ISSN: 1301 - 3971
Yıl: 17     Sayı: 1835
Şu an 2 müzisyen gazete okuyor

Günün Mesajları


♪ Tüm Mavi Nota dostlarının ve ülkemizin Şeker Bayramını en içten dileklerle kutlar esenlikler dileriz!
editör - 02.05.2022


♪ 8 Mart"ı kadın goygoyculuğuna çevirmeden, mana ve ehemmiyetinin taşıdığı öz yapıdan koparmadan kutlanması dileğiyle, 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun
Mavi Nota - 08.03.2022


♪ Okurlarımızın ilgisine çok teşekkür ederiz!
Mavi Nota - 03.03.2022


♪ Mobildeyiz! Cep telefonu, tablet ve diğer mobil araçlarda bir tık uzağınızdayız!
editör - 17.01.2022


♪ 17. yaşımız kutlu olsun!
editör - 24.11.2021


♪ 20. yüzyılın en önemli birkaç sopranosundan birisi olarak görülen TC Devlet Sanatçısı Diva Leyla Gencer'in 93. doğum yıldönümünde saygı ve özlemle anıyoruz.
Mavi Nota - 10.10.2021


♪ Gazetemizin öğretmeni, eski danışma kurulu üyemiz, besteci ve akademisyen, hocaların hocası Sefai Acay'ı vefatının 5. yılında saygı ve özlemle anıyoruz!
Mavi Nota - 20.09.2021


♪ Mavi Nota şahane...
Can Çeliker - 18.08.2021


♪ Değerli dostumuz Keman sanatçısı Tuğrul Göğüş’ün beklenmedik anda vefatı bizleri derin bir üzüntüye sevketmiştir. Değerli arkadaşımıza Tanrıdan rahmet, kederli ailesine başsağlığı ve sabır diliyoruz.
Mavi Nota - 09.08.2021


♪ Harika bir kaynak, düşünüp, oluşturup, yaşatanlara minnet ve saygılar
oya kerimoğlu - 03.08.2021


Tüm Mesajlar

Anket


Klasik Batı Müziği dinler misiniz?

Sonuçları Gör

Geçmişteki Anketler

Tavsiye Et




Tavsiye etmek için sisteme girmeniz gerekmektedir.

Destekleyenlerimiz






 

Yazılar


Gitar tınısıyla hayata dönmek!Sayı: 770 - 21.04.2009


Hayat her zaman güllük gülistanlık olsa keşke!

Yaşam her zaman yüzümüze gülmüyor.

Gün oluyor hüzün iliştiriyor yüzümüze, ruhumuza.

Ağlatıyor bazen.

Hatta kimi an, öyle bir tıkanıyorsunuz ki, isteseniz de ağlayamıyorsunuz.

Ağlayamıyorsunuz işte!

Öyle bir şey oluyor ki…

Sebepli ya da sebepsiz…

Hayat düşüyor gözünüzden.

Ne bir şey yapasınız geliyor, ne bir şeyden anlam bulasınız…

Ne yemek yiyesiniz geliyor, ne bir kelime diyesiniz…

Avucuna aldığı sizi, sıkıyor sanki bir şeyler.

Ruhunuz daralıyor.

Bir yumruk gelip oturuveriyor boğazınıza.

Bir taş da içinize, karnınıza…

Hatta bir an nefes alamayacakmışsınız gibi…

Siz bile tanıyamıyorsunuz kendinizi.

Tüm anlamların azaldığını düşünüyor, yüzüne bakmak istemiyorsunuz yaşamın.

Bir eşikten atlayıp gitmek istiyorsunuz belki.

Sizi anlayan birileri el versin istiyorsunuz ama…

***

Böyle anlarda, düşerek dizini kanatmış, canı yanınca annesine koşan çocuklar gibi; bir şiire, bir söze, bir kitaba, bir melodiye, bir filme koşuyoruz.

Bizi anlayacağını düşünerek kuytu bir limana sığınır gibi sığınıyoruz bu saydıklarıma.

Ama bazen bu durumlarda; klasik müzik dinlemek, film izlemek, radyoyu açıp bir şarkı tutmak, kitap okumak, balkona çıkıp bağırabildiğimiz kadar bağırmak da çare olsa…

Çünkü o halimizde açtığımız radyodaki şarkıyı duymayabiliyor ruhumuz.

Ya da açıp okumaya çalıştığımız kitap sayfasının üçüncü cümlesinden sonrasını algılayamayışımız da buna en doğru kanıt değil mi?

O an bir şey olsun ve yıldızların ışıklı fırçası azıcık değsin yaşam tablomuza, kalbimize, ruhumuza diye düşünüyoruz.

Hayal bu ya; bir sihirli değnek, bir dokunuşla bize güzellikler sunsa…

Sonra gerçeğe dönüp, bizi anlayan birileri el versin istiyoruz ama…

***

İnsan; duygularının anlaşılmadığını, gözüne değen bakışların anlamsızlaştığını gördüğünde, samimiyetlerin yalan, kalplerin vefasız olduğunu anladığında, ince bir sızı ateş olup gizliden gizliye içini yaktığında, ruhunu taşımaktan yorulduğunda, canının zamansız çöktüğünü hissettiğinde ve de yüzüne bakmak istemediğinde yaşamın, kendini öyle anlaşılmaz, öyle anlatılmaz bir halde buluyor ki…

İşte böyle bir haldeydim birkaç gün önce bir gece yarısı.

