şekilde bir kıyaslama ile açıklanmış, Batı müziği ile doğrulanma yoluna gidilmiştir. Bu zoraki ispat yöntemi kendisini yanıltmıştır. Çünkü; bu ifade dikkate alındığında Haşim Bey’in Tonal mûsıkî ile Makamsal mûsıkînin yapısal farkının bilincini taşımadığı ortaya çıkmaktadır. XIX.yy’da sanat yönü ön planda olan biri olarak anılan ve mûsıkîyi iyi ifade edebilecek kadar bildiği de söylenen Haşim Bey’i düşünürsek, “bu tarif acaba bir yaptırımın ürünü mü?” şeklinde bir soru akıllara geliyor! Sonuç olarak; bahsettiğimiz karşılaştırma ifadelerinin, mûsıkîmizin XIX. yy’dan itibaren Batı müziğinin etkisine iyice girdiği dönemin ürünleri olduğunu söyleyebiliriz. Zira; XIX.yy’a kadar verilen hiçbir makam bilgisinde bu şekilde karşılaştırmaların yapıldığı görülmemiştir. Batı ve Doğu mûsıkîsinin çatışma süreci bu bahislerden sonra gittikçe artarak, kuramsal çelişkilerde iyice ortaya çıkmaya başlamıştır.
Batı müziğinin sarayda benimsenmeye başladığı yıllarda Klasik mûsıkîmizin son büyük üstadları bulunmaktaydı. Huzûrda icra edilen küme fasıllarında yer alan Hammamizâde İsmail Efendi, Dellelzâde İsmail Efendi, Şâkir Ağa, Çilingirzâde Ahmet Ağa, Kömürcüzâde Hâfız Mehmet Efendi, Basmacı Abdi Efendi, Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Sait Efendi, Rıza Efendi, Kemâni Ali Ağa, Mustafa Ağa, Nûman Ağa, Zeki Mehmed Ağa, Keçi Arif Ağa, Necip Ağa gibi isimler Klasik Türk Mûsıkîmize son parlak dönemini yaşatmışlardır. Sarayda Klasik mûsıkîmiz’in icrâsı yanında Batı müziğinin de dinlenmeye başladığı bu dönemler; hem doğuya hem batıya yönelme cephesini ve kurulan ilişkinin sağlam olmaması nedeni ile, mûsıkîmizde çatlakların başladığını kanıtlayan dönemlerdir.

II. Mahmud döneminde kurulan ilk bando repertuarındaki eserlerin tamamını bilmiyorsak da bazı kaynaklarda opera parçaları, vals, polka, mazurka ve çeşitli yabancı bestecilerin marşları olduğu konusunda bilgiler mevcuttur. İlk bando hakkında bilgi edinilen kaynaklardan, bandonun padişah nereye giderse onun yanında yer aldığını, bütün askeri törenlere katıldığını, yabancı devlet adamlarına verilen yemeklerde, şenliklerde faaliyette bulunduğunu öğreniyoruz.

Burada bir noktanın üzerinde durulmalıdır. Kültürler arası etkileşim olağandır. Kaliteli, sanatsal yönü yüksek her müzik türü her yerde dinlenmeli gerekirse icrası da yapılmalıdır. Ancak söz konusu etkileşim, belirli bir zaman süreci içerisinde, etkilenilen mûsıkînin iyi ve tam bir şekilde özümsenmesi ile gerçekleşmelidir. Zira Batı müziği de yüksek sanat ifadeli bir müziktir ve tabi ki de örnek alınacak hususları mevcuttur. Fakat modernleşme, batıya ayak uydurma çabaları adı altında mûsıkîmizin özünü bozmak pahasına bilinçsizce yapılan alıntılar hatadır. Bu yöntem etkilenen mûsıkînin olduğu kadar, etkileyen mûsıkînin de sanatsal zenginliği ve ifadesini bozmaktadır. Kaldı ki; Batı müziğinin örnek alınacak ilk unsuru sanatlarına verdikleri önem olmalıdır. İşte, padişah çadırlarında çalınan opera parçaları, Fransız milli marşları ile başlayan bilinçsiz etkileşim, çatlakları zamanla büyüterek, mirasımızı bu güne, “çölleşmiş bir sanat anlayışı ve ifadesi”nin içinde bulunduğu vahim bir duruma getirerek taşımıştır. Edindiğimiz bu bilgilerin ışığı altında düşüncelerimiz maalesef mûsıkîmizin Batı müziği ile etkileşim sürecinin bilinçli gelişmediğinden dolayı yarardan çok zarar gördüğünün kanısı ile şekillenmektedir.

