ISSN: 1301 - 3971
Yıl: 17     Sayı: 1820
Şu an 10 müzisyen gazete okuyor

Günün Mesajları


♪ Tüm Mavi Nota dostlarının ve ülkemizin Şeker Bayramını en içten dileklerle kutlar esenlikler dileriz!
editör - 02.05.2022


♪ 8 Mart"ı kadın goygoyculuğuna çevirmeden, mana ve ehemmiyetinin taşıdığı öz yapıdan koparmadan kutlanması dileğiyle, 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun
Mavi Nota - 08.03.2022


♪ Okurlarımızın ilgisine çok teşekkür ederiz!
Mavi Nota - 03.03.2022


♪ Mobildeyiz! Cep telefonu, tablet ve diğer mobil araçlarda bir tık uzağınızdayız!
editör - 17.01.2022


♪ 17. yaşımız kutlu olsun!
editör - 24.11.2021


♪ 20. yüzyılın en önemli birkaç sopranosundan birisi olarak görülen TC Devlet Sanatçısı Diva Leyla Gencer'in 93. doğum yıldönümünde saygı ve özlemle anıyoruz.
Mavi Nota - 10.10.2021


♪ Gazetemizin öğretmeni, eski danışma kurulu üyemiz, besteci ve akademisyen, hocaların hocası Sefai Acay'ı vefatının 5. yılında saygı ve özlemle anıyoruz!
Mavi Nota - 20.09.2021


♪ Mavi Nota şahane...
Can Çeliker - 18.08.2021


♪ Değerli dostumuz Keman sanatçısı Tuğrul Göğüş’ün beklenmedik anda vefatı bizleri derin bir üzüntüye sevketmiştir. Değerli arkadaşımıza Tanrıdan rahmet, kederli ailesine başsağlığı ve sabır diliyoruz.
Mavi Nota - 09.08.2021


♪ Harika bir kaynak, düşünüp, oluşturup, yaşatanlara minnet ve saygılar
oya kerimoğlu - 03.08.2021


Tüm Mesajlar

Anket


Klasik Batı Müziği dinler misiniz?

Sonuçları Gör

Geçmişteki Anketler

Tavsiye Et




Destekleyenlerimiz






 

Yazılar


Bir Türlü Endüstrileşmeyen Sesler Sayı: - 21.03.2007


Müziğin geçen yüzyıl başında ve bu yüzyıl başındaki endüstriyel sunumuna baktığımızda bir çok yöntemin değiştiğini ve biçimsel olarak büyük oranda farklılaştığını gözlemleyebiliriz.

Günümüz müziğinde plak şirketlerinin eskisi kadar güçlü olmadıkları, organizasyonların ve internetin de bir araç olarak katkısıyla hizmet sektörünün müziğin sunumu ve ‘trade’inde güçlü çağrışımlara yer bulduğu açıktır. Ancak ister taş plakların eski büyük plak şirketleri olsun, ister kendini tek toplantılık onaylamayla güncelleyebilen hizmet sektörü olsun yapısal anlamda endüstrileşemeyen, plak olarak etrafta görme şansımızın olmadığı, konserlerine gitme fırsatımızın bulunmadığı sesler ve onları ‘compose’ eden bir gelenek elbette ki hala mevcuttur. Endüstri ve hizmet sektörünün bize sunduğu müzik, istisnaları bir köşeye koyarsak genellikle ‘entertainment’ kategorisi içerisindedir ve bizim psikolojik anlamda kendimizden daha yetenekli, daha yakışıklı, daha bilgili, daha yaşamış, daha melankolik gibi ‘daha’lar görme isteğimize hizmet eder. Sanatçı ya da müzisyen kavramıyla ilgili olarak bir ‘öteki’ yaratmamıza yardımcı olur.

Bugün, yüzyılın başındaki zaman zaman akademik de olsa genellikle yalnız kalma deneyimleriyle sonuçlanan ‘yeni müzik’ teorisine göre bizler hala büyük oranda ‘eski müziği’ yani armonilerin, melodilerin, ritimlerin ve standartların müziğini dinliyoruz. Gelecek açıkça ve şaşırtıcı biçimde Arnold Schönberg’in ya da Anton Webern’in öngördüğü gibi gerçekleşmedi. 1940’larda Avrupa modernizminin buluşlarına çok daha radikal ve anti-akademik yanıtlar verebilen Amerika’da dahi bugün durum hiç farklı değil. Bunun nedeni hakkında kuşkusuz, insanın doğasındaki yönelimlerden, müzik endüstrisinin yapısına kadar bir çok teori üretilebilir. Ancak özgür yönelimlerin ve melodi yerine ses’in (tercih etmediğim kullanım biçimiyle ‘tını’nın) ön plana çıkartılmasından bahsederken hala daha icracı-dinleyici ilişkisine sıkı sıkıya sarılmamız ve eski genre (tür) isimlerine modern yaklaşımlarla sığınarak –atonal bir müzik denemesinin free jazz olarak adlandırılması gibi- literatürler oluşturmamızın, yüzyılın başındaki ve akademik olsun olmasın ‘köksüz ses’lerin yol açtığı avant-garde yönelimlerin üzerine toprak atmak gibi bir fonksiyonu olduğunu düşünüyorum.

