Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1748




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 42 müzisyen gazete okuyor
 
 
Aslı Tohumcu
 
 
Yayımlanan Sayı :

Tavernanın üç kralı buluştu - 22.01.2007





Boğaz'ın incisi Tarabya'dan seslenirken orglarını, piyanolarını toplayıp Yenikapı'ya göç ettiler. Sesleri çıkmıyor gibi görünse de Yenikapı'da program yaptıkları restoranlar haftanın 4-5 gecesi ful çekiyordu. Üç usta 'tavernacı' şimdi aynı müzik şirketinde: åti.

Besen, 'Ben Bu Gece Ölmezsem' adlı albümü, Alp '2006 Berlin Konseri' ile müzik marketlerde. Susam'ın yeni albümü de yolda. İşte huzurlarınızda Ümit Besen, Arif Susam ve Nejat Alp

Karşılıksız aşk sanatı uzmanı deyince Ümit Besen. Bir elini yere dik konmuş orga atmış, memurdan nikahı durdurmasını isteyen adam deyince Arif Susam... Mikrofonu sağ eliyle havaya atıp sol eliyle yakalayan adam deyince Nejat Alp. Cümle alemin diline dolanmış şarkıları onların... 'Nikahına beni çağır sevgilim, istersen şahidin olurum senin...' 'Seviyor musun/ Seviyorum/ Bir daha söyle/ Seviyorum/ Ben de seni...' 'Afedersin sevgilim, sizi birine benzettim, yıllar önce nerdeydin, benim güzel sevgilim...'

Buluşma diye buna derler... Ümit Besen assolistliğini 40 dakika geç kalarak gösterdi. Arif Susam sakin bir sesle 'Randevulaşılmamış mıydı' derken manikürlü ve cilalı tırnağını saatinin ekranına öyle bir vurdu ki, az daha kırıyordu saatinin camını. Nejat Alp ise gamsız bir yüzle Boğaz'ı seyrediyordu. Arif Susam'a yeni albümü için bir şarkı vererek durumu tatlıya bağladı.

Teker teker konuşmalarını özellikle rica ettiğim halde bu konuda başarılı olamadılar. Ben de 'Hooop beyler' tarzı bir tutum göstermek istemedim. Bu yüzden aşağıda okuyacaklarınız o üst üste binmiş cümlelerden ayıklanabilmiş olanlardır. Abilerimi sorularıma odaklayamadığımı ve bunu kesinlikle başaramayacağımı anladığımda ağlayacak gibi oldum. İlk sarsıntıyı atlatıp etkisizliğimi kabullenince söyleşi daha acısız geçti.

TAVERNA BİTİYOR DEMELERİ ÇOK YANLIŞ

Müziğiniz taverna müziği mi?


Ümit Besen: Çalıştığım yere taverna diyorlar, ama benim kasetteki olayım başka, duygusal, romantik müzik. Son kasetimde 11 bestem var. Kasedime taverna dersem haksızlık etmiş olurum taverna müziği yapanlara.

Nejat Alp: Aferin, çok güzel söyledin.

Ü.B: Taverna başka bir olay, eğlendirici bir müzik, her telden söylenen... Çalıştığımız yerde bunu yapıyoruz ama kasetlerimizde bu yok. O yüzden taverna bitiyor demeleri yanlış. Bunlar üzücü sözler. Önemli olan insanın bıraktığı izler ve o şarkılarla yaşanan duygular... Çalıştığımız yere taverna dendiği için, bunu da medya koydu, piyanist şantör dediler, çeşitlemeler, fantazi müzik dediler, isimler hep değişti. Biz hep bir piyanoyla, bir ritim aletiyle çalıp söylüyoruz, arada bir espri yapıyoruz, her telden okuyoruz, o zaman taverna oluyor.

Arif Susam: Ticari olarak kasetçiler buna bir isim koydu. Bir kaset çıktı, taverna kasedi diye, ilgi görünce bizim tarzda çalışan arkadaşlarımızın kasetlerine ya da çalıştıkları yere taverna adı konuldu. Taverna Grek kökenlidir. Çalıştığımız yerlerde taverna yazmaz, restoran yazar. Ki 'restorante' diye İtalyanca'dan gelmedir bu kelime. Kasette yaptığımız olayı tabii ki sahnede okuyoruz ama commercial, yani müşterinin isteğine göre okumak mecburiyetindeyiz. Bu da taverna değil. Bir düşünelim, eskiden büyük gazinolar vardı, mesela assolist sanat müziği okurdu, alt kadroda halk müziği de vardı, Türk Hafif Müziği de. Biz bunların hepsinin birleşimini bir eğlence olarak sunuyoruz. Gazinolarda kimse dans edemezdi eskiden, televizyon izler gibi oturur program izlerlerdi. Maksim'i, Çakıl'ı, Lunapark'ı... Biz de dans edebiliyorlar, eğleniyorlar.

