ISSN: 1301 - 3971
Yıl: 17     Sayı: 1822
Şu an 5 müzisyen gazete okuyor

Günün Mesajları


♪ Tüm Mavi Nota dostlarının ve ülkemizin Şeker Bayramını en içten dileklerle kutlar esenlikler dileriz!
editör - 02.05.2022


♪ 8 Mart"ı kadın goygoyculuğuna çevirmeden, mana ve ehemmiyetinin taşıdığı öz yapıdan koparmadan kutlanması dileğiyle, 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun
Mavi Nota - 08.03.2022


♪ Okurlarımızın ilgisine çok teşekkür ederiz!
Mavi Nota - 03.03.2022


♪ Mobildeyiz! Cep telefonu, tablet ve diğer mobil araçlarda bir tık uzağınızdayız!
editör - 17.01.2022


♪ 17. yaşımız kutlu olsun!
editör - 24.11.2021


♪ 20. yüzyılın en önemli birkaç sopranosundan birisi olarak görülen TC Devlet Sanatçısı Diva Leyla Gencer'in 93. doğum yıldönümünde saygı ve özlemle anıyoruz.
Mavi Nota - 10.10.2021


♪ Gazetemizin öğretmeni, eski danışma kurulu üyemiz, besteci ve akademisyen, hocaların hocası Sefai Acay'ı vefatının 5. yılında saygı ve özlemle anıyoruz!
Mavi Nota - 20.09.2021


♪ Mavi Nota şahane...
Can Çeliker - 18.08.2021


♪ Değerli dostumuz Keman sanatçısı Tuğrul Göğüş’ün beklenmedik anda vefatı bizleri derin bir üzüntüye sevketmiştir. Değerli arkadaşımıza Tanrıdan rahmet, kederli ailesine başsağlığı ve sabır diliyoruz.
Mavi Nota - 09.08.2021


♪ Harika bir kaynak, düşünüp, oluşturup, yaşatanlara minnet ve saygılar
oya kerimoğlu - 03.08.2021


Tüm Mesajlar

Anket


Klasik Batı Müziği dinler misiniz?

Sonuçları Gör

Geçmişteki Anketler

Tavsiye Et




Destekleyenlerimiz






 

Yazılar


Türk MüziğiSayı: 511 - 06.03.2008


Bugün çağdaş resim sanatımız, çağdaş mimarimiz, çağdaş edebiyatımız olduğu gibi çağdaş müziğimiz de var. Ancak, müzik kadar hiçbir sanat dalında tartışma yapılmamıştır: Hangi müzik? Tek sesli mi çok sesli mi, klasik mi, pop mu, batı normları içinde yazılan mı, geleneksele bağlı musiki mi? Çağdaş Türk resminden konuşacak olsanız, kimse neden perspektifli resim geldi, minyatürlerimiz ne güzeldi, diye sormaz. Ama müzik deyince, nasıl çoksesli müziği kabul ederiz tartışmaları hala bitmiş değil! Benim bugün size örneklemeye çalışacağım müzik, halen dünyanın her sanat merkezinde kabul gören, diğer ülkelerde bestelenmekte olan günümüz müziğinden hiç de farklı olmayan müzik örnekleri.

Ancak müzik, yorumcusu, bestecisi ve dinleyicisi ile uzun yıllar eğitim gerektiren bir sanat dalı. Üstelik, hemen kulağınıza hoşgelecek, sizi kavrayıveren, ıslıkla tekrarlayabileceğiniz melodi anlayışı, 20.yüzyılda yerini başka boyutlara bıraktı. Artık müziğin melodik çizgisinden çok derinliği, ses yoğunluğu, ses dolgunluğu, çalgıların ve insan sesinin yeni tınıları araştırılıyor. 20.yüzyıl  geçirdiği büyük savaşların, yarattığı teknoloji harikalarının etkisiyle her sanat dalında böylesi soyutlamalara gitti. Resimde de yüzyıllar boyu alışageldiğimiz figür anlayışı soyutlandı; edebiyatta da alışageldiğimiz cümle yapısı değişikliğe uğradı, bilinç altı akımı ile, noktasız, virgülsüz öyküler  yaratıldı.