İster istemez insanın aklına tüm bu tarihi süreçte ‘toplum baskısı’ gibi kavramlarla birlikte ‘endüstrinin parmağı’ ve onun yönelimlerine yeniden göz atmak geliyor. Gerçekten de bugün müzik endüstrisi ve bununla birlikteki hizmet sektörünün yeniden üretilmiş sesler üzerinden yapılandığını düşünürsek ortaya sınırları ve kategorileri belli bir karışım yelpazesinin çıktığını görebiliriz. Özgürlük yanılsaması bize şunu söyler: ‘Her şeyin alternatifi vardır.’ Ancak sesleri üretmenin ve dinlemenin kolayca tanımlanabilen bir alternatifi yoktur. Endüstrinin dinleyici ve izleyicilere sunduğu tüm kategoriler tüm farklılık ve çeşitliliğine rağmen belli ortak ses değerleri ve yönelimlerine, belli imgelere ve belki de düşündüğümüzden çok daha aynılıklar taşıyan eylemlere sahnedir.

Müziğin tıpkı John Cage’in söylediği gibi insanlar arasında bir iletişim biçimi haline gelmesi, sesten ibaret olduğu, ‘iki sesin bir araya gelmek’ gibi bir zorunluluğunun olmadığı, ses çıkarabilen her canlının müzik yapabileceği ve yapmakta olduğu fikri kimi yönelimler için müzisyen ve dinleyici ayrımını ortadan kaldıran ve ortaya çıkan rastlamsal ya da kurgulu ses kompozisyonunun niteliğini tamamıyla ‘algılayan’a bırakan bir durum yaratabilir. Özellikle rastlamsal ve belirlenmemiş müziğin durumu –belli üsluplara ve biçimlere sahip bir jazz doğaçlamasından değil John Cage ve Earle Brown gibi kompozitörlerin tam anlamıyla şans öğesinden bahsediyorsak eğer- endüstri için yapısal olarak alınıp-satılamayacak bir değerdir. Tüm bu buluşlar müzik ansiklopedileri için bulunmaz kaynaklar yaratabilir. Akademiler, müzikologlar ve arşivciler için değerli belgesel nitelikler taşıyabilir. Ancak içindeki yeniliğe kafayı takmadan sadece kendi ses değerleriyle de dinleyebileceğimiz (ve belki de keşfetmemiz gereken sadece budur) ‘belirlenmemiş sesler’ bir record’un üretim mantığına yapısal olarak ters düşer. Endüstriyel olarak hangi kategoriye konursa konsun alışılagelen kimlik iletimi biçimlerinin ve kriterlerinin çok uzağındadır. Alış-veriş ilişkileri ve trade değerlerinin güç dengeleri içinde yalnızca sesleriyle ve kompozisyonuyla yer alabilecek yeri yoktur. Endüstri -doğal olarak- ‘herkesin çıkarabileceği sesler’i alıp-satmak konusunda yeteneksizdir. Bu yüzden John Cage’in ya da Morton Feldman’ın adını plak raflarından çok tarih kitaplarında görürüz.

Sanayi devrimini yaşamayan yerlerde ‘müzik’ kavramı yoktur. Etnomüzikologların alan araştırması yapıp müzik olarak kategorize ettikleri, plak şirketlerinin ve müzik dergilerinin kendi üretim mantıklarına uydurarak sentezledikleri ve ‘world music’ olarak etiketledikleri hiçbir müzik gerçekte çıkış kaynağında ve geleneği içinde ‘müzik’ terimiyle anılmaz. Türkü, ritüel, tören gibi işlevsel formaları olan sesleri ‘müzik’ olarak tanımlamak ve kategorize etmek evrensel değerleri –yeniden- üretmek ve literatürü ‘üstün sanat’ çizgisinde toplamak gibi kapitalist ve modernist bir tavırdır. Endüstriyse tüm bunlardan bağımsız olmadığı gibi onu alıp-satmak için de sentezleyip başkalaştırarak kendi değeri haline getirmek zorundadır. Çünkü müşterisi olan şehir insanına sesleri pazarlamanın bugün dahi değişmeyen yapısal kuralları vardır.

Eğer sadece belgesel değerleriyle değil, kompozisyonları içinde kendi ses üretimlerine dönük olarak kulak kabartırsak, plak şirketlerinin basamayacağı, konserlerinin verilemeyeceği müzik gerçek anlamda ‘para etmeyen müzik’tir. İster, armoni, ister melodi, ister ritim, ister imge neyle olursa olsun içinde bir tür hiyerarşi barındırmayan sesler para etmezler. Kim bilir belki hala onları dinlemek isteyen birileri vardır.



Yazıyı Tavsiye Et

Tavsiye Et



Yorumlar


Bu yazıya henüz yorum yapılmadı.

Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.