N.A: Sıra bende. Bu teyp saatlerce alabiliyor mu?
  16 saate kadar yolu var.

N.A: Ne diyorsun! Hadi başlayalım o zaman.

Ü.B: Nejat konuşacaktır. Bazı kişiler Tarabya'yı boş görünce diyor ki, taverna müziği öldü mü?

A.S: Hayır efendim!

Ü.B: Bu tamamen yanlış. Çalıştığımız yerleri doldurmamız için, herkesin işlerinin iyi olması lazım bir kere. Nejat'cım özür dilerim.

N.A: Yok, estağfurullah. Ben taverna müziğini anlatacağım sana, ben taverna sanatçısıyım. Üçümüzün branşı farklı, hatta bizim gibi bir sürü arkadaşımızın; Cengiz Kurtoğlu, Hakan Altun'un da adı tavernacı diye geçiyor, değil aslında. Hakikaten romantik müzik yapıyor Arif. Bir de üstüne oynatır, eğlendirir, insanları kaynatır. Benim işim tavernacılık. Neden dersen? 14 sene Yunanlılar'la, Yunan tavernalarında çalıştım. Şu an burası müsait olsa 4 saat durmadan Rumca okuyabilirim, 4 saat Ermenice okuyabilirim ara vermeden, 2 saat İbranice okurum. Türk Sanat Müziği, halk müziği okurum, dans müziği okurum, 4 saat İngilizce okurum durmadan, İtalyanca, Fransızca okurum, dansla ne gerekiyorsa... Kasetlerimde farklı; Türk Sanat Müziği koyuyorum iki tane, üç tane halk müziği, iki tane dans müziği, üç tane göbek atılacak müzik koyuyorum. Bunlardan bir tanesinin Yunan kökenli olmasını özellikle tercih ediyorum. Bir tane arabesk koyuyorum. Bir ailenin içindeki beş ferdi düşünüyorum. Yaşlı anneanne-dede, onların çocukları anne baba ve bir de onların çocukları. Üç nesli düşünerek inşa ediyorum kasedimi yani.

A.S: Nejat da, Ümit de güzel konuya değindi. 'Taverna müziği öldü' diyorlar. Tamam, diyelim pop revaçta. Nasıl oluyor? Bizim çalıştığımız yerler yan yana, haftanın beş günü çalışıyoruz.

Ü.B: Çalıştığımız zaman da üç sene, beş sene aynı mekanda çalışıyoruz.

A.S: Her gün ful'dü biz çalıştığımız zaman mesela Tarabya'da.

Ü.B: Gazinolar varken 20 günde bir program değiştirmek zorunda kalırdık.

A.S: Gazino sayfalarını açıyoruz, reklamlara bakıyoruz. Bugün en gündemde olan pop sanatçısı sadece cumartesi ya da cuma çıkıyor. Bizde cumartesi pazar, pazartesi salı diye bir şey yoktur.

N.A: Ramazan en çok iş yapılan ay olurdu.

N.A: Tavernayı dinleyen insanlar orta sınıf, özür diliyorum lafını kestim. 80-95 yılları arasında orta sınıf diye bir kitle var. Pazarcı, tuhafiyeci, köşedeki bakkal, cebinde tomarla para... Adam ailesini alıp ayda iki kere gazinoya gidebiliyordu. Şimdi bu yok. Tarabya ondan boş.

NİLÜFER GAZİNODA BENİMLE ÇALIŞMIŞTI

Gazinolara kimler gelirdi, oradan Tarabya ve Yenikapı'ya geçiş nasıl oldu?


Ü.B: Taverna demek sadece İstanbul'da çalışılan mekan demek değil. Buna taverna deniyorsa ya da bizim ürünümüzün tutulup tutulmamasına, o mekanlar ticarethane sadece. İnsanların ruhu ne olacak? İnsanların kalbindeki şarkılar ne olacak? Aşk yaşadıkları şarkılar ne olacak? Onlar bitmiyor ki.