20.yüzyılda sanat, kendi çağına göre bir dil aradı. Bu arayışta geleneksel olana, kendi köklerine başkaldırsa bile yine tarihin birikimi üstüne çatısını kurdu. Türk müzik sanatı da bu yolu izledi. Bugün Türkiye’de yirminci yüzyılın genel ve evrensel yöntemlerine göre bestelenmekte olan “klasik” tanımdaki müzik, tarihteki damarlardan kaynağını almış, kendine göre yeni bir hamur yoğurmuştur.

Konumuz, Batı müziğinin çoksesli yöntemlerinde bestelenen müzik olduğuna göre ilk Batı müziği ile ilişkilerimizin derinine inelim.

Ülkemizin müzik tarihine göz atacak olursak, DİNSEL MÜZİKLER, DİVAN MÜZİĞİ, HALK MÜZİĞİ VE ASKERİ MÜZİK olarak türler çıkar karşımıza.

Türk müziği tarih boyunca Batı müziği sisteminden farklı bir ses sistemi içinde, kendi geleneğindeki makam ve usül yapısında gelişmiştir. Klasik Türk müziği ve Türk Halk müziği söze, dolayısıyla edebiyata dayalı müziklerdir. Klasik Türk müziği Divan edebiyatı; halk müziği, halk edebiyatı ile birlikte yoğrulmuştur. Klasik Türk müziği çoğunlukla saray çevrelerinde geliştiğinden, daha süslemeli ve dolaylı bir anlatıma, halk müziği ise saz şairlerinin, aşıkların elinde geliştiğinden daha yalın ve doğrudan bir anlatıma sahip olmuştur. Dinsel müzikler tekke ve camilerde gelişmiştir. Mehter müziği olan askeri müzik ise Orta Asya şaman geleneğinin, İslamdan öncesinin izlerini taşır.

Ben sizlere Divan müziğinden, halk müziğinden ve aksak ritimlerden örnekler vererek başlamak, sonra da Batı müziğinin kuramları içinde gelişen çağdaş Türk müziğinden, Cumhuriyet’ten bu yana yapılan çalışmalardan söz etmek istiyorum. ŞUNU HEMEN HATIRLATMAK İSTERİM: HER MÜZİK TÜRÜ KENDİ İÇİNDE, KENDİ ZAMANININ DEĞERİNİ TAŞIR. HİÇBİRİ TEKNİK FARKLILIKLAR NEDENİYLE BİR DİĞERİNDEN ÜSTÜN DEĞİLDİR.

DİVAN MÜZİĞİ

Önce 15. yüzyılın başlarına uzanalım: Bestekarlığı kadar nazariyatçılığı ile de günümüze ışık tutmuş bir sanatçıya Abdülgadir Meragi’ye değinelim. Rast makamında dinsel içerikli bir beste:

AMED NESİM-İ SUBHDEM TERSEMKİ AZAREŞ KÜNED.

Divan müziği, Divan edebiyatına organik olarak bağlı bir müzik. Genellikle söze dayalı; şiirin, güftenin veznini müziğin akışına yansıtmış besteciler. Konular, ya biraz önce dinlediğimiz gibi dinsel,gizemli tasavvuf felsefesinin etkisinde; ya da güzele, sevgiliye övgü, dünyasal aşk üstünedir. Güzeli güzelleştiren bir süsleme sanatıdır. Divan müziği olarak adlandırılması, divan edebiyatının mısralarına dayalı olduğundandır. Türk Sanat Müziği, Klasik Türk Müziği olarak anılan da aynı türdür. Saray çevrelerinin, Fars ve Arap kültürü ile eğitilmiş seçkin Osmanlı ortamının müziği olmuştur. Bu müzik türüne dair elimizdeki en eski örnekler Abdülgadir Meragi’den sonra onyedinci yüzyıl başlarından Hafız Post’a ve onun öğrencisi Buhurizade Mustafa Itri Efendi’ye aittir. Zamanında nota yazısı olmadığından Itri’nin sayısı bine ulaştığı sanılan dinsel ve din dışı eserlerinden ancak 20 tanesi günümüze kadar gelebilmiştir. Şimdi de Itri’nin bir Segah Yürük Semai’ni dinleyelim. Güftesi şair Nef’i’ye ait olan TUTİ-İ MUCİZE GUYEM NE DESEM LAF DEĞİL.

