ISSN: 1301 - 3971
Yıl: 17     Sayı: 1820
Şu an 5 müzisyen gazete okuyor

Günün Mesajları


♪ Tüm Mavi Nota dostlarının ve ülkemizin Şeker Bayramını en içten dileklerle kutlar esenlikler dileriz!
editör - 02.05.2022


♪ 8 Mart"ı kadın goygoyculuğuna çevirmeden, mana ve ehemmiyetinin taşıdığı öz yapıdan koparmadan kutlanması dileğiyle, 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun
Mavi Nota - 08.03.2022


♪ Okurlarımızın ilgisine çok teşekkür ederiz!
Mavi Nota - 03.03.2022


♪ Mobildeyiz! Cep telefonu, tablet ve diğer mobil araçlarda bir tık uzağınızdayız!
editör - 17.01.2022


♪ 17. yaşımız kutlu olsun!
editör - 24.11.2021


♪ 20. yüzyılın en önemli birkaç sopranosundan birisi olarak görülen TC Devlet Sanatçısı Diva Leyla Gencer'in 93. doğum yıldönümünde saygı ve özlemle anıyoruz.
Mavi Nota - 10.10.2021


♪ Gazetemizin öğretmeni, eski danışma kurulu üyemiz, besteci ve akademisyen, hocaların hocası Sefai Acay'ı vefatının 5. yılında saygı ve özlemle anıyoruz!
Mavi Nota - 20.09.2021


♪ Mavi Nota şahane...
Can Çeliker - 18.08.2021


♪ Değerli dostumuz Keman sanatçısı Tuğrul Göğüş’ün beklenmedik anda vefatı bizleri derin bir üzüntüye sevketmiştir. Değerli arkadaşımıza Tanrıdan rahmet, kederli ailesine başsağlığı ve sabır diliyoruz.
Mavi Nota - 09.08.2021


♪ Harika bir kaynak, düşünüp, oluşturup, yaşatanlara minnet ve saygılar
oya kerimoğlu - 03.08.2021


Tüm Mesajlar

Anket


Klasik Batı Müziği dinler misiniz?

Sonuçları Gör

Geçmişteki Anketler

Tavsiye Et




Destekleyenlerimiz






 

Yazılar


Sen İçimdeki Küçük Mum!Sayı: - 09.05.2007


Yanlış hatırlamıyorsam 1978 yılıda soğuk bir kış gecesi idi. Selamiçeşme'de benzin istasyonunun yanındaki apartmanın alt katında, yeni açılmış olan bir barda, Memo ile buluşmak üzere sözleşmiştik. Memo, o akşam bu barda gitar çalacaktı.

İkimizde Lise'de okuyorduk. O İstanbul Erkek Lisesi'nde, ben se Avusturya Lisesi'nde. Sanırım Lise 2'inci sınıfta idik. Genellikle yabancı parçaları çalar, işte ne bileyim Beatles, Joan Baez, Paul Simon filan, tek bir gitarla pek de fazla birşey çalınmadığından bu tür şarkıların sözlerini ve akorlarını ezberlerdik. Memo ise benden daha iyi çalardı, o yüzden ben de biraz dinlemek ve öğrenmekle yetinirdim.

Türkçe parçalardan genellikle nefret ederdik. Saçma sapan sözler, kazma bir müzik. Hele, öyle, içimizden kimse çıkıpta türkçe bir parça filan çalmazdı yani. Fakat o gece Memo, şaşırtıcı bir şekilde aniden türkçe sözlü bir parça söylemeye başladı.

İlk defa akustik gitarla, yakın bir arkadaşımdan türkçe sözlü bir parça dinliyordum. Kulaklarıma inanamadım ve parça bittiğinde beynimden vurulmuşa döndüm. Bülent Ortaçgil'in "Benimle Oynarmısın" isimli parçasıydı bu. O güne kadar hiç bu kadar güzel bir parça dinlememiştim. Parçanın sözlerindeki anlam, parçanın müziğiyle birleştiğinde, daha önce hiç tatmadığım içimde kat ve kat gelişip büyüyen bir hoşluk dalgası tüm hücrelerime kadar yayıldı. Gözlerim yaşardı sanırım ilk, ancak kendimi tuttum.

-Kim ya bu, Memo, nerededir, ne yapar gidip tanışalım!

dediğimi hatırlıyorum.