A.S: Pardon, özür dilerim sözünü kestim. Taverna diyoruz, iyi güzel ama, pop sanatçılarını televolelerde seyrediyoruz... Kasette okudukları şarkıları devamlı orada okumuyorlar. Çünkü kimse yemiyor onları. Bir bakıyorum 'Aşkın Kanununu Yazsam Yeniden' diyor. Nasıl oluyor peki bu pop sanatçıları barlarda, kulüplerde bizim tarzımızı yapıyor! Demek ki, bizim tarzımızla millet eğlenebiliyor.

Ü.B: Nilüfer de benimle çalışıyordu gazinoda.

A.S: Yanlış mıyım Nejat?

N.A: Çok doğru.

Tarabya'nın müşteri kitlesi farklı mıydı?

N.A: Gazinodakiler çok zengindi, orta sınıf geldi Tarabya'ya. Tarabya'ya zengin insan da geldi, pazarcı arkadaş da.

KOCA GAZİNOYU BİR BÜNYEDE TOPLADIK

Tavernaya geçildiği dönem, gazinodaki bütün bir kadronun yerini bir tek sanatçı aldı...


A.S: Tavernada bir kişi yapıyor bütün olayı. Bu gazino patronları için de iyi oldu maddi yönden. Mesela bir Bülent Ersoy, Maksim Gazinosu'nda 40 parça sazla çıkardı. Bunların sigortaları, yevmiyeleri, alt kadroları... Ne yapıyorlardı bu sefer, bunu halktan çıkarıyorlardı. Şimdi böyle bir durum yok. Tek bir solistsiniz, altınızda yemek müziği yapan alt bir piyanist var. Eskiden bir memur aylığını aldığı zaman ailesiyle mekanımıza bir ayda iki kere gelebiliyordu. Şimdi gelemiyor. Eskiden TRT1 vardı, tek televizyon. Bizleri göremiyorlardı pek, bir parçayı denetimden geçirmek için kılı kırk yararlardı. Şimdi böyle bir şey yok. TRT1'e bakıyoruz, istediği sanatçıyı çıkarabiliyor. Kanalların çoğalması da işleri bu yönde etkiledi.

Ü.B: Klipler dönüyor.

A.S: Klipler dönüyor, anlatabiliyor muyum? Eskiden bunlar olmadığı için ne yapıyordu herkes? Bir Arif Susam'ı, bir Ümit Besen'i, bir Nejat Alp'i, bir Cengiz Kurtoğlu'nu ancak tavernada, gazinoda görme şansları vardı. Şimdi bütün sanatçılar her gün ekranda, artık gözler yoruluyor, kulaklar da doymuyor. Almanya'da bile iş yapılamıyor.

Ü.B: Almanya'nın ekonomisi de kötü.

A.S: Tabii ki, bu da var yani.
  Sizin için gazino dönemi daha mı iyiydi?

Ü.B: Ekonomik sıkıntı Mark, Euro'ya döndükten sonra başladı.

N.A: Bizden kötü durumdalar.

Ü.B: 2 Mark'a yediğiniz döner, neredeyse şimdi 2 Euro oldu.

N.A: Amerika'da da öyle.

A.S: Tabii, bunlar da çok önemli.

Ü.B: 1 Mark olması gerekirken, 1 Euro olması gerekirken...

N.A: Kaçıncı sorudayız?

A.S: Evet, başka sorunuz?

Ü.B: Yenikapı'da, Kumkapı'da, diyelim on kişi geldiniz, 350-400 milyona çıkabilirsiniz.

A.S: Bizim çalıştığımız mekanlarda mı? Kaç kişi?

Ü.B: On kişi geldiği zaman 350-400 milyona...

A.S: Tabii ki, tabii ki. Ben 3-4 kişi zannettim.

Ü.B: Hayır, 10 kişiden bahsediyorum.

A.S: 10 kişi bazen barlarda 5 milyar hesapla kalkıyor. Bunu da söyleyelim. Anlatıyor arkadaşlar. Geçenlerde bir gece kulübüne gitmişler 2 kişi, isim önemli değil, 1.5 milyar hesap geldi diyor. 'Sadece bir şampanya patlattık' diyor. En iyi şampanyanın maliyeti bugün 15 milyonu geçmez.

Ü.B: Yani o tabii Fransız şampanyası falan değilse.