Hamamizade İsmail Dede Efendi; Üçüncü Selim, Hacı Arif Bey gibi büyük isimlerle yirminci yüzyıla kadar gelişme göstermiştir Klasik türk Müziği.  Bugün aynı tarzda besteler yapıldığını ileri sürenlere ben katılmıyorum, bu iş bir ortam sorunu. Nef’i gibi şiir yazılmadığı ne kadar gerçekse Itri gibi beste yapılması da artık olanaksız. Onları çok iyi korumak, özgüne en yakın  icralarını yozlaştırmadan saklamak da bizlerin görevi.

HALK MÜZİĞİ

Öte yanda Osmanlı topraklarının her yöresinde kendine özgü bir halk müziği geleneği oluşmuştur. Bugün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Karadeniz’den Rumeli’ye Orta, Güney ve Doğu Anadolu’ya, Ege’nin zeybeğinden Ankara’nın misket havasına; Erzurum’un uzun havasından Çankırı’nın kırık havasına değişen halk ezgilerimiz babadan oğula, ustadan çırağa geçerek günümüze taşınmıştır. Halk, kendi mizacına, yaşam koşullarına, duygulanma şekline göre ezgi düzmüştür. Karacoğlan, Aşık Veysel gibi Halk Edebiyatının dizelerine dayandığı gibi, kimin söylediği belli olmayan, ananoim şiirler de bu türkülere temel olmuştur. Coşkuyu, acıyı, sevinci, güncel, sıradan insanın duygularını dile getirir.

Halk müziğinin AKSAK ritimleri bugün dünya ansiklopedilerinde, evrensel bir terim olarak AKSAK şeklinde geçmektedir. Türk ritmidir AKSAK.

TÜRK MÜZİĞİNİN BATI MÜZİĞİ İLE İLK İLİŞKİLERİ LALE DEVRİNE DAYANIR. (1715-1730).

Osmanlı-Avrupa kültür ilişkisi bu dönemde başlar. III.Selim (1761-1808)’in askeri reform planları yanısıra ilk kez 1797’de Topkapı sarayına Batı’dan gelen bir opera topluluğunun temsilleri ilgi uyandırır. II.Mahmut (1784-1839), 1826’da Yeniçeri ocağını dağıtıp yerine Asakir-i Mansureyi Muhammediye adlı orduyu kurar. Yeni orduya artık mehterhanenin müziği değil, yeni bir müzik gerekmektedir.  Böylece Muzikayı Hümayun adı alan boru takımı kurulur. Başına Giuseppe DONİZETTI getirilir. Saray bandosu olarak da görev yaraken Donizetti bunlara 1846’da bir de yaylı sazlar bölümü ekler ve sarayda icraat yaptırır. Böylece bu topluluk hem ordudaki mehterhanenin hem de saraydaki meşkhanenin yerini alır.

19.yüzyıl sonlarına doğru NAUM TİYATROSUNA konuk operalar gelmektedir. Bunları yönetmek üzere gUATELLİ PAŞA görevlendirilir. Ardından ARANDA PAŞA mUZIKAYI hÜMAYUN’UN başına geçer, Fransız tipi bir bando haline getirir ve nota kütüphanesini düzenler.

1908’de  MEŞRUTİYET’in ilanı ile SAFFET BEY  ilk Türk şef olarak bu topluluğun başına geçer. Bu dönemede ilk çoksesli marşlar yazılmaya başlanır ve ilk operalar bestelenir. Dikran çuhacıyan’IN LEBLEBİCİ HORHOR’U gibi. aRYA YERİNE GAZEL KONUR.

Daha sonra  Muzıkayı Hümayun’un başına Zeki Üngör geçer, orkestrayı Avrupa’nın çeşitli merkezlerine turneye götürür.

ATATÜRK İLE MÜZİK DEVRİMİ

ATATÜRK’ün kültür politikası tevhid-i tedrisat’a dayalıdır. 1917de kurulan  ve halka açık ilk müzik eğitim kurumu olan Darül-el-han (melodilerevi), yeniden şekillenir. Yalnız Türk müziği değil, çoksesli müzik de programa alınır. Muzıkayı Hümayun Orkestrası Ankara’ya çağırılarak Riyaseti Cumhur Musiki Heyeti (Bugünkü CBSO) adını alır.