Gelişme sistemi yanlışlığının bir başka sonucunu da, müziği yazı ile ifade etme, daha doğrusu müziği yazı ile ifade edememe şeklinde ortaya koyabiliriz. Mûsıkîmizin yazım biçiminin daha önceki dönemlerde yazıya dayalı müzik düşüncesinden çok belleğe ve hatırlatmaya dayalı müzik düşüncesi ile (eksik ve hataları ile beraber) geliştirildiğini biliyoruz. Benimsenen bu düşünceye rağmen, ifade sistemleri ile ilgili yapılan çalışmalar sonucunda ortaya konan sistemlerin üzerinde durulmamış, hata ve eksikler yeterince önemsenmemiş, evrensellik ve çağdaşlık! adına seçilen yollarla ifade edilememe sonuna varılmıştır.

XIX.yy’a kadar kullanılan sistemlerden sonra, II. Mahmud döneminde beliren Avrupa nota yazısı ise gerek ifade ettiği perdeler gerekse yazım yönü ve makamsal açıdan mûsıkîmize uygun değildir.

Söz konusu ifade sisteminin kullanılmaya başlaması ile ortaya çıkan sorunlardan ilki Osmanlıca alfabesinin sağdan sola doğru yazılması ve bu şekilde notaların altına eser sözlerinin nasıl yerleştirileceği olmuştur.Ve yaklaşık yüz yılı kapsayan bir dönem içinde sözler soldan sağa fakat heceler sağdan sola doğru yazılmak sûreti ile oluşturulan acayip ve ilginç bir yöntemle çözülmeye çalışılmıştır. Şaşılacak kadar garip olan, üstelik yüz yıl kadar süren bu yöntem 1928’de “Harf İnkîlâbı” ile kendiliğinden ortadan kalkmıştır. Bu noktada ayrıca bir husus daha dikkatimizi çekiyor. Mûsıkîmizde ki eksiklikler toplumumuzun genel yapısındaki değişikliklerle ortadan kalkmaya mecbur tutularak, bunun dışında konular ve ortaya çıkan sorunlar ilgi görmüyor, kabulleniliyordu. Ancak Harf İnkılâbı mûsıkîmizin yazı ile ifadesindeki sorunların tümünü çözmeye yeterli gelmemişti.

Çünkü; bir oktavı 12 eşit aralığa bölen bu ifade sisteminin, mûsıkîmizin yapısını oluşturmuş eşit olmayan aralıkları nasıl ifade edeceği sorusu da sistemle beraber ortaya çıkmıştı. Bu sorunun da üstünde fazla durulmamış mûsıkîmizin kendine özgü yapısı ve makamsallığı bir kenara bırakılarak, Batı sistemindeki doğal sesler yarım tonluk bir tizleşme yada pestleşme ile ifade edilen perdelerle yazıya aktarılmıştı. Örn; birbirinden çok farklı “Segâh ve Bûselik” perdeleri aynı şekille ifade ediliyor, makamsallığımız bu sayede ortadan kalkıyordu. Halbuki Türk mûsıkîsinin makamsal ve bir Meşk mûsıkîsi olduğunu hatırlarsak perdeler arasındaki bir komalık değerin duyumda tamamıyla değişiklik yaratacağını düşünebiliriz.

Ancak, yazı ile ifade etme sistemlerinde de batıya ayak uydurma, çağdaşlaşma adı altında atılan bu adımlar ve yetersizliğin mutlaka farkına varıldığı halde, yeterince ilgilenilmeden geçen bu zaman süreci mûsıkîmizi içten içe yıpratmış ve dejenere olmasını sağlamıştır. Ne yazık ki düşüncelerim bugün Segâh bir eserin dahi basit bir ifade şekli ile, eserdeki sanat öğelerini tamamen yok ederek, çok sesli icrası yapılmasıyla doğrulanıyor. Bahsettiğimiz çatlakların daha fazla derinleşmemesi için, makamsallığı ile oldukça zengin, birçok dünya müziklerinin de (hatta son dönemde Batı Müziğinin dâhi) etkilendiği mûsıkîmizin özüne sadık kalarak, yapısına uygun şekilde geliştirmenin yolları aranmalıdır. Bütün dünya ülkelerinde hayranlık uyandırdığını bildiğimiz mûsıkîmiz, daha fazla sahip çıkılmayı ve daha fazla ilgiyi beklemektedir.

Alıntıdır.

Yazıyı Tavsiye Et

Yorumlar


Bu yazıya henüz yorum yapılmadı.

Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.