A.S: Onun içtiği yerde Fransız şampanyası kolay kolay patlatılmaz. Bir şampanya, 50 milyon olsun maliyeti. Birer duble viski aldık dedi, bir şampanya patlattık, 1.5 milyar hesap, ne yapıyorsunuz ya! Bir memurun üç aylık maaşı bu.

N.A: Ankara'daki gazinocu arkadaşım diyor ki, altı kişiden 2 milyar 950 milyon hesap aldım. 'Aferin sana' dedim, helal olsun. Adam başı 600 milyon almış, bir de iftihar ediyor. Onu tanıyan adam bir daha senin gazinonun kapısından geçmeyecek. Bu parayı bir kere alırsın.

Ü.B: Milyondan bahsediyoruz ama tabii YTL oldu şimdi.

N.A: 400 milyon alsaydın, o adam bu hafta yine senin dükkandaydı.

AHMET BEYLER DE BURDALAR MUHABBETİ

'Ooo Ahmet Bey'le Nazlı Hanım da burdalarmış, hoşgeldiniz, hoşgeldiniz' muhabetini ilk siz mi çıkardınız?


A.S: Tabii, tavernada yaptığım olayı aynen kasede aktardım ben.
  Tavernada nasıl çıktı bu?

A.S: Orada ne yapıyorsam kasette de aynen yaptım. Millet kendini evde sanki tavernadaymış gibi hissetsin diye.

  Onu anladım da, tavernada bunu yapmak nereden geldi aklınıza?

A.S: Şöyle ki, yine stüdyoda yaptık ama alkışları falan tavernada aldık. Bazı şarkılar tavernada çekildi. Taverna havası verdik.

Şunu sormak istedim. O hoşgeldiniz beş gittinizli muhabeti tavernada yapıyorsunuz ya. O nereden aklınıza geldi? Gerçekten ilk sizin fikriniz miydi?

A.S: Tabii tabii.

N.A: Adam diyor ki, ismimi her söylediğinizde 10 milyon lira vereceğim. O zaman yevmiyemiz 1 milyon.

Ü.B: İşte onu ben yapamıyorum, ben çok utangaç bir adamdım. Tanımayanlar beni soğuk bulur ama asıl tanıyanlar 'ne kadar sıcakkanlı, ne kadar etkiledi' derler. Tanımadığım kişilere 'merhaba Ahmet bey hoşgeldiniz' diyemezdim. Çok duygusal şarkılar olduğu için kendimi kaptırıp giderdim.

Bu hoşgeldiniz muhabbeti parayla mı çıktı?

N.A: Bana teklif eden müşteriler oluyordu diyorum, onu anlatıyorum. Diyor ki, ismimi her okuduğunuzda 10 milyon lira vereceğim. Allah Allah, 1 milyon lira alıyoruz biz, 10 milyon parayı düşünün. Ben yapamam öyle şey dedim. Bir müddet geçtikten sonra baktım adam boyuna işaret ediyor. Yakamdan düşsün diye 'Bu parçayı Mehmet Bey için okuyorum' dedim, 10 milyon geldi. Bir kere daha söyleyeyim dedim. 'Bu parçayı da Mehmet Bey için okuyorum,' bir daha geldi.

Ü.B: Bana devamlı şampanya gönderirlerdi isim söyletmek için.

A.S: Böyle bir şey de var. Mesela 'hoşgeldin' demeyince adam kapıdan dönüp gidiyor. Diyelim çok samimisin, çok seviyor havayı, kapıdan girerken kulakları kolonda adını duymak istiyor. Baktım Ahmet Bey küstü gidiyor. Yahu ben o kalabalıkta adamı görmedim ki, masasına otursun bir kere. Yanındakine hava atacak ya, böyle hastalar da var. Şöyle bir özellik var, yıllardır ben hiçbir televizyon programında ya da gazete röportajlarında söylemedim bunu, ilk defa söylüyorum: Bugün Türkiye'de kim ne derse desin, Ümit, askerdim ben o zaman, senin kasedin çıkmıştı. Yapımcısı olmadan, sadece gazinoda biri gizlice korsan olarak çekmiş ve Nejat Alp'in kasetleri, yapımcısı olan ve plak şirketinden kasedi çıkandan daha çok satmıştı. Yanlış mıyım Nejat?

N.A: Türkiye'de 70 milyon insan var, 7 bin ev vardır en az, değil mi? İşte o 7 bin evde bizim kasedimiz vardır. İnan vardır.