Atatürk ‘ün müziğe yaklaşımında hep ikilem söz konusu olmuştur: Rakı sofrasında Klasik Türk müziği dinlemesi, Safiye ayla olayı, gibi. Şimdi onun ölüm günlerinde sevdiği şarkılar çalınınca ne kadar ilginç geliyor. Unutmuşuz Tabi Mustafa Efendileri, Itrileri ve de o güzelim Rumeli türkülerini! Sanki yavaş yavaş yıllarla onlar da rafa kalktı.

Atatürk, geleneksel Türk müziğine ve halk türkülerine tutkusu bir yana, öte yanda çoksesli evrensel müziğe son derece önem veren bir devlet adamıdır. (Opera librettoları getirtip onları incelediğini, altını çizerek okuduğunu Cevat Memduh Altar anlatmıştı.) 1934’de İran Şahı ilk kez Türkiye Cumhuriyeti’ni ziyaret edeceği sırada ona bir opera temsili sunmaya karar verir. Ahmet Adnan Saygun’a ısmarladığı tek perdelik operanın konusunu da Firdevsi’nin şehnamesindeki Feridun efsanesinden kendisi seçer, metni Münir Hayri Egeli’ye yazdırır. Bu temsil sırasında coşkusunu gizleyemeyen İran Şahı’nın Atatürk’ün ellerine sarıldığı anlatılır. Atatürk’ün buradaki amacı Şah’a her konuda, sanatta da ne kadar evrenselleştiğimizi kanıtlamaktır.

Bu olayın hemen ardından Ankara’ya gelişinin 10. yıl dönümünü  kutlamak üzere iki opera daha yazılmasını ve temsil edilmesini ister. Bu kez Adnan Saygun Taşbebek; Necil Kazım Akses Bayönder adlı operalarını yazarlar. Böylece, 1934 yılında  ilk Türk operaları da ortaya çıkmış olur.

1925’de bazı yetenekli gençler Avrupa’nın kültür merkezlerine eğitime gönderilir. Bu gençler ülkeye döndükten sonra yeni Türk müziğinin kurucusu olan ve Türk Beşleri adıyla anılan grubu oluştururlar. Türk Beşleri’nin ortak amacı, bir Batı müziği yapısı içinde Klasik Türk müziği ve Türk halk müziğinin renklerini kullanmaktır. Sonraki aşamalarda daha özgür çağrışımlarla her besteci, halk ezgilerinin renklerini ve gizemini kendine özgü bir yolda sergilemiştir. Doğrudan doğruya tanıdık bir halk ezgisinden kaynaklanmak yerine, giderek soyutlama yoluyla geleneksel müzikler ve Batı yöntemleri bir arada işlenmiştir

İlk kuşaklarda makamsal yapıyı, aksak ritimleri açık olarak belirten bestecilerden sonraki kuşaklar, eğitim gördükleri ülkenin etikisinde de kalarak, kendilerinde var olan geleneği, eklektik bir şekilde derliyorlar. Gizemsel bir ilahi bir bakıyorsunuz caz müziği ile birleşmiş; mehter bandosunun vurmalı tonu bir bakıyorsunuz bir synthesizer’ın klavyeleri arasına girivermiş. Ya da geleneksel melodi anlayışından ayrı düşebilen, belli bir tona bağlı olmayış ilkesini benimseyen; raslamsal yöntemlere başvuran, minimal yöntemden yararlanan, neo-romantik yolda yürüyen, akustik ve elektronik çalgıları birleştiren, yalnız elektronik laboratuvarlarda beste yapan sonuçta 20.yüzyılın getirdiği her türlü olanağı yeniliği deneyen bestecilerimiz yetişti. Bugünkü kuşakların yapıtları dünyanın her sahnesinde çalınabilecek nitelikte. Daha doğrusu dünyanın diğer sanat merkezlerinde bestelenen müzikten hiç farklı değil. Üstelik bir yerde  satır aralarında okunan Türk müziğine özgü gizemli ortam ve ulusal renkler bizim bestecilerimizin zenginlik kaynağı.