Ancak Memo'da, bu insan hakkında galiba sadece tek bir albüm çıkarmış biri olmasının dışında, hakkında pek de fazla bir şey bilmediğini, parçayı ablasının bir kasetinden dinlediğini ve akorları çıkardığını söyledi. Parçanın akorlarını bir kağıda karalayıp verdi ama melodi zamanla kafamdan uçup gittiği için, benim aklımda nerede, ne yaptığı bilinmeyen biri olarak sadece ismi kaldı. "Bülent Ortaçgil".

Hemen yakın arkadaşlara durumdan bahsedip, bu insan hakkında bilgi toplamaya çalıştık .

Altan Üze, bizim üniversite yıllarında kurulan "RA" isimli bir gurubun basçısı idi, Akademi'de okuyordu.

-Yahu, onu bizim bir akraba var, Duygu Asena. O da çok sever. Onda bu adamın plağı var hadi gidip alalım...dedi.

Biz de kalkıp Caddebostan'da deniz kenarında, bir çatı katında oturan Duygu Asena'ya gittik. Güzel bir akşam yemeği, tatlı bir sohbetten sonra elimizde Bülent Ortaçgil'in "Benimle Oynarmısın" adlı uzunçaları, mutlu ve merak dolu bir şekilde hızla bizim eve yollandık. O sıralarda Caddebostan'da oturuyordum. Üst katta da "Bizim Tekke" diye adlandırdığımız çocukluk arkadaşım "Dodo"nun evi vardı. Genellikle orada toplanılır, işte proje filan çizilir, serilip yatılır, sohbet edilir. Oraya gittik sanırım. Plağı pikaba koyduk ve dudaklarımız uçukladı. Her şarkı birbirinden güzeldi. Yahu dedik bu insan kesinlikle bizim ülkeyi anında terketmiştir. Böyle biri olsa olsa ne bilelim Amerika'ya filan gitmiştir. Orada müzik yapıyordur. Burada ne işi var. O zamanlar ülkenin hali de kötüydü tabii. Öyle aşk, meşk, gitar filan bunlar işe yaramaz lümpen icadı şeylerdi.Daha sonraki günlerde, aşk ve sevgi söz konusu olduğunda, hep bu albümü dinledik ve etrafa yaydık. Bu insanı görme, tanışma, dinleme hayalinden "Kesinlikle gitmiştir!" yargısı yüzünden ebediyen vazgeçtik.

Taa ki, bir gün Boğaziçi Üniversitesi'ne kayıt olmak üzere üniversitenin revirinde muayene olurken, bizi muayene eden ak saçlı babacan doktorun masasında duran prinç tabelayı görünceye kadar.

"Dr. Zafer Ortaçgil" yazıyordu pirinç tabelada.

Hemen,

- Bülent Ortaçgil'i tanırmısınız? diye sordum.

Ak saçlı babacan doktor gözlüklerinin üzerinden tatlı sert bi bakış fırlattı ve,

Oğlum olur!...

dedi.

- Nerede şimdi? dedim, tabii ilk olarak.

- Caddebostan'da oturuyor.

dedi.

Dumura uğramıştık. Bülent Ortaçgil bizim mahallede bizim apartmandan 50 m. ileride başka bir apartmanın giriş katında oturuyordu.

Olacak şey değildi bu, ama hemen adresi aldık, o zaman birlikte gitar çaldığımız, bir başka Bülent Ortaçgil hastası Esin ile birlikte, yanımızda Duygu Asena'dan aldığımız o plak ve bir tanede imza için flomaster kalemle Bülent Ortaçgil'in evinin yolunu tuttuk.

Ben zilin üzerinde Bülent Ortaçgil yazısını görünceye kadar onun burada oturduğuna inanamamıştım zaten. Zili çaldık, akşam saatleriydi galiba. Kapıyı Bülent Ortaçgil açtı. Aslında ne düşünmüştük bilmiyorum ama, bizi içeri davet etseydi çok sevinirdik herhalde, ama etmedi. Bizde de akıl yokmuş o zamanlar, önceden telefon et, randevu al, yok öyle şeyler, neyse, Bülent Ortaçgil'in omuzunun üzerinden içeriye şöyle bir göz attığımda gördüklerim, bir çocuk ağlaması sesi ile birleştiğinde, hiç de hayalini kurduğumuz farklı insan tablosunu değilde, daha çok sıradan ve bezgin bir aile babası imajını yansıtıyordu. Biraz sükutu hayale uğramıştık desem yeridir.

Elimizde ona doğru uzanan albüme bakıp, sanki çook önceler yapılmış ve üst dolaptaki eski bir bavula tıkılmış, hatırası olduğu için de atılamayan çarçöp birşeyden bahseder gibi:

- Yahu çocuklar nereden çıkarttınız şimdi, bu albümü nereden buldunuz? dedi.