A.S: Nejat yanlış mıyım, demin söylediğim yanlış mı? Ümit'in Nikah Masası parçasını, İstiklal Marşı gibi her gün istiyorlar. Daha o zaman kaset falan yok. Her gün okurduk, hakkını vermek lazım. Çok para kazanmışızdır onun sayesinde, onu da söyleyelim.

Ü.B: Canım benim, sağol.

A.S: Evet, seve seve de okuruz.

Ü.B: Ben bile kurtulamadım o şarkımdan. Her gün iki defa istek geliyor Nikah Masası diye. Sanatçı olmasaydım diye espri yapıyorum, iyi bir mobilyacı olurdum. Masalardan gittik hep; Tahta Masa, Nikah Masası...

A.S: Bazen Nikah Masası'nı da karıştıyorlar.

Ü.B: Nikah memuru diyor. Ben bir masa çıkardım, arkadan memur çıktı. Ben bir gelin çıkardım, arkadan bir gelin daha çıktı. Bir şey tuttuğu zaman söz yazarları arkadan bir şey yazıyorlar haklı olarak. Mesela bir başka arkadaşımın şarkılarını benden istemezler. Çünkü o zaman yan tarafa gidecekler.

N.A: Benden hiç kimse istemedi hayatım boyunca.

Ü.B: Yan tarafa gidecek.

Ferdi Özbeğen Kokosh adlı sosyetik bir mekanda çıkıyor. Sizlerin öyle bir tercihi yok mu?

N.A: Yok.

Neden yok? Daha çok para ve ün demek böyle mekanlar.

Ü.B: Zaten Ferdi, ilk plağı çıktığı zaman, arkasından ben plağımı çıkarmıştım, piyano bütün Türkiye'de, yani sırf Bebek'teki evlere değil, Avcılar'daki evlere de girdi. Piyano genişledi. Ferdi tabii ki Tarabya'ya inmedi.

N.A: Hiç çalışmadı Tarabya'da.

Ü.B: Ben Tarabya'da yapamam dedi.

A.S: Timing meselesidir bu yani, timing çok iyi ayarlandı.

Ü.B: Bir insanın yedi sülalesini tanır Ferdi sahneye çıktığı zaman. Ona göre konuşur, ona göre çalar. Geçenlerde, bana bir ritim aleti lazım dedi, yardımcı olmaya çalıştım. Yanında bir piyanist bir şey olsa, sen kendi piyanonu çalsan dedim. 'Benim müşterim,' dedi 'sahnede kimseyi görmek istemiyor benden başka.' O özel programlar yapar.

N.A: Ya evet, 10 numara.

Ü.B: Billur gibi sesi vardır, çok severim kendisini. Onun tarzı değişiktir biraz.

NİKåH MASASI ÜLKENİN GERÇEĞİ

O yüzden mi kulüplerde çıkıyor?


N.A: Evet, özellikle seçiyor. Türkiye'yi idare eden yüksek kesimin yanında otururdu o ve hakikaten küfür bile etse kötü almazlardı.

Şarkı sözlerine gelsek. Hep bir kaybeden adam durumu var. Adam birini sever, kız gider başkasıyla evlenir. Ama sanki adam kaybettikçe kahramanlaşır. İsyanı bile farklıdır. Kıza, nikahına beni çağır sevgilim, der. Hem ağlarım hem yaşarım durumu...

A.S: Ülkenin gerçeği bu.

Ü.B: Kız seni severek bir başkasıyla evlenmek durumunda ise o kadar fedakarsın ki, kıza sitem olarak şöyle dersin; 'nikahına beni çağır sevgilim istersen şahidin olurum senin.' Bunun mecazi anlamı çok büyüktür, senin için yokluğuna bile katlanırım ömür boyu, yeter ki sen mutlu ol. Hala bana insanlar geliyor, 'biz o şarkıyla evlendik, ne mutlu bize ki 25. yılımızı kutluyoruz' diyorlar.

A.S: Ümit sus, yaşını belli etme.

Ü.B: Yaşımız... Erken meşhur olduk, 22 yaşında meşhurdum ben.

Tarzlarınız da değişmedi yıllardır. Millet şimdi kaşlarını aldırmaktan çıplak poz vermeye her tür imajı deniyor...

Ü.B: Hiç kimseyi kınamıyoruz ama bizim tarzımız bu, yetişme tarzımız bu, bize yakışan bu.