1900 başlarında doğan bir grup müzikçi, cumhuriyetin kuruluş yıllarında yurt dışında eğitim görerek, yurda dönerler. Ve her biri ilk çoksesli bestelere örnekler verdikleri gibi, kurumların kurulmasına öncülük etmiş, öğretmenlik yapıp öğrenci ve araştırmacı yetiştirmişlerdir. Birinci kuşak olarak andığımız Türk Beşleri, C.R.R. H.F.Alnar,U.C.Erkin, AA.Saygun ve N.K.Akses’dir.

Cemal Reşid Rey (1904-1985), Babası Osmanlı döneminde dahiliye nazırı, sonra da mutasarrıf. Kudüs’de doğar. Fransa ve İsviçre’de eğitim görür. Zamanın en ünlüleri ile tanışır. 1923’de yeniden şekillenen Darülelhana öğretmenliğe gelir. Fesli beyler, çarşaflı hanımlara Mozart’ın Requiem’ini söyletir. Koro kurar. İlk Şehir Orkestrası’nın temelini atar. 1926’da yazdığı Sarı Zeybek, Paris’in Pleyel salonunda olay yaratır. Cemal Reşid Rey dinine bağlı, İstanbul’a hayran, geleneklerinden kopmayan bir sanatçıdır. Fransız İzlenimciliği, kendi çağdaş bestecilerinin teknikleri müziğini etkilemiştir. İlk kez Türk müziğinde müzikle bir olayı, bir manzarayı tasvir etmek olayı Cemal Reşid’in bestelerinde yaşanır. Enstantanelerde :Bayram, şenliği yansıtan, coşkuyu anlatan bir müziktir.

MÜZİK-CEMAL REŞİD REY-BAYRAM

Cemal Rey’in ilk döneminde halk ezgilerini doğrudan armonize ettiğini, ikinci döneminde, 1930’lardan sonra divan müziğinin ve halk müziğinin mistik taraflarını alıp, kendi makam ve usül çerçevesinde işlediğini, son döneminde ise 1950’lerden sonra, ölümüne, 1985’e kadar kendi fantazi dünyasında çalışmalar yaptığını görürüz. Çağrılış ve Fatih senfonik şiirleri, Üsküdar üstüne piyano ve orkestra çeşitlemeleri ve de en çok “Çıktık Açık Alınla” marşı ile Lüküs Hayat gfibi operetleri ile tanırız onu. Bestecinin Suna Kan için yazdığı Andante Allegro’nun bir bölümünü dinleyelim.

MÜZİK-CRR-ALLEGRO

Türk Beşlerinden Ulvi Cemal Erkin (1906-1972), belki de tüm yapıtları bugüne dek icra edilmiş olduğundan en şanslı Türk bestecisidir, diyebiliriz. 1972’de Ankara’da ölen Erkin’in Köçekçesini her fırsatta duyarız:

ERKİN-KÖÇEKÇE

Hasan Ferit Alnar(1906-1978), kanun çalarak büyümüş, geleneksel kurallara bağlı, makamsal çatıda besteler yapmıştır. Onun kanun konçertosunda kanun gibi geleneksel bir çalgı ilk kez batı müziği topluluğu içinde yer alır.

MÜZİK- ALNAR-KANUN KONÇERTOSU SON BÖLÜM

Ahmet Adnan Saygun (1907-1991), öldüğünde 70 den fazla yapıt bıraktı. Yunus Emre Oratoryosu dünyanın dört bir yanında çalındı. 1982 olimpiyatlarında sinyal müziği oldu. Belki de sınırlarımızı en çok aşan bestecimizdir. Yunus Emre’den bir bölüm dinleyelim. Mistisizm ile çok sesliliğin derinliğini bestecinin 1946’da birleştirmesini duyalım.

MÜZİK-SAYGUN-YUNUS EMRE

Saygun aynı zamanda halk ezgilerinin kıvraklığını aksak ritimileri de kullanmıştır müziğinde. Kerem, Köroğlu gibi operalarının librettolarını ve Deyişler adlı şarkı demetlerinin sözlerini de kendi yazmıştır.

MÜZİK-SAYGUN-HORON VE KÖROĞLU

NECİL KAZIM AKSES, Türk Beşleri’nin en genç üyesi olup, yaşamını ankara’da sürdürmekte, kompozisyon dersleri vermektedir.