Bizi gördüğüne de pek sevinmedi aslında. Albümü imzaladı, fazla konuşmadı. Geri dönüp kapıyı kapattığında, içerideki çocuk ağlaması sesi daha da artmıştı. Esin'le birbirimize baktık ve biraz da şaşırarak ve bizi içeri davet etmediği için üzülerek yolumuza devam ettik.

Daha sonra, yetmiyormuş gibi, onun sabahları işe, bizim ise okula gittiğimiz servis otobüslerimizi aynı durakta beklediğimiz ortaya çıktı. Artık Bülent Ortaçgil'i istesek neredeyse her sabah görebiliyorduk. Fakat hep gözlerini gözlerimizden kaçırırdı, o sabah servislerine binerken. Biz ise bir iki kere bakıp sırıtarak selam verdikten sonra, onu rahatsız ettiğimiz düşüncesi ile olsa gerek, bir daha o tarafa hiç bakmamaya çalıştık.

Sanırım müziğe devam etmesi gerektiğini hem o biliyordu, hem de biz. Ve bu konuda, aramızda, bakışlarla yapılan gizli bir konuşma vardı sanırım, bizim beklenti dolu bakışlarımız ve onun sıkıntılı bakışları arasında.

Tam bu arada, bizi ümitlendiren bir şey oldu. Birgün bir baktık, şehrin duvarları afişlerle bezenmiş. Bülent Ortaçgil - Neşet Ruacan - Nükhet Ruacan. Aaa, ne oluyoruz diyemeden sevinçle Hodri Meydan Kültür Merkezinin yolunu tuttuk.

Daha doğrusu, bu bizim "RA" gurubu, provalarını Hodri Meydan Kültür merkezinin yanıdaki İstanbul Reklam stüdyolarında yapıyordu. Bazen provaları dinlemeye giderdik. Arada bir geçit mi vardı neydi, biz rahatça sahnedeki provalara girip çıkabiliyorduk. Daha önce Mazhar-Fuat-Özkan'da nispeten popüler olmadan önce burada bir konser vermişlerdi ve provalar esnasında onlarla da tanışmıştık.

Gece geç vakitti, konser salonundan içeri gidiğimde, içeride sahnede gitar çalıp şarkı söyleyen Bülent Ortaçgil'den başka kimse yoktu. Provaya erken gelmişti sanırım ve öylesine sahneye alışıyordu. Büyülenmiştim adeta. Bir de artık ezberlediğimiz o albümde yer almayan başka bir takım şarkılarda çalıyordu, Bülent. "Deniz Kokusu" bunlardan biriydi. Evet "Oyun" devam ediyordu işte.

Düşünsenize koskoca bir salon, içeride başka tek kişi bile yok ve siz o büyük salonda bir koltuğa sığınmış yalnız başına Bülent Ortaçgil'i dinliyorsunuz. Daha sonra ekip akın etmeye başladı. Nükhet Ruacan, Neşet Ruacan, Harun Kolçak basta (çok iyi bir caz basçısıdır, bu arada) ve Aydın Esen. Prova olduğu için herkes samimi ve rahat. Bülent ile Ruacan'lar zaten gençlik arkadaşları imişler, arkadaş toplantısı gibi birşey yani, eski bir ekip. Bende, gençliğimin verdiği saflıkla giderek onlara sokuldum ve onlarda beni herhalde birinin tanıdığıdır diyerek pek yabancı hissetmediler ve ben yavaş yavaş sahnede, işte tesisatların takılması jakların kontrolu filan, rodiliğe soyunduk o gece. Ancak karşılığını da halen unutamadığım bir şekilde aldım.

Gece biterken geriye sadece Aydın Esen, Bülent Ortaçgil ve ben kaldık. Yaptıkları işi o kadar seviyorlardı ki, prova bitmiş olmasına rağmen kuliste çalmaya devam ediyorlardı ve o sırada aniden elektrikler kesildi. Gözüme mutfakta bir mum çarpmıştı. Elektriklerin sönmesi ile benim koşup o mumu getirip yakmam, bir saniye sürdü sanırım, öyle ki çaldıkları parçaya ara bile vermediler. Ve bana da bu iki muhteşem sanatçıyı, yapayanlız karşımda, ufak bir odada, bir mum ışığında yere oturarak dinleyip, seneler boyu bu anı hatırlamak kaldı... 

Yazıyı Tavsiye Et

Tavsiye Et



Yorumlar


Bu yazıya henüz yorum yapılmadı.

Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.