A.S: Bizim hiç skandalımızı gördünüz mü? Olmaz, biz aile sanatçısıyız. Halk bizi nasıl tanıdıysa, onların gözünde her zaman böyle olmamız lazım. Ben tarzımı değiştireyim, pop gündemde pop yapayım! Yok öyle bir şey! Halk seni nasıl tanıdıysa o tarzda gideceksin. Popu okuyanlar var; Sezen Aksu'ya bırakacaksın pop müziği, Ajda'ya bırakacaksın, rahmetli Tanju Okan vardı. Onlara da saygısızlık olur.

Bu tavır size kalıcı bir ün verdi ama maddi zenginlik getirmedi sanırım.

Ü.B: Hayır, sadece şunu söyleyeyim ve bana inanın, en çok satan kasetlerimde, mesela Şikayetim Var, Alıştım Sana Birtanem, Islak Mendil, Nikah Masası, yani 8-10 kaset sayayım size, ben 5 kuruş para almadım. Bir televizyon hediye aldım, bir video, bir kolye hediye aldım. Birinci, ikinci, üçüncü kasetimde. 29 tane albüm yaptım ben Emre Plakçılık'a. Türkiye'de, belki dünyada aynı firmaya 29 albüm yapan tek sanatçıyımdır. 30. albümümü åti Müzik'e yaptım. Neden yaptım? Çünkü bir zamanlar elinde elbiselerimi taşıyan, konserden konsere benimle koşan o firma, en büyük vefasızlık örneğini bana gösterdi. Bu kadar sene onlara sadık kaldığım, parayı hep ikinci plana ittiğim halde en sonunda neden bu kasedime klip çekilmiyor, neden böyle oluyor dediğim zaman bana söylenen söz şu oldu: 'Seninle dostuz ama ticari ilişkimiz bitti.' Yaa. Ve ben ilk defa açıklıyorum, son kasedimdeki beşinci parçayı, Kader Arkadaşım'ı bunun için yazdım.

A.S: Evet, maalesef müzik dünyası bu kadar da vefasız aynı zamanda. İyiyken iyi...

ÖZAL DÖNEMİNDE GARİBAN BİLE PARA KAZANDI

Kenan Evren'in ya da Özal'la esmeye başlayan fırsat rüzgarının müziğinize etkisi ne oldu? Filmlerde bile sevdiğiniz kızlar başka adamlarla evlenirken bu dönemde geneleve düşmeye başladılar...


Ü.B: Benim hayat kadınlarına da yazılmış şarkılarım var. Çalıştığım yerde görürdüm. Adamın yaşı kemale ermiş, yanında gencecik bir kız, bu beni çok acıtırdı. Para için bu yola düşmüş bir sürü kızmız var.

Ya darbe dönemi?

Ü.B: Her gün ful çalışırdık. Sevgili paşamıza da çok konser verdik. Dönülmez Akşamın Ufkundayız'ı çok severdi, karşısında okudum büyük bir gururla.

N.A: Ben dünyada neresi geliyorsa aklınıza oraya gittim. Amerikalı bir ailenin evinde, benim evimde olan eşyalar yok. Alman'ı, İtalyan'ı, Fransız'ı saymıyorum. Özal dönemi Cumhuriyet tarihimizin en parlak dönemi. Kötü şeyler de oldu. Ama insanlar büyük para kazandılar. Amerikalı bir şoför bana dedi ki, 'Amerika'nın başında Özal gibi bir adam olsaydı, bugün Amerika ayda yaşıyordu.' Aynen böyle dedi. En garibanın bile cebinde para vardı ve o parayla tavernaya geliyorlardı.

BİZDEN ESKİLERE ÇOK ŞEY BORÇLUYUZ

Piyanist şantör sıfatından hazzetmiyor musunuz?


N.A: Hayır, hoşlanmadığımız bir şey yapmıyoruz.

Ü.B: Yani piyano çalıp şarkı söyleyen bir müzisyen demek.

N.A: 4 bin 500 piyanist şantör vardı. Rahmetli Ergun Özer vardı.

Ü.B: Rahmetlinin yerini hayatta dolduramam da... Ferdi Özbeğen'in hakkını yememek lazım. Onun plağı çıkınca bana teklif geldi. Bakıldı ki bu tür tuttu. Demek ki hepimiz bizden bir öncekine çok şeyler borçluyuz. Ferdi Özbeğen olmasaydı bana teklif gelmezdi. Ben tutulmasaydım Cengiz Kurtoğlu'na teklif gelmezdi. Arif Susam'a teklif gelmezdi.

 

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019