Bir yumruk oturmuştu sanki boğazıma.

Bir taş da karnıma…

Sebepli ya da sebepsiz…

Ne açtığım klasik müziği duydu kulaklarım ne de okumaya başladığım kitabın ikinci sayfasındaki dördüncü cümleden sonrasını okuyabildim. Ne açtığım bilgisayar ekranındaki beyaz sayfaya içimdekileri aktarabileceğim bir yazı yazabildim. Ne de düşündüğüm güzellikler merhem olabildi o anki halime.

Bu durumdan kurtulabilmemin bir yolu olmalıydı.

Ama nasıl…

Pencereyi açtım önce, gökyüzüne baktım. Derin derin nefes aldım.

Temiz hava ciğerlerime doldukça kendimi yenilemem gerektiğini, bunun için de düşüncelerimi hatta her bir hücremi yenilikle, pozitiflikle değerini arttırmakla işe başlamam gerektiğini fark ettim.

Kendime katacağım bu değerle, aklımı, kalbimi ve parmaklarımı üretmeye vermem düşüncesi yandı bir ışık gibi.

Belki de içinde bulunduğum ruh durumundan çıkabileceğim tek yol buydu.

İnsanın kendine, kendinden başka çare olmadığını bildiğimden belki de…

O an aklımdan geçen diğer konu da şu oldu.

Beni gerçekten anlayan biriyle, birileriyle konuşabilsem…

Evet, gün içinde çok kişiyle konuşuyoruz ama bizi, içimizdeki gerçek derinliği anlayan insan sayısı o kadar o kadar az ki…

John Steinbeck’in ‘Fareler ve İnsanlar’ eserindeki Curley’in karısının dediği gibi “Beni gerçekten anlayan, içimdeki derinliği hissedecek biriyle konuşmak istiyorum.” cümlesini hatırlayarak tekrarladım içimden.

Kimbilir belki de o an istediğim şey buydu. Yani o anki adını koyamadığım ruh halime iyi gelebilecek…

Beni gerçekten anlayan birileriyle konuşmak…

Birilerine sarılmak ama sıkıca…

Bu düşünceyle yazmaya vermişken gece yarısı telefonum çaldı.

Arayan kişi; çok sevdiğim, beni gerçekten anlayabilen üç beş kişiden biriydi.

‘Keyifsizliğimi hissetmiş olmalı’ dedim kendime, buruk gülümseyerek.

Telefondaki kişi, “Melike, iyi misin ne haber? Bak ne çalacağım, dinle” dedi.

Ve başladı telefonda gitar çalmaya…

Ard arda iki şarkı…

Gitar çalan kişi, benim o ana kadar yaşadıklarımı, anlatılmaz o ruh halimi bilmiyordu.

Ama o an benim bildiğim şuydu;

Telefondan gelen, gitar tellerinden, senfoniden fışkıran tınılar, zarif bir akortla kulağımda yankılanıp anlam buldukça ben hayata döndüm!

Tınılar, beni sadece hayata döndürmekle kalsa iyi…

Bizi anlamayanlar olsa da, zorluklar yıldırmaya çalışsa da, hak ettiğimiz değeri göremesek de, insanlar önünüzü kesmeye çalışsa da, hayat bizi üzse de, ne olursa olsun; nefes almak, umutları yeşertmek daha da önemlisi her şeye rağmen yaşamak gerektiğini usulca fısıldadı kulağıma, o ince melodiler.

Bana o an yapılan küçük bir jest, tarifsiz bir mutluluğu iliştirirken ruhuma; umutlarımı, düşlerimi, kalbimi büyüttü aynı zamanda.

O an gökyüzünde gördüğüm kayan bir yıldıza göz kırptım, kulağımdaki melodiler beni başka bir diyara taşırken, burnuma sevginin ve yaşamın kokusunu getirirken…

Telefondaki gitar tınılarının ardından hayata dair derin sohbet o kadar iyi geldi ki…

***

Ha ‘Gitar çalan bir tanıdığım yok, ben nasıl yaşama döneceğim’ diyeniniz olacaktır belki şimdi.

İşte o zaman yapılması gereken şu; ki o telefon çalmasa ve gitar tınıları yankılanmasaydı kulaklarımda benim yapacağım da şu olacaktı.

İşte o zaman gitar olarak kabul edeceğimiz kalbimiz olacak.

Gitarın telleri de kalbimizdeki duygular…

Kalbimizdeki notaları duyup dinleyerek, hissederek kendi şarkımızı çalacağız.

Belki bir fısıltı halinde söyleyeceğiz şarkımızı, belki haykırarak…

O vakit kalbimizdekiler nota olmaktan çıkıp, ruhumuzla haykıracağımız bir akort haline dönüşecek.

Gün olacak hayat; aşkın akordunu tiz olarak verecek bize, gün gelecek hüznü bemol…

Tutku, sevinç, aşk, hüzün, haz, ayrılık, yalnızlık…

Her şeye rağmen hayat; la, fa, la, sol…

La, fa, la, sol…




E-Posta: mbirgolge@hurriyet.com.tr


Yazıyı Tavsiye Et

Yorumlar


Bu yazıya henüz yorum yapılmadı.

Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.