Türk Beşleri ile aynı kuşaktan olup kendilerine özgü bir çizgi izleyenler arasında Kemal ilerici, Ekrem Zeki Ün ve Bülent Tarcan’ı anmalıyız. Aynı zamanda bir beyin cerrahı olan Bülent Tarcan’ın Ölümsüz mimar adlı senfonik yapıtından bir bölüm dinleyelim.

TARCAN-ÖLÜMSÜZ MİMAR

Ferit Tüzün,(1929-1977) aynı renkleri daha geniş boyutlarda sunmuş ve genç ölmüş bir yetenekli bestecimiz, Esintiler, Çayda Çıra balesi, başlıca yapıtlarıdır.

TÜZÜN-ESİNTİLER’DEN İLK BÖLÜM

Cumhuriyet bestecilerimizin ilk kuşakları geleneksel sesleri yitirmeyişi gözetirken, sonraki kuşakları bir soyutlamaya gitmiş ve kendi çağlarında kim ne yazıyorsa aynı yöntemi gütmüşlerdir. İlhan Usmanbaş(1921), belki de sınırlarımız dışında en çok ödüle değer bulunan bestecimizdir. En çok tanınan, günümüz çağdaş müzik çevrelerinde adından sözettiren kişidir. Belli bir tona bağlı olmayış gibi, raslamsallık, salkım sesler gibi nice yeni kavramı uygulamıştır. Onun yalnız üfleme ve vurmalı çalgılar için yazdığı Perpetuum mobileyi dinleyelim,

USMANBAŞ-perpetuum mobile

Cengiz Tanç(1933) da bir sonraki kuşağın, Usmanbaş gibi soyutlamaya giden, çağdaş kavramları uygulayan bir sanatçısıdır.

TANÇ-LİRİK KONÇERTO

Bu arada dünya elektronik müzik öncüleri arasında adı geçen iki öncü bestecimiz vardır: Bülent Arel (1918-1990) ve İlhan Mimaroğlu(1926). Her ikisi de New York’a yerleşmiş, Columbia Üniversitesinin laboratuvarlarının kuruculuğunu üstlenmiş ve yapıtlarını bu çevrede elektronik olarak üretmekle ün yapmışlardır. Arel, bugün müzik ansiklopedilerinde elektronik müzik laboratuvarlarının ilk kurucularından biri olarak geçmektedir.

MİMAROĞLU-prelüd (sis)

Türk çoksesli müziğinin genç kuşakları bugün dünyanın müzik merkezlerine yayılmış durumda. New York’da ve Avrupa’nın çeşitli merkezlerinde bestecilerimiz var. 1960lı kuşaktan Deniz Ülben, Semih Fırıncıoğlu, Deniz İnce, Kamran İnce Amerikadan birkaç isim.

Avrupa’da Sıdıka Özdil gibi bir hanım bestemiz sesini duyurmakta! Betin Güneş Almanya’da kendi topluluklarını kurmuş, Köln’de hem şef hem besteci olarak çalışıyor.

Amerika’dan Kamran İnce, Roma ödülü gibi tarihi bir ödülün sahibi. Halen Menfis’te yaşıyor ve nice senfonik yapıtla synthesizer’ı, elektronik dünyayı birleştiriyor.İki yıl önce Chigago senfoni orkestrası bir programını İnce’nin yapıtlarına ayırmıştı.

İNCE-BİZANSIN DÜŞÜŞÜ SENFONİSİ

Ve caz dünyası ile tümleşip, adından her köşede sözettiren, okumadığı konservatuavar veya caz okulu kalmamış bir sanatçımız, Aydın Esen. Synthesizer ile klasik kalıpları birleştirirken yine satır aralarında bir yerlerde Türk gizemini okuyorsunuz.

AYDIN ESEN-equals II
Yalçın Tura (1934)-Enginlerden Yücelerden
Ali Doğan Sinangil (1934)-Mevlana oratoryosu
Ali Darmar-(1947)-Piyano Sonatı
Mete Sakpınar (1954)-Odak
Betin Güneş (1957)-Zubis
Sıdıka Özdil (1960)-Arp için
Kamran İnce (1960)-Bizans’ın Düşüşü Senfonisi
Deniz Ülben (1962)-Eurydice not speaking
 

Yazıyı Tavsiye Et

Tavsiye Et



Yorumlar


Bu yazıya henüz yorum yapılmadı.

Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.